Bu hafta sizlerle daha önce bu köşede konuştuğumuz bir konunun güzel bir gelişmesini paylaşmak istiyorum.
Hatırlarsınız, geçtiğimiz haftalarda Sephora'nın yurt dışındaki mağazalarında uygulamaya başladığı “Sessiz Saatler” uygulamasını ele almıştık. Hatta bu fikri o kadar beğenmiştim ki keşke Türkiye'de de uygulansa demiştim.
Ve güzel haber geldi! Sephora, “Sessiz Saatler” uygulamasını Türkiye'ye taşıdı.
Brand Planet'te karşıma çıkan habere göre, haftanın iki günü, günün ilk saatlerinde mağazalarda müziğin sesi kısılıyor ve ekranlardaki hareket azaltılıyor.
Uygulama aslında duyusal hassasiyeti olan müşterilerin deneyimlerinden yola çıkılarak geliştirilmiş. Önce sekiz pazarda 32 mağazada denenmiş, ardından global ölçekte yaygınlaştırılması kararlaştırılmış. Şimdi ise Türkiye de bu uygulamanın hayata geçirildiği pazarlardan biri olmuş.
Hangi mağazalarda, hangi gün ve saatlerde uygulanacağına dair detaylara henüz ulaşamadım. Ama daha önce burada konuştuğumuz, “Keşke bizde de olsa.” dediğimiz bir uygulamanın Türkiye'ye gelmesi açıkçası beni mutlu etti. Çünkü önceki yazımda da bahsettiğim gibi, bazen alışveriş yapmak bile yorucu olabiliyor.
Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar beni çok iyi anlayacaktır. Sabah işe yetişme telaşı, trafik, toplantılar, telefonlar, mesajlar, gün içinde bitmeyen sorumluluklar... Bir de bütün bunların üzerine alışveriş merkezine gidiyorsunuz. Bir mağazaya giriyorsunuz, yüksek sesli müzik. Diğerine giriyorsunuz, parlak ışıklar. Her tarafta hareketli ekranlar, kalabalıklar, sesler... Bir noktadan sonra insan alışveriş yapmaya mı geldi, yoksa günün bütün yorgunluğunu ikiye katlamaya mı, anlamıyor.
Oysa alışveriş merkezleri yalnızca bir şeyler satın aldığımız yerler değil. Bazen arkadaşlarımızla buluştuğumuz, bazen sosyalleştiğimiz, bazen de hiçbir şey almadan sadece gezdiğimiz yerler. Hatta yoğun bir günün ardından biraz kafa dağıtmak için gittiğimiz bile oluyor. Ama günün sonunda eve döndüğümüzde kendimizi sanki savaştan çıkmış gibi hissedebiliyoruz.
İşte bu yüzden Sephora'nın uygulamasını ilk duyduğumda çok beğenmiştim. Çünkü ortada yeni bir ürün yok, yeni bir koleksiyon yok, büyük bütçeli bir reklam kampanyası da yok. Sadece müziğin sesi biraz kısılıyor, ekranlardaki hareket azaltılıyor ve bu küçücük değişiklik, bazı müşteriler için alışveriş deneyimini çok daha rahat hâle getirebiliyor.
Bence iyi pazarlama ve müşteri deneyimi tam da böyle bir şey. Her zaman daha fazlasını sunmak gerekmiyor. Bazen daha azını sunmak da büyük bir yenilik olabiliyor.
Tabii burada mağaza çalışanlarının yaklaşımı da önemli. Müzik kısıldığında, ekranlar sakinleştiğinde çalışanların da bu atmosfere uygun bir hizmet sunması gerekiyor. Yoksa mağazanın sesi azalsa bile alışveriş deneyimindeki telaş aynı kalabilir.
Umarım uygulama Türkiye'de de güzel sonuçlar verir ve yalnızca Sephora'da değil, başka markalarda da yaygınlaşır. Çünkü bazen hepimizin biraz sessizliğe ihtiyacı var.
Gelelim işin beni gülümseten tarafına... Önceki yazımda “Ah keşke Türkiye'de de olsa.” demiştim.
Oldu!
Bunu görünce kendi kendime, “Sare, galiba dilek kapıların açıkmış. Keşke başka şeyler de dileseydin!” diye güldüm. Geleneksel tarafım hemen devreye girdi tabii. Demek ki yazarken biraz da dua etmişim, dileğim kabul olmuş!
Şaka bir yana, insanın istediği, güzel bulduğu bir şeyin gerçekleştiğini görmek gerçekten hoşuna gidiyor. Ben de iyi şeyler dilemeye, istemeye, biraz dua edip biraz manifest yapmaya devam ediyorum. Umarım burada konuştuğumuz güzel fikirlerin, hepimizin içinden geçen dileklerin de zamanı geldiğinde gerçekleştiğini görürüz.
Bu arada uygulamayı henüz kendim deneyimleyemedim. Eğer hafta sonuna denk gelmiyorsa ve yalnızca mesai saatlerinde uygulanıyorsa, malumunuz, benim o çok sevdiğim tabirimle “modern hapishanemden” çıkıp mağazaya gitmem biraz zor olabilir. Ama siz benden önce giderseniz mutlaka haber verin, olur mu? Gerçekten nasıl bir deneyim olduğunu çok merak ediyorum. Belki de bir sonraki yazımızda bu kez sizin deneyimlerinizi konuşuruz.
Hepinize keyifli, mümkün olduğunca sakin ve güzel bir hafta diliyorum.
Sevgiyle.