Siyasette bazen bir kriz, yalnızca birkaç puanlık oy kaybıyla ölçülmez. Asıl mesele, o krizin toplumda oluşturduğu güven sarsıntısı, seçmenin vicdanında bıraktığı iz ve iktidarın geleceğine ilişkin ortaya çıkardığı soru işaretleridir.
Bugün AK Parti’nin önünde duran fon krizi de tam olarak böyle bir sınavdır. Bu mesele, birkaç günlük siyasi tartışmayla geçiştirilecek, birkaç açıklamayla unutulacak ya da gündem değişince kendiliğinden ortadan kalkacak bir konu değildir. Aksine, parti yönetiminin kendi içine dönüp ciddi bir muhasebe yapmasını gerektiren önemli bir uyarıdır.
AK Parti’nin oy kaybının yüzde 3 mü, yüzde 6 mı olduğu elbette tartışılabilir. Ancak asıl üzerinde durulması gereken, seçmenin neden rahatsız olduğu ve bu rahatsızlığın nasıl giderileceğidir.
Çünkü sandık sonuçlarını belirleyen yalnızca ekonomik göstergeler, siyasi söylemler veya muhalefetin performansı değildir.
Seçmen aynı zamanda temsil edildiği siyasi hareketin kimler tarafından yönetildiğine, o hareketin hangi değerleri savunduğuna ve kendi adına kimlerin karar mekanizmalarında bulunduğuna da bakar.
İşte tam bu noktada AK Parti’nin önündeki en önemli görev, kendi içindeki sorunları görmezden gelmek yerine cesaretle üzerine gitmektir.
Mesele yalnızca oy kaybı değil, güven meselesidir! GENAR Araştırma Başkanı İhsan Aktaş’ın Yeni Şafak’taki değerlendirmesinde AK Parti’nin oy oranının son bir ayda yüzde 36’dan yüzde 33’e gerilediğini belirtmesi, siyasi açıdan dikkate alınması gereken bir tespittir.
Oy kaybını daha yüksek gösteren araştırmaların bulunduğuna ilişkin değerlendirmeler de tartışmanın ciddiyetini artırmaktadır. Elbette her araştırmanın yöntemi, örneklemi ve saha koşulları ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Ancak farklı ölçümlerden bağımsız olarak, kamuoyunda oluşan rahatsızlığın kendisi görmezden gelinemez.
Burada yapılması gereken, rakamların arkasına sığınmak değil, seçmenin verdiği mesajı doğru okumaktır.
Bir siyasi parti uzun yıllar boyunca iktidarda kalabilir. Ancak iktidarda kalmak, her uygulamanın doğru olduğu veya her kadronun görevini hakkıyla yerine getirdiği anlamına gelmez. Tam tersine, uzun süreli iktidarlar kendi iç denetimlerini daha güçlü tutmak, teşkilatlarını yenilemek ve kamu güvenini zedeleyen unsurlara karşı daha hassas davranmak zorundadır.
Çünkü seçmen, kendisine verilen sözlerle sahadaki gerçekler arasında bir uçurum gördüğünde sorgulamaya başlar. Bu sorgulama zamanında dikkate alınmazsa, bugün sınırlı görünen bir tepki yarın çok daha büyük bir siyasi faturaya dönüşebilir.
AK Parti’nin bugün ihtiyacı olan şey, yalnızca yeni bir iletişim stratejisi veya gündemi değiştirecek siyasi hamleler değildir. İhtiyaç duyulan, samimi bir özeleştiri ve kararlı bir arınma iradesidir.
Partinin kuruluşundan bu yana savunduğu değerlerle bağdaşmayan davranışlar sergileyen, bulunduğu makamı kişisel çıkarları için kullandığı yönünde ciddi ve somut iddialarla gündeme gelen, milletin güvenini zedeleyen kişi ve kadrolar varsa bunlar titizlikle incelenmelidir.
Hiç kimse makamı, yakınlığı, siyasi bağlantısı veya geçmişte yaptığı hizmetler nedeniyle hesap verme sorumluluğunun dışında tutulmamalıdır.
Burada açık konuşmak gerekiyor. AK Parti, kendi içindeki çürükleri temizlemeden toplumdaki güven kaybını kalıcı biçimde gideremez.
Ancak bu mücadele kişisel hesaplaşmalara, söylentilere veya siyasi intikam girişimlerine dönüştürülmemelidir. İddialar somut delillerle araştırılmalı, denetim mekanizmaları işletilmeli ve gerekli durumlarda hukuk çerçevesinde işlem yapılmalıdır.
Suçluluğu kanıtlanmamış hiç kimse peşinen mahkûm edilmemeli, buna karşılık, makamını kötüye kullandığı ortaya konulan hiç kimse de siyasi kimliğinin arkasına saklanamamalıdır.
Temizlik, yalnızca isim değiştirmek değildir. Temizlik, yanlış yapanın karşısında durmak, liyakati esas almak, hesap verebilirliği sağlamak ve kamu vicdanını rahatlatacak adımları atmaktır.
