Eylül ayıyla birlikte iş hayatındaki ilk yılımı doldurdum.
Aslında eylül, yalnızca benim için değil, iş dünyasında birçok kişi için yeni bir başlangıç dönemi. Üniversiteden yeni mezun olup ilk kez iş hayatına adım atanlar, yaz sonrası yeni sezona başlayanlar, iş değiştirenler, terfi alanlar… Kısacası herkes için bir şekilde yeni bir sayfa açılıyor.
Üniversiteden mezun olalı 2 yıl, yüksek lisanstan mezun olalı ise 1 yıl oldu. Yani iş hayatının henüz çok başındayım.
Belki de köşe yazılarımda bu kadar sık Z kuşağından bahsetmemin sebebi de bu. Çünkü ben bu kuşağın içindeyim. Yaşadıklarımı, çevremde gördüklerimi ve iş hayatına yeni adım atan binlerce gencin ortak duygularını birebir deneyimliyorum. Bu yüzden kendimi sadece yazan biri olarak değil, aynı zamanda yaşayan biri olarak görüyorum.
Atatürk'ün çok sevdiğim bir sözü vardır: "Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve sürdürecek sizlersiniz."
Gerçekten de yeni bir dönem başlıyor. Bir kuşak emekli oluyor, yeni bir kuşak iş hayatına giriyor. Ama bana göre iş dünyası hâlâ eski kurallarla yönetiliyor.
Oysa Z kuşağı, önceki nesillerden çok farklı şartlarda büyüdü. Biz dünyaya gözümüzü internetin, sosyal medyanın ve dijitalleşmenin içine açtık. Bilgiye saniyeler içinde ulaşmayı öğrendik, sınırların giderek ortadan kalktığı bir dünyada büyüdük. Bu yüzden doğal olarak çalışma hayatına bakışımız da çok farklı.
Biz hiyerarşiye körü körüne bağlı kalmayı değil, fikrimizin değer görmesini önemsiyoruz. "Eskiden beri böyle yapılıyor." cümlesi bizi ikna etmiyor. Esnekliği, özgün olmayı, mental sağlığımızı önemsiyoruz.
Bu da çoğu zaman "çalışmak istemiyorlar" diye yorumlanıyor. Oysa mesele çalışmamak değil, daha verimli çalışabilmek.
Geçtiğimiz günlerde LinkedIn'de dolaşırken Vodafone Türkiye'nin çalışma modeliyle ilgili bir paylaşım gördüm. Şirkette 5 yıldır uygulanan sistemde uygun ekipler haftada 2 gün ofisten, 3 gün ise diledikleri yerden çalışabiliyor. Bununla da sınırlı değil; ağustos ayının tamamı uzaktan çalışma modeliyle geçiriliyor. Üstelik çalışanlar yıl içinde seçecekleri 1 ay boyunca, yurt dışı dâhil istedikleri herhangi bir yerden çalışabiliyor.
Bir başka ayrıntı ise beni daha da etkiledi. Şirketin toplu izin haftası bile çalışanların oylamasıyla belirleniyor. Yani çalışan sadece işini yapan kişi değil, aynı zamanda sürecin bir parçası oluyor.
Haberi okurken şunu düşündüm: Biz hâlâ "haftada 1 gün evden çalışabilir miyiz?" tartışmasını yaparken, dünyanın birçok yerinde insanlar artık "nerede daha verimli çalışırım?" sorusunu konuşuyor.
Çünkü teknoloji bunu mümkün kılıyor. Bugün internetiniz ve bilgisayarınız varsa birçok meslek için dünyanın herhangi bir yerinden çalışabilmeniz mümkün.
Tam da bu yazıyı hazırladığım günlerde, cuma günü Resmî Gazete'de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından Uzaktan Çalışma Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik yayımlandı.
Yönetmeliğe eklenen yeni düzenleme ise şöyle:
"İş görme ediminin bir kısmının işyerinde, bir kısmının uzaktan çalışma usulüyle yerine getirilmesi kararlaştırılabilir. Bu durumda işçinin işyerinde ve uzaktan çalışacağı günler ile çalışma saatleri iş sözleşmesinde belirlenir."
Yani uzun süredir iş dünyasının en çok konuşulan konularından biri olan hibrit çalışma modeli artık mevzuatta da daha açık bir şekilde karşımıza çıkıyor.
Ama gelin görün ki benim asıl merak ettiğim kısım bundan sonrası.
Düzenlemenin uygulamadaki detayları nasıl olacak? Hangi çalışanları ve sektörleri kapsayacak? Kamu ve özel sektör açısından nasıl uygulanacak? Eğer çalışma modeli yine tamamen şirketlerin inisiyatifinde kalacaksa, çalışan açısından pratikte ne kadar değişiklik yaratacak?
Bunların yanıtları şimdilik benim için de merak konusu.
Yine de iş dünyasının değişen çalışma alışkanlıklarının mevzuat düzeyinde de karşılık bulmaya başlamasını önemli buluyorum. Umarım bu düzenleme, yıllardır tartıştığımız çalışma modellerinin biraz daha esnek ve günümüz koşullarına uygun hâle gelmesinin önünü açar.
Peki bunun şirkete zararı mı var? Tam tersine, bana göre bu hem çalışan hem de işveren için bir win-win (kazan-kazan) modeli. Çünkü çalışan kendine zaman ayırabiliyor, sosyalleşebiliyor, tükenmişlik yaşamıyor, hayatını sadece işe yetişmeye çalışarak geçirmiyor.
İşveren ise işini severek yapan, daha motive ve kurumuna bağlı çalışanlarla yoluna devam ediyor.
Üstelik bu sadece bir insan kaynakları politikası da değil. Aynı zamanda güçlü bir kurumsal iletişim stratejisi. Çünkü insanlar mutlu oldukları şirketleri anlatırlar ve bazen en güçlü reklam, çalışanın iş yerini gönüllü olarak tavsiye etmesidir.
Elbette her sektör uzaktan çalışmaya uygun olmayabilir. Bunu söylemek gerçekçi olmaz. Ancak bilgisayar ve internet üzerinden yürüyen işler için hâlâ yıllar önce belirlenmiş kuralları uygulamaya devam etmek de aynı derecede gerçekçi görünmüyor.
İş hayatındaki ilk yılım dolarken çevremde en sık kurduğum cümlelerden biri şu oldu: "Modern hapishane."
Belki biraz sert bir ifade. Ama sabahın büyük bölümünü trafikte geçirip günün 8-9 saatini plazalarda, gün ışığını çoğu zaman göremeden tamamlayan birçok genç bu hissi çok iyi biliyor.
Oysa hayat sadece çalışmaktan ibaret değil. İnsan çalışmalı, üretmeli ve kendini geliştirmeli ama aynı zamanda yaşamalı da. Belki de artık değişmesi gereken Z kuşağı değildir. Belki değişmesi gereken, hâlâ eski dünyanın kurallarıyla yönetilmeye çalışan iş hayatıdır. Çünkü yarının yöneticileri bugünün gençleri olacak ve görünen o ki geleceğin iş dünyasında başarı sadece ofiste geçirilen saatlerle değil, üretilen değerle ölçülecek.