İsrail’de sandık kurulabilir, hükümetler değişebilir, liderler koltuklarını kaybedebilir. Ancak Gazze’de yükselen feryat dinmiyor,
Filistinli çocukların gözyaşları kurumuyor, yıkılan şehirlerin enkazı altında insanlığın vicdanı kalmaya devam ediyor. İşte tam da bu noktada sormamız gereken soru şu; Benjamin Netanyahu giderse Gazze için gerçekten yeni bir dönem başlayacak mı, yoksa İsrail yalnızca aynı politikanın yeni bir yüzünü mü sahneye çıkaracak?
Bugün Orta Doğu’nun en büyük sorunlarından biri, yalnızca savaşın kendisi değil, savaşın giderek sıradanlaştırılması, sivillerin yaşadığı acıların siyasi hesapların gölgesinde bırakılması ve uluslararası toplumun bu tablo karşısında etkili bir çözüm üretememesidir.
Netanyahu yönetimi, yıllardır güvenlik söylemini siyasi politikasının merkezine yerleştiriyor. Ancak güvenlik gerekçesi, bir halkın özgürlüğünü elinden almanın, sivillerin yaşamını tehlikeye atmanın ve bir coğrafyayı bitmeyen bir insani felakete sürüklemenin gerekçesi olamaz. Hiçbir devletin güvenlik endişesi, masum insanların yaşam hakkından daha üstün değildir.
Gazze’de yaşananlar, insanlığın hafızasına kazınan ağır bir trajedidir. Evlerini kaybeden aileler, eğitiminden mahrum bırakılan çocuklar, sağlık hizmetlerine ulaşmakta zorlanan hastalar ve yarınını göremeyen milyonlarca insan…
Bir tarafta yaşam mücadelesi veren Filistinliler, diğer tarafta askeri gücüne ve uluslararası ilişkilerine güvenerek hareket eden İsrail yönetimi var.
Netanyahu’nun siyasi yaklaşımı, güvenlik politikalarını çoğu zaman askeri güç üzerinden şekillendirdi. Oysa gerçek güvenlik, yalnızca askeri üstünlükle sağlanamaz. Bir halkın geleceğini yok sayarak, onun özgürlük ve eşitlik taleplerini sürekli erteleyerek kalıcı barış inşa edilemez.
Bugün Netanyahu’ya yöneltilen eleştirilerin merkezinde de bu anlayış bulunuyor. Savaşın uzaması, insani bedelin ağırlaşması ve siyasi çözüm yollarının daralması, İsrail yönetiminin tercihlerini daha fazla sorgulanır hale getiriyor.
Netanyahu’nun siyasi geleceği elbette İsrail seçmeninin kararına bağlıdır. Ancak Gazze’deki insanların geleceği yalnızca İsrail’deki seçim sonuçlarına bırakılamaz. Çünkü insan hakları, bir ülkenin iç siyasetinde şekillenen tercihlerden çok daha büyük bir meseledir.
İsrail siyasetinde Netanyahu’nun karşısında yer alan isimlerin ve partilerin tamamını aynı kefeye koymak doğru olmaz. Bununla birlikte, Filistin meselesinde gerçek bir değişim yaşanıp yaşanmayacağını anlamak için yalnızca kimin başbakan olacağına değil, hangi politikaların terk edileceğine de bakmak gerekiyor.
İsrail’de iktidar değişebilir. Yeni bir başbakan göreve gelebilir. Hükümetin dili yumuşayabilir, diplomatik temaslar artabilir ve uluslararası kamuoyuna daha ılımlı mesajlar verilebilir.
Peki, Filistinlilerin bağımsız bir devlet kurma hakkı tanınacak mı? İşgal altındaki topraklarda kalıcı bir çözüm için somut adımlar atılacak mı? Gazze’deki insani felaketin sona ermesi için gerekli sorumluluk üstlenilecek mi? Sivillerin korunması ve uluslararası hukuka uyulması yalnızca açıklamalarda mı kalacak, yoksa uygulamaya mı geçirilecek?
Asıl mesele budur.
Netanyahu’nun gitmesi, tek başına barışın gelmesi anlamına gelmez. Eğer işgal politikaları devam eder, Filistinlilerin hakları görmezden gelinir ve güvenlik gerekçesiyle yürütülen askeri yaklaşım değişmezse, yeni yönetimin eski yönetimden farkı yalnızca söylem düzeyinde kalabilir.
Bir ülkede gerçek değişim, liderin değişmesiyle değil, yanlış politikaların terk edilmesiyle başlar.
İsrail, uluslararası alanda sık sık Orta Doğu’nun demokratik ülkesi olarak tanıtılıyor. Elbette seçimlerin yapılması, siyasi partilerin yarışması ve parlamentonun varlığı önemlidir. Ancak demokrasinin gerçek ölçüsü yalnızca sandık değildir.
Demokrasi, eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, temel hakların korunması ve herkesin insan onuruna yakışır bir yaşam sürme hakkının güvence altına alınmasıdır.
Filistinlilerin hakları sürekli tartışma konusu yapılırken, işgal altındaki topraklarda yaşayan insanların özgürlük ve güvenlik talepleri karşılıksız bırakılırken, demokratik değerlerin yalnızca belirli bir kesim için geçerli olması ciddi bir çelişkidir.
