Son zamanlarda en sık duyduğum cümlelerden biri şu: "Çok yoğunum."

Mesaj atıyorsunuz... "Bu ara çok yoğunum." Bir kahve içmeyi teklif ediyorsunuz... "İnanılmaz yoğun geçiyor." Bir arkadaşınızı arıyorsunuz... "Daha sonra konuşalım, çok yoğunum." Evet, hepimizin işi var, sorumlulukları var, ailesi var ve kendine ayırmak istediği zamanı var.

Özellikle İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, günün önemli bir kısmı zaten yolda geçiyor. Trafik, mesafeler ve yetişme telaşı bazen gerçekten yorucu olabiliyor. Ama son zamanlarda kendime başka bir soru sormaya başladım. Gerçekten bu kadar mı yoğunuz? Yoksa biraz da öyle görünmeye mi çalışıyoruz?

Dikkat ediyorum, artık "çok yoğunum" demek neredeyse bir başarı göstergesi gibi. Sanki ne kadar meşgulsek o kadar önemliyiz, ne kadar az boş vaktimiz varsa o kadar üretkeniz. Boş kalınca ise kendimizi suçlu hissediyoruz. Sanki dinlenmek, hiçbir şey yapmamak ya da sadece bir kahve içip etrafı izlemek zaman kaybıymış gibi.

Oysa aynı dönemde dünyada bambaşka bir akım da büyüyor: "Cittaslow", yani "Sakin Şehir" anlayışı. Daha yavaş yaşamak, anın tadını çıkarmak, hayata yetişmeye çalışmak yerine hayatın içinde kalabilmek.

Bir tarafta sürekli hızlanan bir dünya, diğer tarafta yavaşlamayı yeniden öğrenmeye çalışan insanlar... Belki de ikisine aynı anda ihtiyaç duyuyoruz.

Ben de zaman zaman bu yoğunluğun içine kapılıyorum; iş, trafik, sorumluluklar derken günün nasıl geçtiğini anlamadığım oluyor.

Ama şunu da fark ettim: Çoğu zaman mesele zamanın olmaması değil, zamanı nasıl kullandığımız. Bazen küçük bir planlama, bazen öncelikleri değiştirmek, bazen de bir fedakârlık... Sevdiğiniz biriyle vakit geçirmek için o gün sporu bir saat erteleyebilirsiniz ya da uzun zamandır görüşemediğiniz bir arkadaşınızla kahve içmek için akşam biraz daha geç uyuyabilirsiniz, bazen de öğle arasında dışarı çıkmak yerine işinizi bitirip akşam daha erken çıkmayı tercih edebilirsiniz. Hayat biraz da bu küçük seçimlerden oluşuyor.

İtiraf etmeliyim ki ben de bir dönem bu "busy culture"ın dışında kalmaya çalışıyordum. Günümü planlıyor, kendime de zaman ayırmaya özen gösteriyordum. Hatta akşam saatlerini çoğu zaman "kendime ayırdığım zaman" olarak görüyordum. Sonra bir süre sonra etrafıma baktım. Herkes çok yoğundu, herkes sürekli bir yerlere yetişiyordu. Ben de fark etmeden aynı cümleyi kurmaya başladım: "çok yoğunum." Belki gerçekten yoğundum. Ama bazen bu cümlenin arkasına sığınmak daha kolay geliyordu. Çünkü artık meşgul olmak neredeyse normal değil, beklenen bir davranış hâline geldi. Oysa insanın sürekli meşgul olması, sürekli verimli olduğu anlamına gelmiyor.

Bazen en verimli anlarımız, hiçbir yere yetişmeye çalışmadığımız anlardır.

Belki de artık birbirimize "Ne kadar yoğunsun?" diye sormaktansa "Kendine zaman ayırabiliyor musun?" diye sormalıyız. Çünkü hayat, yapılacaklar listesindeki maddeleri tek tek tamamlamaktan ibaret değil.

Bazen en değerli anlar ajandamızda hiç yazmayan anlardır.