Bir şehrin tarihi dokusunu korumak yalnızca eski yapıları yıkılmaktan kurtarmak değil, o yapının taşına, siluetine, çevresiyle kurduğu ilişkiye ve hatta ona baktığımızda gördüğümüz manzaraya kadar uzanan bütüncül bir anlayış gerektirir. Bu nedenle tarihi ile öne çıkan şehirlerde görüntü kirliliği, özellikle de tabela ve reklam kirliliği, çoğu zaman düşündüğümüzden çok daha önemli bir sorundur. Bugün dünyanın birçok tarihi şehrinde bir iş yerinin tabelasının büyüklüğünden kullanılan malzemeye, ışıklandırmanın şiddetinden tabelanın nereye yerleştirilebileceğine kadar ayrıntılı kurallar bulunuyor. Bunun nedeni ticari hayatı engellemek değil; ticaretin, yüzyıllardır ayakta duran mimarinin önüne geçmesini önlemektir.

Dünyadaki birçok tarihi şehirde bu konuda çok sıkı kurallar uygulandığını ufak bir araştırmayla görebiliriz. Örneğin Edinburgh’da tarihi bölgelere ilişkin resmi rehberlerde mimari ayrıntıları örten tabelaların kabul edilmediği, kullanılan malzemenin ve yazının tarihi cepheyle uyumlu olması gerektiği açıkça belirtiliyor. Singapur bu konuda bir diğer çarpıcı örnek olarak karşımıza çıkıyor. Tarihi bölgelerde tabela, yapıdan bağımsız düşünülen basit bir reklam unsuru değil, koruma politikasının doğrudan bir parçası olup tarihi değeri bulunan eski tabelalar yapının kültürel geçmişinin bir parçası kabul edilerek korunabiliyor. Japonya'nın bin yılı aşkın tarih taşıyan eski başkenti olan Kyoto’da kent yönetimi, tarihi dokuyu korumak için açık hava reklamlarını yıllardır son derece sıkı biçimde düzenliyor ve tarihi miras bölgelerinde uygulanacak tabela standartları diğer bölgelerden farklılaştırılıyor. Düzenleme yalnızca özel işletmelere yönelik olmayıp kamu kurumlarının kendi kamusal bilgilendirme panolarının dahi geleneksel yapıların, tarihi sokakların ve taş döşeli alanların bulunduğu bölgelerde özel tasarımla yapılmasını öngörüyor. Yani kamu kurumu olmak, tarihi doku üzerinde istediğiniz tabelayı kullanabileceğiniz anlamına gelmiyor. İngiltere’nin UNESCO Dünya Mirası statüsündeki Bath kentinde ise mesele yalnızca tabelanın büyüklüğü değil, sokak mobilyalarıyla bile oluşturduğu bütünlük de koruma anlayışının parçası kabul ediliyor. Bu şehirlerin hepsindeki ortak özellik ticaretin görünür olması ile tarihi yapının görünmez hale gelmesi arasında çok önemli bir sınır çiziliyor.

İşte Diyarbakır açısından üzerinde düşünmemiz gereken nokta tam olarak budur. Hasan Paşa Hanı'nın önünden geçen bir insanın gözü önce tabelaya değil, hana ilişmelidir. Ulu Cami'nin çevresinde yürüyen biri önce reklam panosunu değil, taşın ve mimarinin hikayesini görmeli, Suriçi'nde bir sokağa girdiğimizde bizi karşılayan şey onlarca farklı renk, ebat ve biçimde tabela değil, Diyarbakır'ın kendine özgü kent dokusu olmalıdır. Diyarbakır’da korumamız gereken şey yalnızca tek tek birkaç tarihi yapıdan öte surlarından sokaklarına, hanlarından avlularına kadar bütün bir şehir hafızasıdır.

Bu meseleye Diyarbakır açısından baktığımızda ise konu çok daha önemli hale geliyor. Çünkü Diyarbakır sıradan bir kent merkezine sahip değil. Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı 2015 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde. UNESCO'nun tanımlamasında Diyarbakır'ın surları, kapıları, kitabeleri ve çevresiyle kurduğu görsel ilişkinin korunması özellikle önem taşıyor. Suriçi bu tarihi bütünün korunmasında son derece hassas bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla Diyarbakır'daki mesele birkaç tabelanın güzel veya çirkin olmasından çok daha büyük bir meseledir.

