Türkiye’nin yıllardır özlemini çektiği, anaların gözyaşlarının dinmesi, gençlerin umutlarının yarım kalmaması, ocaklara ateş düşmemesi ve kardeşliğimizin yeniden daha da güçlenmesi adına yürütülen Terörsüz Türkiye sürecinde, hepimizi yakından ilgilendiren önemli bir gelişme yaşandı.
Güvenlik kaynaklarından edinilen bilgilere göre PKK/KCK’nın, Irak’ın kuzeyindeki Metina bölgesinin Baze alanında bulunan Hebat, Yajk, Sabri ve Sason isimli dört barınma alanını 8 Ekim 2026 itibarıyla boşalttığı bildirildi.
Bu gelişme, yalnızca belirli barınma alanlarının boşaltılmasından ibaret bir haber olarak değerlendirilmemeli. Türkiye’nin onlarca yıldır ağır bedeller ödediği terör meselesinin sona erdirilmesi, toplumsal huzurun güçlendirilmesi ve ortak geleceğimizin güvence altına alınması bakımından dikkatle ele alınması gereken bir adımdır.
Açık konuşmak gerekirse, bu haber beni sevindirdi. Hem de yürekten sevindirdi!
Çünkü bu topraklarda artık daha fazla acı yaşanmasını istemiyoruz. Annelerin evlatlarını beklerken gözyaşı dökmesini, çocukların babasız büyümesini, gençlerin hayatlarının çatışmaların gölgesinde şekillenmesini istemiyoruz.
Diyarbakır’dan Hakkari’ye, Şırnak’tan Van’a, Ankara’dan İstanbul’a kadar bu ülkenin her köşesinde yaşayan insanımızın tek bir ortak arzusu var. Huzur, güven, kardeşlik ve refah.
İşte Terörsüz Türkiye hedefinin anlamı da tam olarak burada yatıyor.
Peki dört barınma alanının boşaltılması ne anlama geliyor?
Güvenlik kaynaklarının aktardığı bilgilere göre Metina bölgesindeki dört barınma alanının boşaltılması, çatışma riski taşıyan bölgelerdeki tahliyelere yönelik çalışmalar kapsamında gerçekleşti.
Bu gelişmeyi değerlendirirken iki noktayı birbirinden ayırmak gerekiyor. Birincisi, sahada atıldığı bildirilen somut adımlar, ikincisi ise bu adımların Türkiye’nin önündeki büyük hedef açısından taşıdığı anlam.
Dört alanın boşaltıldığı yönündeki bilgi, sürecin sahadaki yansımaları bakımından önemlidir. Ancak tek başına bütün faaliyetlerin sona erdiği ya da terör meselesinin tamamen çözüldüğü anlamına gelmez.
Asıl başarı, atılan adımların doğrulanması, kesintisiz biçimde sürdürülmesi ve kalıcı sonuçlar doğurmasıyla ölçülecektir.
İşte bu nedenle sevinirken temkinli olmayı, umutlanırken gerçekçi davranmayı da bilmeliyiz.
Türkiye’nin ihtiyacı, geçici gelişmelerin oluşturduğu kısa süreli iyimserlik değil, güvenliğin kalıcı hale geldiği, silahların devre dışı kaldığı, terörün bütün unsurlarıyla sona erdiği ve vatandaşlarımızın geleceğe güvenle bakabildiği bir dönemdir.
Eğer bu yöndeki adımlar kararlılıkla sürdürülürse, bunun kazananı yalnızca belirli bir bölge ya da toplumsal kesim olmayacaktır. Türkiye’nin tamamı kazanacaktır.
Çünkü terörün sona ermesi, birilerinin değil, hepimizin ortak çıkarıdır. Terörsüz Türkiye, Türkiye’nin ortak geleceğine yapılan yatırımdır.
Türkiye, uzun yıllardır terörün güvenlik, ekonomi, toplumsal yaşam ve insan psikolojisi üzerindeki ağır sonuçlarıyla mücadele etti.