Bir devletin demokratik niteliği, yalnızca kendi vatandaşlarına sunduğu imkanlarla değil, gücü altındaki insanların haklarına nasıl davrandığıyla da değerlendirilmelidir.
İnsan hakları söz konusu olduğunda çifte standart kabul edilemez. Ukrayna’da, Avrupa’da veya dünyanın başka bir bölgesinde sivillerin yaşam hakkını savunup Gazze’de yaşananlara karşı sessiz kalmak, evrensel değerlerle bağdaşmaz.
Batılı ülkelerin İsrail’e yönelik politikalarında bu çelişkinin sorgulanması gerekiyor. Uluslararası hukuk, güçlü devletlere ayrıcalık tanıyan bir kurallar bütünü değildir. Hukuk, en çok da gücün sınırlandırılması gereken zamanlarda anlam kazanır.
Gazze’deki trajedinin en ağır yükünü çocuklar taşıyor. Çocukluklarını savaşın gölgesinde geçiren, eğitim imkânlarını kaybeden, aileleriyle birlikte güvenli bir gelecek kurma umudundan uzaklaşan çocukların yaşadıkları, hiçbir siyasi tartışmanın arka planına itilemez.
Bir çocuğun yaşama hakkı, hangi milletten olduğuna, hangi dine mensup olduğuna veya nerede doğduğuna göre değişmez.
İsrailli çocukların da Filistinli çocukların da güvenli bir dünyada yaşama hakkı vardır. Ancak bu gerçeği savunmak, taraflar arasındaki güç eşitsizliğini görmezden gelmek anlamına gelmez. Filistinlilerin maruz kaldığı işgalin, yerinden edilmenin ve ağır insani koşulların sona ermesi için somut adımlar atılması şarttır.
Kalıcı barış, bir tarafın diğerini ezmesiyle değil, hakların tanınması ve adaletin sağlanmasıyla mümkündür.
Netanyahu yönetiminin en büyük siyasi yanılgılarından biri, askeri gücün uzun vadede siyasi sorunları çözebileceği düşüncesidir. Oysa tarih, baskı ve şiddetin bir halkın kimliğini, özgürlük arzusunu ve kendi geleceğini belirleme talebini ortadan kaldırmadığını defalarca göstermiştir.
Netanyahu, İsrail siyasetinin en etkili ve tartışmalı isimlerinden biri olarak anılacak. Ancak siyasi mirasının nasıl hatırlanacağını belirleyecek olan yalnızca seçim kazanıp kazanmadığı olmayacak.
Gazze’de yaşanan yıkım, Filistin meselesinde derinleşen çıkmaz, İsrail’in uluslararası itibarına yönelik eleştiriler ve toplum içindeki siyasi ayrışmalar, Netanyahu döneminin değerlendirilmesinde önemli bir yer tutacak.
Bir lider, ülkesinin güvenliğini sağlamakla sorumludur. Fakat bu sorumluluk, insan haklarını ve uluslararası hukuku göz ardı etme yetkisi vermez. Güçlü olmak, her kararın doğru olduğu anlamına gelmez. Sandıktan çıkmak da bir yönetimin bütün politikalarını ahlaki ve hukuki açıdan haklı kılmaz.
Netanyahu’nun siyasi geleceği ne olursa olsun, Gazze’de yaşananların hesabı yalnızca bir seçim sonucuna bağlanamaz. Sivillerin korunması, insani yardımların ulaştırılması, ihlallerin bağımsız biçimde soruşturulması ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesi, kalıcı barışın temel şartları arasında yer alıyor.
İsrail’de sandık kurulacak, siyasi partiler yarışacak ve seçmenler tercihlerini yapacak. Ancak Gazze’deki insanların beklediği şey, yalnızca İsrail siyasetinde yaşanacak bir değişim değil.
Onlar evlerine dönebilmek, çocuklarını güven içinde büyütebilmek, hastanelere ulaşabilmek ve yarınlarından korkmadan yaşayabilmek istiyor.
Netanyahu giderse bir kapı aralanabilir. Yeni bir yönetim, farklı bir siyasi yaklaşım benimseyebilir. Fakat bunun gerçek bir dönüşüme dönüşmesi için işgalin sona ermesi, Filistinlilerin meşru haklarının tanınması ve adil bir siyasi çözümün önünün açılması gerekir.
Aksi takdirde değişen yalnızca isimler olur; acıların adresi değişmez.
Hiçbir seçim, insan hayatından daha değerli değildir. Hiçbir siyasi iktidar, hukukun üzerinde değildir. Hiçbir güvenlik politikası, masum insanların yaşam hakkını ortadan kaldıramaz.
Gazze’nin ihtiyacı yeni bir propaganda dili, yeni bir siyasi vitrin veya eski politikaların daha yumuşak ifadelerle sunulması değildir. Gazze’nin ihtiyacı adalettir, özgürlüktür ve kalıcı barıştır.
Ve dünya, bu kez yalnızca kimin kazandığına değil, insanlığın kazanıp kazanmadığına bakmalıdır.