Türkiye’nin gündemine oturan fon krizi, artık yalnızca finansal bir mesele olmaktan çıkmış durumda.
Milyarlarca liralık kayıp iddiaları, mağdur vatandaşlar, bürokratik sorumluluk tartışmaları, siyasi bağlantı iddiaları ve yargıya uzanan soruşturma süreciyle birlikte mesele, devletin güven meselesine dönüşmüş durumda.
Vatandaşın sorduğu soru çok net:
“Paramız ne olacak ve bu işin sorumluları kim?”
İşte tam da bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyacağı irade, sürecin en kritik belirleyicisi olacaktır. Çünkü böylesine büyük bir krizde devletin görevi yalnızca soruşturma başlatmak değildir.
Devletin görevi; gerçeği bütün yönleriyle ortaya çıkarmak, vatandaşın mağduriyetini gidermek, kamu adına sorumluluğu bulunanları tespit etmek ve kim olursa olsun hesap vermesini sağlamaktır.
Ankara kulislerinde konuşulan en dikkat çekici iddialardan biri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dar kapsamlı bir toplantıda fon krizine ilişkin olarak, “O paraları getirecekler. Başka bir yolu yok.” mesajını verdiği yönünde.
Bu ifade doğruysa, aslında Erdoğan’ın meseleye hangi pencereden baktığını da ortaya koyuyor. Burada mesele sadece kaybolan paranın bulunması değil. Mesele, devletin otoritesinin ve adalet duygusunun yeniden tesis edilmesi.
Çünkü vatandaşın parasını kaybettiği, bazı kişilerin ise kriz öncesinde pozisyon alarak kendilerini koruduğu yönündeki iddialar doğruysa, ortada çok daha ağır bir tablo vardır.
Böyle bir durumda içeriden bilgi sızdırıldığı iddiaları bütün yönleriyle araştırılmalıdır.
Kim ne zaman işlem yaptı?
Kim ne zaman parasını çekti?
Kim krizden hemen önce pozisyon değiştirdi?
Kimler diğerlerinden önce haberdar oldu?
Kimler olağanüstü kazanç elde etti?
Ve en önemlisi;
Bu bilgiler kimin aracılığıyla kimlere ulaştı?
Bunların tamamı aydınlatılmalıdır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu süreçteki en önemli sınavlarından biri de budur. Çünkü devlet yönetiminde en tehlikeli şey, sorunun üzerini kapatmaktır.
Bir yanlış varsa ortaya çıkarılmalı.
Bir ihmal varsa hesabı sorulmalı.
Bir suç varsa yargının önüne çıkarılmalı. Siyasi bağlantı varsa siyasi sorumluluk ayrıca değerlendirilmelidir.
Bunun adresi, makamı, partisi, geçmişi olmamalıdır. Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, devletin karşısında hiç kimse dokunulmaz değildir. Erdoğan’ın bugüne kadar ortaya koyduğu siyasi anlayış açısından da burada verilmesi gereken mesaj nettir:
Kim olursa olsun, gözünün yaşına bakılmamalı.
Çünkü devlet bazen bir kararı hemen vermez. Bazen dosyanın tamamlanmasını bekler. Bazen delillerin ortaya çıkmasını bekler. Bazen hukukun işlemesini bekler.
Ama devletin gecikmesi, hesap sormaktan vazgeçmesi anlamına gelmez.
Cumhurbaşkanı yarına bırakabilir ama yanlarına bırakmamalıdır. İşte vatandaşın beklediği devlet cümlesi tam olarak budur.
Kulislerde yaklaşık 50 kişinin özellikle incelendiği yönündeki iddialar da son derece ciddi. Eğer gerçekten krizden önce büyük miktarlarda işlem yapan, yükselişlerde satış gerçekleştiren, düşüşlerde yeniden pozisyon alan ve kriz patlamadan hemen önce sistemden çıkan bir grup varsa, bunun tesadüf olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır.
Ancak burada çok önemli bir hassasiyet var. İddia ile hüküm birbirine karıştırılmamalıdır. Kimse mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilmemeli.
Fakat aynı şekilde güçlü şüpheler varsa bunların üzeri de örtülmemelidir.
Devletin yapacağı şey bellidir: Araştıracak, delillendirecek, soruşturacak ve hukukun gereğini yerine getirecek. Ne eksik ne fazla.
Bütün bu tartışmaların merkezinde ise vatandaş bulunuyor. Parasını sisteme güvenerek yatıran, devletin kurumlarına ve denetim mekanizmalarına güvenen yüz binlerce insanın yaşadığı mağduriyet, hiçbir siyasi tartışmanın gölgesinde kalmamalıdır.
Devletin önceliği vatandaşın mağduriyetini gidermek olmalıdır. Özellikle küçük yatırımcıların korunması konusunda atılacak adımlar büyük önem taşıyor.
Devletin elindeki imkanlar, hukuki süreçlerin sonuçları ve el konulan varlıkların durumu şeffaf biçimde ortaya konulmalı.
Vatandaş, ‘’Param ne zaman gelecek?” sorusunun cevabını açıkça bilmelidir.
Çünkü belirsizlik, mağduriyeti daha da büyütür.
Bu krizden çıkışın en önemli anahtarlarından biri de şeffaflıktır.
Kim ne yaptı?