AK Parti yönetimi, kendisine yöneltilen eleştirileri bir tehdit olarak değil, kendisini yenilemek için bir fırsat olarak görmelidir. Çünkü bir siyasi hareketi asıl yıpratan, sorunların ortaya çıkması değil, ortaya çıkan sorunlara rağmen hiçbir şey olmamış gibi davranılmasıdır.
Bu tartışmanın en önemli boyutlarından biri de devlet yönetimi ile siyasi sorumluluk arasındaki hassas dengedir.
Kamu kurumları, milletin vergileriyle çalışan ve millete hizmet etmek için var olan kurumlardır. Devlet makamları kişisel nüfuz elde etmenin, yakın çevreyi korumanın veya siyasi ilişkiler üzerinden ayrıcalık sağlamanın aracı haline getirilemez.
Kamu gücünün kullanıldığı her alanda liyakat, şeffaflık, hukuk ve hesap verebilirlik temel ölçütler olmalıdır.
AK Parti, devlet yönetiminde güveni güçlendirmek istiyorsa kamu görevlerinde ehliyeti ve dürüstlüğü önceleyen bir yaklaşımı kararlılıkla ortaya koymalıdır.
Görevini kötüye kullandığı somut biçimde tespit edilen, kamu kaynaklarına ilişkin sorumluluğunu ihlal ettiği ortaya çıkan veya hukuka aykırı işlemler yaptığı belirlenen kişiler hakkında gerekli idari ve hukuki süreçler işletilmelidir.
Kim olursa olsun, hangi makama sahip bulunursa bulunsun, hiç kimse devletin ve milletin üzerinde değildir.
Bu nedenle siyasi ve idari sorumluluk taşıyan kadroların gözden geçirilmesi, kamu vicdanını yaralayan uygulamaların araştırılması ve gerekli hallerde görev değişikliklerine gidilmesi artık ertelenmemesi gereken bir meseledir.
Buradaki amaç birilerini tasfiye etmek uğruna tasfiye etmek değil, devlet kurumlarına duyulan güveni korumak ve kamu hizmetinin niteliğini yükseltmektir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi tecrübesi ve seçmenle kurduğu doğrudan bağ, bu süreçte belirleyici olabilir. Ancak seçmenin güvenini korumak, yalnızca Cumhurbaşkanı’nın sorunları çözebileceğine ilişkin beklentiyle mümkün değildir.
Bu beklentinin karşılığının sahada görülmesi gerekir. Millet, sorunların fark edildiğini duymak kadar, o sorunların çözülmesini de görmek istiyor. Haksızlık varsa giderilmesini, yanlış yapan varsa hesap vermesini, liyakatsizlik varsa sona erdirilmesini bekliyor.
AK Parti’nin önceliği, muhalefetin ne kadar güçlü veya zayıf olduğuna bakmak değil, kendi sorumluluğunu yerine getirmek olmalıdır. Başkalarının hataları, iktidarın yanlışlarını ortadan kaldırmaz. Rakiplerin başarısızlığı da seçmenin beklentilerini geçersiz kılmaz.
Siyasi başarı, başkasının eksiklerinden yararlanmakla değil, kendi doğrularını hayata geçirmekle kalıcı hale gelir.
AK Parti, kuruluş döneminde ortaya koyduğu değişim, hizmet, adalet ve milletle bütünleşme iddiasını yeniden güçlendirmek istiyorsa önce kendi içine bakmalıdır. Milletin beklentilerine kulak veren, eleştiriden kaçmayan, hataları örtmek yerine düzelten ve sorumluluk üstlenen bir yönetim anlayışı ortaya koymalıdır.
Fon krizi üzerinden yaşanan tartışmaların ne ölçüde oy kaybına yol açtığı elbette araştırmalarla daha net ortaya konulacaktır. Fakat siyasetin en önemli göstergelerinden biri, seçmenin güven duygusudur. Bu duygu zedelendiğinde kaybın yalnızca birkaç puanla sınırlı kalacağına güvenmek doğru değildir.
Bugün yapılması gereken, savunmaya geçmek veya eleştirileri etkisizleştirmeye çalışmak değil, iddiaları araştırmak, varsa yanlışları düzeltmek ve kamuoyuna açık, güven veren bir süreç yürütmektir.
AK Parti yönetimi, milletin kendisine verdiği desteği kalıcı bir siyasi hak olarak görmemelidir. O destek, her seçimde yeniden kazanılması gereken bir emanettir.
AK Parti, sandıkta daha ağır bir tabloyla karşılaşmayı beklemeden kendi içindeki sorunlu yapılarla yüzleşmeli, kamu güvenini zedeleyen uygulamaları sona erdirmeli ve devlet makamlarında liyakat ile hesap verebilirliği esas almalıdır.
Çünkü mesele yalnızca AK Parti’nin kaç puan oy kaybedeceği değildir. Mesele, milletin kendisini temsil edenlere duyduğu güvenin korunup korunamayacağıdır.
Bu güveni yeniden tesis etmenin yolu da bellidir. Yanlışa göz yummamak, doğruyu savunmak, adaletten ayrılmamak ve kimseye ayrıcalık tanımamak.
Milletin beklentisi budur. Siyasetin sorumluluğu da bunu yerine getirmektir.