Nice aileler evlatlarını kaybetti. Nice gençler, hayallerini gerçekleştirebilecekleri yılları çatışmaların gölgesinde geçirdi. Nice şehirlerimiz, sahip oldukları ekonomik ve kültürel potansiyele rağmen güvenlik sorunlarının ortaya çıkardığı zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldı.
Bu meselenin acısını yalnızca belirli bir şehir ya da bölge yaşamadı. Şehit ailelerinin yüreğindeki yangın, gazilerimizin taşıdığı hatıralar ve yıllarca güvenlik endişesiyle yaşayan vatandaşlarımızın yaşadığı sıkıntılar, hepimizin ortak hafızasında yer edindi.
Dolayısıyla Terörsüz Türkiye hedefi, geçmişte yaşananları unutturmak ya da acıları görmezden gelmek anlamına gelmemelidir.
Tam tersine, geçmişin ağır bedellerinden ders çıkararak aynı acıların yeniden yaşanmasını önlemek anlamına gelmelidir.
Bugün atılan her olumlu adımın kıymeti de buradan gelmektedir.
Terörün sona ermesiyle birlikte güvenlik güçlerimizin üzerindeki tehditlerin azalması, vatandaşlarımızın kendilerini daha güvende hissetmesi, bölgelerde ekonomik faaliyetlerin gelişmesi ve toplumsal ilişkilerin güçlenmesi için daha geniş imkanlar doğabilir.
Elbette bütün bunlar kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. Güvenlikte sağlanacak ilerlemenin eğitim, istihdam, yatırım, sosyal kalkınma ve adalet alanlarında atılacak adımlarla desteklenmesi gerekir.
Terörsüz Türkiye, yalnızca güvenlik başlığı altında ele alınabilecek bir hedef değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin insan kaynağını, ekonomik potansiyelini ve toplumsal dayanışmasını güçlendirebilecek stratejik bir fırsattır.
Bir gazeteci olarak yıllardır ülkemizin gündemini, bölgemizin sorunlarını ve insanımızın beklentilerini yakından takip ediyorum. Haberlerin, açıklamaların ve siyasi tartışmaların ötesinde, bu meselenin insan hayatında ne anlama geldiğini unutmamak gerektiğine inanıyorum.
Çünkü terör denildiğinde karşımıza yalnızca rakamlar, haritalar ve güvenlik raporları çıkmıyor. Her şeyden önce insan hayatı çıkıyor.
Evladının yolunu gözleyen bir anne, geleceği için endişelenen bir baba, güvenli bir ortamda büyümek isteyen bir çocuk ve ülkesine faydalı olmak isteyen bir genç çıkıyor.
Bu nedenle terörün sona ermesi yönünde atılan her doğrulanmış adımın, insani açıdan da büyük bir değer taşıdığına inanıyorum.
Benim için bu gelişmenin sevindirici tarafı, dört barınma alanının boşaltılmış olmasıyla sınırlı değil. Asıl sevincim, bu tür adımların devam etmesi halinde yeni acıların önlenebileceğine, insanımızın daha huzurlu bir geleceğe kavuşabileceğine dair umutların güçlenmesidir.
Düşünsenize…
Bir anne, çocuğunu akşam evine döneceği endişesi taşımadan uğurlayabilsin. Bir baba, evladının geleceği için kaygılanmak yerine onun eğitimini ve mesleğini düşünsün. Bir genç, yaşadığı coğrafyanın sorunlarıyla değil, gerçekleştirmek istediği hayallerle anılsın.
İşte gerçek başarı budur.
İşte ülkemizin ulaşması gereken hedef budur.
Ve işte Terörsüz Türkiye idealinin insan hayatına dokunan en önemli tarafı budur.
Türkiye’nin geleceğini konuşurken Türk-Kürt kardeşliğinin önemini özellikle vurgulamak gerekiyor.
Türkler ve Kürtler, bu coğrafyanın ortak tarihini, sevincini, hüznünü ve mücadelesini paylaşmış topluluklardır. Aynı şehirlerde yaşamış, aynı pazarlarda alışveriş yapmış, aynı sofralarda ekmeğini bölüşmüş, iyi günde de kötü günde de birbirine omuz vermiş insanlarız.