Geçtiğimiz aylarda Diyarbakır'a geldiğimde Hasan Paşa Hanı'nın üzerinde üç ayrı tabela dikkatimi çekmişti. Yüzyılları geride bırakmış, Diyarbakır'ın en bilinen tarihi yapılarından birinin cephesine baktığımda gözümün önce taş işçiliğine, kemerlere ve mimariye değil tabelalara takılması beni gerçekten rahatsız etmişti. Bu tabelalardan biri ise Kızılay'a aitti. Bunun üzerine Kızılay Genel Başkanı Prof. Dr. Fatma Meriç Yılmaz hocamızı arayarak durumu kendisine ilettim. Kendisi konuya duyarlılıkla yaklaştı ve Kızılay'a ait tabela kısa süre içerisinde kaldırıldı. Ben de o gün bununla ilgili bir X paylaşımı yaparak gösterilen hassasiyet için teşekkür etmiştim. Bu konu o dönemde yerel basının da gündemine girmişti. İki hafta önce tekrar geldiğimde özellikle diğer tabelalarında kaldırılıp kaldırılmadığını görmek için aynı yere gittiğimde gördüğüm manzara diğer iki tabelanın yerlerinde durduğuydu ve beni bu yazıyı yazmaya iten görüntü de tam olarak buydu.

Suriçi'nde yürürken pek çok tarihi yapının üzerinde, yanında veya hemen önünde farklı büyüklüklerde tabelalara, brandalara, reklam panolarına ve yapının mimari karakteriyle hiçbir ilişkisi olmayan görsel unsurlara rastlamak mümkün ve mesele sadece hanla ilgili de değildi. Zamanla bunlara o kadar alışıyoruz ki bir süre sonra onları görmemeye başlıyoruz. Belki de asıl tehlike burada ortaya çıkıyor. Bir tarihi yapının üzerine ilk tabela asıldığında rahatsız oluruz. İkincisinde biraz daha az. Onuncusunda artık görüntüyü normal kabul etmeye başlarız. Sonra bir gün turist olarak başka bir tarihi şehre gider, temizlenmiş cephelere, standartlaştırılmış tabelalara ve korunmuş sokak siluetlerine hayranlıkla bakarız.

Oysa Diyarbakır'ın onlardan eksik olan hiçbir şeyi olmadığı gibi birçok şehirden fazlası bile var. Binlerce yıllık surları, hanları, camileri, kiliseleri, sokakları, avlulu evleri ve farklı dönemlerin izlerini aynı kent dokusunda taşıyan çok az şehir bulunuyor. UNESCO da Diyarbakır'ın değerini yalnızca tek tek anıtlarda değil; surlar, Hevsel Bahçeleri ve çevresindeki tarihi peyzajın oluşturduğu bütünlükte tanımlıyor. Bu nedenle Diyarbakır için belki de artık kapsamlı bir şehir estetiği standardı oluşturmak için “tarihi alanlarda görsel kirlilik ve tabela seferberliği” konuşmamızın zamanı gelmiştir.

Tarihi eserler hepimizden daha eskidir ve muhtemelen hepimizden de daha uzun yaşayacak olup Hasan Paşa Hanı'nın taşları dört yüz yılı aşkın süredir orada duruyor. Bizler o yapıların sahibi değiliz ve belki en doğru ifadeyle, belirli bir dönem için emanetçileriyiz. Bizim bugün astığımız bir tabela ise birkaç yıl sonra ortadan kalkacak; kurumlar değişecek, işletmeler kapanacak, yöneticiler değişecek. Ama han yine orada durmaya devam edecek.

O halde şehirlerimizi geçici ihtiyaçlarımızın kalıcı izleriyle doldurmamamız gerekiyor. Diyarbakır'ın tarihi yapılarının daha fazla tabelaya değil, biraz daha görünür olmaya ihtiyacı var. Bazen bir tarihi yapıya yapılabilecek olan üzerindekileri kaldırıp onun tarihi değerini ortaya çıkarabilmektir.