Geçtiğimiz günlerde yine sosyal medyada gezinirken dikkatimi çeken bir paylaşıma rastladım. Bu kez karşıma Prof. Dr. Gültekin Çetiner'e atfedilen bir anlatım çıktı. Anladığım kadarıyla kendisinin yaşadığı bir olaydan yola çıkarak yaptığı bir değerlendirmeydi.

Paylaşımda şöyle deniyordu:

Prof. Dr. Gültekin Çetiner:

“Dün arabanın anahtarını kaybettik. Çilingir çağırdık, 8 bin TL ücret ödedik.”

“18-19 yaşlarında genç bir usta geldi. Aracı tanıdı, yeni anahtarı çıkardı ve kumandayı programladı. 20-30 dakikada işini bitirip diğer servise geçti.”

“O an düşündüm: Biz gençleri yıllarca diploma peşinde koştururken meslek ve beceriyi ikinci plana mı attık?”

Son cümleyi okuduğumda durup biraz düşündüm. Gerçekten de meslek ve beceriyi ikinci plana mı attık?

Çevremdeki yeni mezun arkadaşlarımı, iş arayan gençleri, üniversite diplomasına rağmen istedikleri şartlarda çalışamayan insanları düşündükçe bu soruya hak vermemek elde değil. Hele ki bugün bazı üniversite mezunlarına teklif edilen maaşları, çalışma şartlarını ve zaman zaman gördükleri muameleyi duydukça insan ister istemez başka meslekleri de sorgulamaya başlıyor.

Hatta bazen “Acaba bir zanaat öğrenseydik daha mı iyi olurdu?” diye düşünüyorum. Çünkü sanki 2026 yılında roller biraz değişmiş gibi.

Eski Türk filmlerinden, aile büyüklerimizin anlattıklarından hatırlarsınız. Eskiden okumak istemeyen ya da okul kazanamayan gençler için sıkça kullanılan bir cümle vardı: “Verelim bir ustanın yanına, meslek öğrensin.” Çırak olarak işe başlanır, yıllarca ustanın yanında çalışılır, zamanla iş öğrenilir ve sonunda meslek sahibi olunurdu.

Elbette bu süreç kolay değildi. Uzun çalışma saatleri, düşük çıraklık ücretleri, yıllarca süren emek... Ama bir meslek öğrenmek, insanın hayatını kazanabilmesi için önemli bir yoldu.

O dönemlerde üniversite okumak ise bugünkü kadar yaygın değildi. Diploma sahibi olmak önemli bir ayrıcalık olarak görülüyordu. Bugün ise bambaşka bir noktadayız. Herkes üniversite okumak istiyor. Üniversite bitiyor, yüksek lisans başlıyor. O da bitiyor, yeni sertifikalar, yeni eğitimler, yeni diplomalar... Bir yandan sürekli kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz. Ama bütün bu çabanın karşılığında iş bulmak, hak ettiğimiz ücreti almak ya da istediğimiz şartlarda çalışmak her zaman mümkün olmuyor. Üstelik diplomalı insan sayısı artarken, bazı alanlarda nitelikli usta bulmak giderek zorlaşıyor.

Bir tesisatçıya, elektrikçiye, çilingire ya da işini gerçekten iyi yapan bir tamirciye ihtiyaç duyduğumuzda bunun ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Çünkü bazı işler yalnızca bilgiyle değil, yılların getirdiği el becerisi ve deneyimle yapılabiliyor.

İşte burada paylaşımda bahsedilen 18-19 yaşındaki genç ustaya dönmek istiyorum. Bir düşünsenize. Henüz 18 ya da 19 yaşında. Belki çocukluğundan beri bu işi öğreniyor. Belki yıllardır bir ustanın yanında çalışıyor. Ve bugün kendi mesleğinde oldukça yetkin. Ben ise 24 yaşındayım. Üniversite okudum, yüksek lisans yaptım ve iş hayatına yeni adım attım.

Şimdi basit bir hesap yapalım. Diyelim ki bu genç usta 18 yaşında ve altı yıl sonra benim bugünkü yaşıma, yani 24'e gelecek. Ben ise o sırada 30 yaşında olacağım. Eğer mesleğine aynı şekilde devam ederse, 24 yaşına geldiğinde benim bugün sahip olduğum profesyonel iş deneyiminden çok daha uzun bir mesleki deneyime sahip olabilir. Üstelik kendi işini kurmuş, müşteri çevresini oluşturmuş ve önemli bir birikim elde etmiş de olabilir. Tabii ki bunların hiçbiri garanti değil. Ama ihtimalin kendisi bile düşündürücü. Ben ise 30 yaşıma geldiğimde belki hâlâ plaza hayatının içerisinde terfi, maaş artışı, mesai saatleri ve daha fazla özgürlük arayışıyla uğraşıyor olacağım. O ise belki çoktan kendi işinin patronu olacak.

