Z kuşağı diyoruz. Teknoloji diyoruz. Dijital dünya diyoruz. Peki ya gerçek hayat? Her şey gerçekten ekranda göründüğü gibi mi?

Bugün telefonumuzu elimize aldığımızda iki uygulama arasında gidip geliyoruz: LinkedIn ve Instagram. Birinde herkes çok başarılı, yeni bir işe başlamış, terfi almış, konuşmacı olmuş, networking etkinliklerinde, yeni sertifikalar alıyor, kendini sürekli geliştiriyor. Diğerinde ise herkes geziyor, yeni bir şehirde, yeni bir kafede, arkadaşlarıyla, tatilde, konserde. Sanki herkes her gün hayatının en güzel gününü yaşıyor.

Peki gerçekten öyle mi? Yoksa biz sadece insanların bize göstermeyi seçtiği vitrine mi bakıyoruz?

LinkedIn'e girdiğimizde herkes kusursuz bir kariyer yolculuğundaymış gibi görünüyor. Instagram'a geçtiğimizde ise herkes çok sosyal, çok mutlu ve sürekli bir şeyler yapıyormuş hissi oluşuyor. Doğal olarak insan ister istemez kendi hayatını sorguluyor: "Ben neden bu kadar üretken değilim?" "Ben neden bu kadar gezmiyorum?" "Ben neden bu kadar çok insan tanımıyorum?" Oysa belki de gerçek hayat hiçbirimiz için böyle değil.

Belki o gezi fotoğrafı, eve dönmeden hemen önce çekildi, belki o başarı paylaşımının arkasında aylarca süren belirsizlik, reddedilen başvurular ve görünmeyen emek vardı, belki de o günün geri kalanı sıradan geçti. Ama sosyal medya zaten sıradan anları göstermiyor, bize seçilmiş anları gösteriyor.

Düşündükçe şunu fark ediyorum. Eskiden bir arkadaşımız yeni işe başladığında ofisinin adresini öğrenir, ona bir çiçek gönderirdik. Şimdi LinkedIn'deki paylaşımının altına bir çiçek emojisi bırakıyoruz.

Eskiden doğum gününde arardık, belki bir kart gönderirdik. Şimdi Instagram hikayesine "İyi ki doğdun." yazıyoruz.

Sonra da karşılaştığımızda, "Yeni işe başlamışsın, LinkedIn'de gördüm." ya da "Doğum gününü çok güzel kutlamışsın, Instagram'da gördüm." diyoruz.

Aslında uzun zamandır konuşmadığımız bir insanın hayatındaki gelişmeleri, onunla konuşmadan öğreniyoruz. Sanki birbirimizle değil de birbirimizin paylaşımlarıyla iletişim kuruyoruz. Belki de en ilginç değişim tam burada başladı. Artık insanların hayatındaki yenilikleri önce sosyal medyadan öğreniyor, sonra gerçek hayatta bunun üzerine konuşuyoruz.

Peki bu gerçekten iletişim mi? Yoksa iletişim kurduğumuzu sanmak mı?

Ben psikolog değilim, bu konuda bilimsel çıkarımlar yapacak kişi de değilim. Ama üniversitede aldığım psikoloji derslerinden ve sonrasında okuduğum kitaplardan aklımda kalan bir şey var: insan, gördüğü hayatları zamanla gerçek sanmaya başlıyor ve sosyal medya da tam olarak bize bunu yapıyor. Herkesin en iyi anlarını tek bir ekranda topluyor. Biz de onları kendi günlük hayatımızla karşılaştırıyoruz.

Belki de sorun sosyal medya değil. Sorun, orada gördüğümüz hayatların tamamını gerçek zannetmemiz.

Instagram yaşanmışlıklarımızı paylaşabileceğimiz güzel bir platform. LinkedIn ise kariyerimizi anlatabileceğimiz değerli bir mecra. Ama ikisi de hayatın tamamı değil. Çünkü hiçbirimiz yirmi dört saat boyunca tatilde değiliz, hiçbirimiz her gün terfi almıyoruz, hiçbirimiz sürekli mutlu değiliz. Belki de artık sosyal medyayı bir hayat ölçüsü olarak görmek yerine, sadece insanların paylaşmayı seçtiği küçük bir pencere olarak görmeliyiz.

Çünkü gerçek hayat ne tamamen LinkedIn'de ne de tamamen Instagram'da. Gerçek hayat, ekranı kapattığımızda başlıyor.