Sosyal medya ile aramdaki toksik ilişkiyi artık hepiniz biliyorsunuz. Bir yandan sürekli eleştiriyorum, diğer yandan elimden telefonu düşüremiyorum. Bazen gördüklerime kızıyorum, bazen sıkılıyorum, bazen de “Artık biraz uzaklaşmam lazım” diyorum.

Sonra ne mi oluyor? Kendimi yine Instagram'da story kaydırırken buluyorum.

Ne yapalım, Z kuşağı olmak biraz da bunu gerektiriyor sanırım. Biraz sevgi, biraz nefret, biraz toksiklik... Ama bir türlü de kopamamak.

Aslında kendimi farkındalığı yüksek biri olarak tanımlıyorum. Hatta çevremden de sık sık yaşıma göre olgun ve bilinçli olduğumu duyuyorum. Ama bütün bunlar içimdeki minik Z kuşağını değiştirmiyor.

Neyse, gelelim konumuza.

Geçtiğimiz günlerde yine Instagram'da story kaydırırken takip ettiğim birinin katıldığı bir konferanstan yaptığı paylaşım karşıma çıktı. Sahnede bir konuşmacı, arkasındaki ekranda ise şu cümle vardı: “Okul, seçmediğimiz insanlarla birlikte yaşamayı öğrendiğimiz yerdir.”

Sözün kime ait olduğunu bilmiyorum. Ama okuduğum anda durup düşündüm. Hatta ekran görüntüsünü aldım. Çünkü bazen tek bir cümle, üzerine uzun uzun düşündüğümüz bir konuyu birkaç kelimeyle anlatabiliyor.

Sonra fark ettim ki aslında bu cümlenin başındaki “okul” kelimesini değiştirerek hayatımızın neredeyse her dönemine uyarlayabiliriz. Aile, okul, üniversite, iş hayatı...

Bir düşünsenize. Hayatımızın ne kadarını gerçekten kendi seçtiğimiz insanlarla geçiriyoruz? En başından başlayalım. Aile, seçmediğimiz insanlarla birlikte yaşamayı öğrendiğimiz ilk yerdir. Hiçbirimiz ailemizi seçmedik. Ne annemizi ne babamızı ne kardeşlerimizi ne büyüklerimizi... Hatta Türkiye'deki o meşhur akraba topluluğunu hiç seçmedik! Bize adeta hazır bir paket olarak sunuldular. Biz de bu paketin içerisinde büyüdük ve sevmeyi, paylaşmayı, birlikte yaşamayı, bazen anlaşmayı, bazen de anlaşamamayı öğrendik.

Elbette herkesin aile deneyimi aynı değil. Kimimiz çok sevgi dolu bir ortamda büyüdük, kimimiz içinse aile ilişkileri daha karmaşık oldu. Ama sonuçta ilk sosyal çevremiz, bizim seçimimiz değildi.

Bir de tabii geniş aile ve akrabalar var. Ah, akrabalar... Bu konuya bugün hiç girmeyeyim. Çünkü bence başlı başına başka bir köşe yazısını hak ediyorlar!

Ama kabul edelim, hepimizin hayatında seçmediği hâlde bir şekilde ilişki kurmak zorunda olduğu insanlar var. Zamanla da bu geniş çevrenin içerisinden bazılarıyla daha yakın bağlar kuruyor, bazılarıyla ise mesafemizi korumayı öğreniyoruz.

Sonra 4-5 yaşlarına geliyoruz. Ailemiz tarafından seçilmiş bir okula başlıyoruz. Sınıfımızı biz belirlemiyoruz. Öğretmenlerimizi, sıra arkadaşlarımızı, teneffüste aynı bahçeyi paylaştığımız çocukları da... Ama onlarla birlikte yaşamayı öğreniyoruz. Bazen en yakın arkadaşımızı buluyoruz, bazen hiç anlaşamadığımız biriyle aynı sırayı paylaşmak zorunda kalıyoruz.

Sonra büyüyoruz. Liseye gidiyoruz, üniversiteye başlıyoruz, belki yüksek lisans yapıyoruz. Bu kez okulumuzu, bölümümüzü, hatta yaşayacağımız şehri kendimiz seçebiliyoruz. Ama yine insanları seçemiyoruz. Yine aynı sınıfları, koridorları, kütüphaneleri ve sosyal ortamları hiç tanımadığımız insanlarla paylaşıyoruz ve yine o kalabalığın içerisinden kendi insanlarımızı bulmaya çalışıyoruz. Kimileriyle arkadaş oluyoruz, kimileriyle yalnızca selamlaşıyoruz, kimileriyle ise bir daha görüşmemek üzere mezun oluyoruz.

Ama bütün bu dönemlerin ortak bir özelliği var. Bir bitiş tarihleri var. Biliyoruz ki o eğitim dönemi bir gün sona erecek. Haziran gelecek, okul bitecek. Eylül gelecek, yeni bir dönem başlayacak. Belki yeni bir sınıf, yeni bir okul, yeni insanlar... İstediğimiz kişilerle arkadaşlığımızı sürdürecek, istemediklerimizle ise yollarımızı ayırabileceğiz.

Peki ya iş hayatı? Bence asıl mesele burada başlıyor. Çünkü bana göre iş hayatı, seçmediğimiz insanlarla birlikte yaşamayı öğrenmenin en zor olduğu yerlerden biri.