Hangi kurum ne zaman uyarıldı?
Hangi uyarı dikkate alınmadı?
Hangi mekanizmalar çalışmadı?
Denetim nerede aksadı?
Kimlerin sorumluluğu vardı?
Bütün bu soruların cevabı kamuoyuna açık, anlaşılır ve hukuki çerçevede anlatılmalıdır.
Çünkü devlet kurumlarına güven ancak şeffaflıkla güçlenir.
Vatandaşın devlete olan güveni, yalnızca parasının geri ödenmesiyle değil, “Bir daha böyle bir şey yaşanmayacak” güveninin verilmesiyle de yeniden tesis edilir.
Meselenin bir başka boyutu da siyasettir. Eğer bu süreçte siyasi sorumluluğu bulunan isimler varsa, bunun da gereği yapılmalıdır.
Burada Erdoğan açısından yalnızca fon krizinin kendisi değil, kendi siyasi hareketinin geleceği bakımından da önemli bir muhasebe süreci vardır. Çünkü siyaset sadece makam taşımak değildir.
Siyaset, yük almaktır.
Milletin derdini sırtlanmaktır.
Kriz zamanında sorumluluk üstlenmektir.
Vatandaşın karşısına çıkabilmektir.
İşler yolunda giderken herkes yanında olabilir. Asıl mesele, işler zorlaştığında kimin sorumluluk aldığıdır.
Bu nedenle AK Parti içerisinde de Erdoğan’ın önünde önemli bir tercih duruyor. Yük alanlarla mı yürünecek, yük verenlerle mi?
Benim kanaatim nettir. Yük alan isimlerle yol yürünür. Yük verenlerle yol yürünmez.
Partilerin ve siyasi hareketlerin zaman zaman kendi içerisinde ciddi bir temizlik ve yenilenme yapması kaçınılmazdır. Bu bir tasfiye anlayışı değil, siyasi sorumluluk anlayışıdır.
Görevini hakkıyla yapan, sahada olan, vatandaşa dokunan, kriz anında sorumluluk alan isimler öne çıkarılmalıdır.
Milletin güvenini zedeleyen, sorun üreten, makamı korumayı hizmetin önüne koyan anlayış ise sorgulanmalıdır. Erdoğan’ın önündeki en önemli meselelerden biri de budur.
Bu kriz bize bir kez daha gösteriyor ki ekonomik sistemlerin en önemli sermayesi yalnızca para değildir.
Güvendir. Vatandaş parasını yatırırken sisteme güveniyorsa, o güvenin karşılığını devlet vermek zorundadır. Denetim mekanizmaları bunun için vardır. Kamu kurumları bunun için vardır. Hukuk bunun için vardır. Siyasi irade de bunun için vardır.
Dolayısıyla fon krizinin üzeri ne siyasi hesaplarla ne de bürokratik ihmallerle örtülebilir. Devlet, bütün taraflarıyla üzerine gitmelidir. Ama bunu yaparken de adaletten ayrılmamalıdır.
Suçlu olan hesap vermeli. Masum olan korunmalı. Mağdur olanın hakkı teslim edilmeli. Ve kamuoyunun kafasındaki bütün soru işaretleri giderilmelidir.
Bugün Erdoğan açısından mesele yalnızca bir fon krizini yönetmek değildir.
Asıl mesele, “Devlet gerektiğinde kendi içerisindeki yanlışın da üzerine gider” mesajını verebilmektir.
Bunun için cesur olmak gerekir.
Kararlı olmak gerekir.
Ve en önemlisi, siyasi bedel hesabı yapmadan doğru bildiğinin arkasında durmak gerekir.
Eğer gerçekten devletin içerisinde ihmali olanlar varsa, kim olduklarına bakılmaksızın ortaya çıkarılmalıdır.
Eğer siyasi sorumluluk taşıyanlar varsa, bunun gereği yapılmalıdır.
Eğer vatandaşın parasını haksız şekilde alanlar varsa, o para bulunmalı ve mağduriyet giderilmelidir.
Çünkü devletin büyüklüğü, gücünü elinde tutmasından değil; adaleti herkese eşit uygulamasından gelir.
Türkiye bu krizden ancak böyle çıkar. Vatandaşın beklediği de aslında çok basit.
Parası geri verilsin.
Sorumlular ortaya çıkarılsın.
İhmali olan hesap versin.
Bir daha aynı tablo yaşanmasın. Ve devlet, vatandaşına bir kez daha şunu hissettirsin.
“Sen bize güvendin. Biz de senin hakkını sonuna kadar koruyacağız.”
İşte Erdoğan’ın bu süreçte ortaya koyacağı irade, sadece bugünün krizini değil, yarının Türkiye’sinde vatandaşın devlete duyacağı güveni de belirleyecek.
Çünkü bazı meseleler vardır, zaman geçtikçe unutulmaz. Tam tersine, doğru yönetilirse devletin kararlılığını gösteren bir dönüm noktasına dönüşür.
Fon krizi de böyle bir dönüm noktası olabilir. Ve şimdi gözler Cumhurbaşkanı Erdoğan’da.
Kimse için ayrıcalık olmadan, kimseye haksızlık edilmeden, vatandaşın hakkı korunarak…
Devletin terazisi kurulmalı. Ve o terazide kimsenin makamı, parası, bağlantısı ağır basmamalı.