Bunu düşündüğümde fark ettim ki aslında mesele yalnızca para kazanmak da değil. Mesele biraz da insanın kendi zamanına ve emeğine ne kadar sahip olabildiği. Çünkü kendi işini yapan bir usta, işlerini ve müşterilerini belirleme konusunda ücretli çalışan birine göre daha fazla söz sahibi olabilir. Elbette kendi işini yapmanın da zorlukları var. Müşteri bulmak, işin sürekliliğini sağlamak, giderleri karşılamak, fiziksel olarak yorulmak... Yani zanaat sahibi olmak da otomatik olarak yüksek gelir ya da özgürlük anlamına gelmiyor. Ama bugün pek çok gencin aradığı bağımsızlığa ulaşmak için farklı bir yol sunabiliyor.

Bir de işin teknoloji boyutu var. 2026 yılında yapay zekâyı, otomasyonu ve dijitalleşmeyi konuşuyoruz. Her geçen gün bazı mesleklerin geleceğini sorguluyoruz. Hangi işler yapay zekâ tarafından yapılabilecek? Hangi meslekler dönüşecek? Hangi alanlarda insana daha az ihtiyaç duyulacak? Bunlar artık yalnızca geleceğin değil, bugünün de soruları. Ama ben bütün bu teknolojik gelişmelerin içerisinde el emeğinin ve zanaatın değerinin daha da görünür hâle geleceğini düşünüyorum. Çünkü bir bilgisayar pek çok bilgiyi işleyebilir, bir yapay zekâ metin yazabilir, analiz yapabilir, öneriler sunabilir. Ama bozulan bir tesisatı onarmak, eski bir mobilyayı restore etmek ya da bir aracın karmaşık mekanik sorununu yerinde çözmek hâlâ fiziksel beceri ve deneyim gerektiriyor. Elbette teknoloji bu alanları da dönüştürecek. Fakat her işin aynı hızda ve aynı şekilde otomatikleşmesi mümkün değil.

Bazen ne kadar ileri gidersek gidelim, geçmişten gelen bilgiye ve beceriye ihtiyaç duymaya devam ediyoruz. Hatta belki de geleceğin en değerli mesleklerinden bazıları, bugün yeterince önemsemediğimiz meslekler olacak.

Burada yanlış anlaşılmak istemem. Ben eğitimin gereksiz olduğunu ya da gençlerin üniversite okumaması gerektiğini düşünmüyorum. Aksine, eğitim hayatım boyunca öğrendiklerimin ve kazandığım bakış açısının benim için ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum. Ama herkesin aynı yolu izlemek zorunda olduğuna da inanmıyorum. Her genç üniversite okumak zorunda mı? Başarılı olmak için mutlaka bir diploma sahibi olmak mı gerekiyor? Bir insanın becerisi, emeği ve ustalığı neden akademik başarısı kadar değer görmesin? Bence asıl sorgulamamız gereken şey bu. Çünkü yıllarca gençlere tek bir başarı hikâyesi anlattık: iyi bir okula git, iyi bir üniversite kazan, diplomanı al, iyi bir şirkette işe başla ve sonra yüksel. Ama hayat her zaman bu sırayla ilerlemiyor. Hatta bazen bu adımların hepsini tamamlasanız bile kendinizi istediğiniz yerde bulamayabiliyorsunuz.

Belki de artık başarıyı yalnızca diplomalarla, unvanlarla ve çalıştığımız şirketlerin isimleriyle ölçmeyi bırakmamız gerekiyor. İşini iyi yapan bir usta da başarılıdır. Kendi emeğiyle geçimini sağlayan bir zanaatkâr da. Yıllarca eğitim alıp mesleğinde uzmanlaşan bir akademisyen de. Önemli olan herkesin aynı yoldan gitmesi değil, kendi yeteneğine ve isteğine uygun bir yol bulabilmesi. Üstelik zanaat dediğimiz şey yalnızca para kazanmanın bir yolu da değil. Aynı zamanda nesilden nesile aktarılan bir bilgi, bir kültür ve bir miras. Bir ustanın yıllar içerisinde geliştirdiği beceri, bazen hiçbir kitapta yazmayan bir deneyimi barındırıyor ve o usta mesleğini bırakıp bilgisini kimseye aktarmadığında, yalnızca bir çalışanı değil, birikmiş bir bilgiyi de kaybetmiş oluyoruz.

Belki de bu yüzden zanaatın kıymetini yeniden hatırlamamız gerekiyor. Çünkü her şeyin hızla değiştiği, teknolojinin her geçen gün hayatımıza biraz daha girdiği bu dönemde, insan emeğinin değerini unutmamalıyız.

Yazının başındaki genç ustayı düşündüğümde aklımda kalan şey ödediği söylenen 8 bin TL değil. O gencin 20-30 dakika içerisinde, yıllar içinde öğrendiği bir beceriyi kullanarak bir sorunu çözebilmesi. Çünkü o kısa sürede yapılan işin arkasında belki de yılların emeği var. Belki de biz yıllardır gençlere diploma sahibi olmayı öğretirken, bir meslek sahibi olmanın değerini yeterince anlatamadık. Ve belki de artık sormamız gereken soru yalnızca “Hangi üniversiteyi kazandın?” değil. “Sen neyi gerçekten iyi yapabiliyorsun?”