Bir işe başvuruyorsunuz. Şirketi araştırıyorsunuz, pozisyonu değerlendiriyorsunuz, şartları kabul ediyorsunuz. Belki yaptığınız işi de gerçekten seviyorsunuz ama birlikte çalışacağınız insanları seçmiyorsunuz. Bir sabah ofise giriyorsunuz ve daha önce hiç tanımadığınız insanlarla aynı ekibin parçası oluyorsunuz. Üstelik bu kez yalnızca aynı ortamı paylaşmanız yetmiyor. Birlikte üretmeniz, karar almanız, sorun çözmeniz, iletişim kurmanız ve takım ruhunu korumanız gerekiyor.

Haftanın beş günü, günde sekiz saat... Hatta bazen ailenizden ve arkadaşlarınızdan bile daha fazla zamanı bu insanlarla geçiriyorsunuz ve okuldan farklı olarak burada haziran ayında çalan bir son zil yok. Eylül geldiğinde herkes yeni sınıfına geçmiyor.

Siz ya da bir başkası işten ayrılmadığı sürece aynı insanlarla çalışmaya devam ediyorsunuz. Ne kadar süreyle mi? Belli değil. Bence işin en zor tarafı da bu belirsizlik. Çünkü hayatın diğer dönemlerinde seçmediğimiz insanların arasından zamanla kendi çevremizi oluşturabiliyoruz. Ama iş hayatında bu her zaman o kadar kolay olmuyor. Herkesle aynı pencereden bakmak zorunda değiliz. Herkesi sevmek zorunda da değiliz. Fakat profesyonel bir ilişki kurmak ve birlikte çalışabilmek zorundayız. Üstelik bazen mesele yalnızca karakter uyuşmazlığı da olmuyor. İletişim problemleri, gereksiz tavırlar, dışlamalar, hatta mobbing olarak değerlendirilebilecek davranışlar... Bütün bunlar zaten yoğun olan iş hayatını daha da yorucu hâle getirebiliyor.

Ben de iş hayatının henüz başında biri olarak bunu deneyimliyorum. Daha önceki yazılarımda mesai saatlerinden, her gün ofisten çalışma zorunluluğundan ve Z kuşağının çalışma hayatından beklentilerinden sık sık bahsettim. Ama bugün dönüp baktığımda beni zorlayan şeyin yalnızca mesai saatleri ya da ofise gitmek olmadığını fark ediyorum. Bazen asıl yorucu olan, aynı ortamı paylaşmak zorunda olduğumuz insanların tavırları. Çünkü yaptığınız işi sevdiğinizde bazı şartlara alışabiliyorsunuz.

Trafiğe, yoğunluğa, mesaiye, hatta zaman zaman yaşanan haksızlıklara bile bir noktaya kadar tahammül edebiliyorsunuz. Ama her gün aynı ortamda bulunduğunuz insanların olumsuz davranışlarına maruz kalmak, insanı bambaşka şekilde yorabiliyor. Hele ki bütün bunların ne kadar süreceğini bilmiyorsanız... Tabii ki herkesin iş hayatı böyle değil. Çok iyi ekiplerde çalışan, iş arkadaşlarıyla gerçek dostluklar kuran, sabah işe giderken mutlu olan insanlar da var. Hatta iş hayatının insana kazandırdığı en güzel şeylerden biri, hiç beklemediği insanlarla kurduğu dostluklar olabilir.

Keşke herkes böyle bir ortamda çalışabilse. Çünkü bence iyi bir çalışma ortamı yalnızca yüksek maaş, güzel bir ofis ya da esnek çalışma saatlerinden ibaret değil. İnsanın kendisini rahat, güvende ve saygı gördüğü bir ortamda hissetmesi de en az bunlar kadar önemli. Özellikle biz Z kuşağı için. Çünkü bizim kuşağımız çalışma hayatına biraz farklı bakıyor. Önceki kuşakların alıştığı bazı düzenleri sorguluyoruz. “İş hayatı böyle, alışacaksın.” cümlesini her duyduğumuzda bunu olduğu gibi kabul etmek istemiyoruz.

Belki de bu yüzden bazen zor, sabırsız ya da fazla beklentili bulunuyoruz. Ama bence mesele yalnızca beklentilerimizin yüksek olması değil. Hayatımızın bu kadar büyük bir bölümünü geçirdiğimiz yerde mutlu ve huzurlu olmayı istememiz.

Elbette hiçbirimiz hayatımız boyunca yalnızca sevdiğimiz insanlarla bir arada olamayız. Zaten birlikte yaşamak biraz da farklılıklara saygı duymayı, anlaşamadığımız insanlarla iletişim kurabilmeyi öğrenmek demek. Ama bence burada önemli bir ayrım var. Birlikte yaşamayı öğrenmek başka, kötü davranışlara katlanmak zorunda hissetmek başka. Ve belki de iş hayatında öğrenmemiz gereken en önemli şeylerden biri bu ikisinin arasındaki fark.

Gelelim yazının sonuna... Geçen haftaki yazımda bir dileğim gerçekleşince dua saatlerimin açık olduğuna karar vermiştim, hatırlarsınız. O zaman bu hafta da fırsatı kaçırmayalım! Hepimize yalnızca sevdiğimiz işi yaptığımız değil, birlikte çalıştığımız insanlarla da huzurlu olduğumuz bir iş hayatı diliyorum.

Hatta biraz daha ileri gideyim. Bir gün kendi işimizi kurabildiğimiz, kendi ekiplerimizi oluşturabildiğimiz, birlikte çalışacağımız insanları seçebildiğimiz ve kendi kurallarımızı koyabildiğimiz bir çalışma hayatı diliyorum.

Özellikle de biz Z kuşağına... Çünkü belki de hayatımız boyunca seçmediğimiz insanlarla yaşamayı yeterince öğrendik. Artık biraz da seçtiğimiz insanlarla, seçtiğimiz hayatı yaşamayı öğrenme zamanı.