Aynı ülkenin geleceği için duyduğumuz sorumluluk, bizi birbirimize bağlayan en güçlü ortaklıklardan biridir.
Diyarbakır’da yaşanan bir sevincin Ankara’da karşılık bulması, İstanbul’da hissedilen bir acının Van’da yürekleri sızlatması boşuna değildir.
Bu, aynı ülkenin insanları olmanın ve ortak bir kaderi paylaşmanın sonucudur.
Terörle mücadeleyi Türklerle Kürtler arasında bir mesele gibi göstermek, toplumsal gerçekliğimizi yanlış okumak olur. Terör, bütün vatandaşlarımızın huzurunu ve güvenliğini tehdit eden bir sorundur. Terörün sona ermesi ise bütün vatandaşlarımızın yararınadır.
Bu nedenle Terörsüz Türkiye sürecinin en önemli hedeflerinden biri, toplumsal güveni ve kardeşlik bağlarını daha da güçlendirmek olmalıdır.
Kürt vatandaşlarımızın huzuru da Türk vatandaşlarımızın huzuru da Türkiye’nin huzurudur. Diyarbakır’ın kalkınması, Ankara’nın güçlenmesi, Van’ın, Şırnak’ın, Mardin’in, İstanbul’un ve Türkiye’nin diğer bütün şehirlerinin gelişmesi birbirinden ayrı düşünülemez.
Bizim ortak paydamız Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, ortak geleceğimiz ise bu ülkenin huzuru ve refahıdır. Kardeşliğimizi güçlendirmek, farklılıklarımızı bir çatışma sebebi değil, toplumsal hayatımızın bir gerçeği olarak görmek ve ortak geleceğimize sahip çıkmak zorundayız.
Güvenlik kaynaklarının açıklamalarında öne çıkan başlıklardan biri de sürecin ilerleyen aşamalarında Türkiye’ye dönecek örgüt mensuplarının toplumsal yaşama yeniden katılımına yönelik programlar hazırlanmasının hedeflenmesi.
Aktarılan bilgilere göre eğitim ve ekonomi başta olmak üzere farklı alanlarda programlar oluşturulması planlanıyor. Bu konu, sürecin geleceği açısından ayrıca önem taşıyor.
Ancak burada altı çizilmesi gereken temel bir ilke var: Topluma yeniden katılım meselesi, ancak ilgili yasal düzenlemeler çerçevesinde, hukukun üstünlüğü gözetilerek, güvenlik hassasiyetleri dikkate alınarak ve toplumun adalet beklentisi korunarak yürütülebilir.
Hangi adımların atılacağı, kimlerin hangi şartlarla yararlanabileceği ve uygulamaların nasıl denetleneceği açık, anlaşılır ve hukuki bir zemine dayanmalıdır.
Şehit ailelerinin ve gazilerimizin hassasiyetleri de bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Geçmişte yaşanan acılar görmezden gelinmeden, kamu vicdanı ve adalet duygusu korunarak ilerlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Bununla birlikte, yasal şartları karşılayan ve topluma yeniden kazandırılması mümkün olan kişilerin eğitim ve istihdam imkanlarıyla desteklenmesi, yeniden toplumsal hayata katılım açısından değerlendirilebilecek bir yaklaşımdır.
Eğitim programları, mesleki beceri kazandırılması, istihdam olanakları ve sosyal uyum çalışmaları bu çerçevede önem kazanabilir.
Buradaki amaç, yaşananları yok saymak değil, terörün sona erdiği bir geleceğin kurulmasına katkı sunmaktır.
Çünkü kalıcı barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, insanların yeniden güvenli ve üretken bir hayat kurabilmesiyle de güçlenir.
Silahların yerini eğitimin, çatışmanın yerini üretimin, umutsuzluğun yerini geleceğe dair hedeflerin alması, ülkemizin tamamı için önemli bir kazanım olacaktır.
Terörün sona ermesinin sağlayabileceği kazanımlardan biri de ekonomik kalkınma alanında görülebilir.
Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz, tarihi birikimi, kültürel zenginliği, genç nüfusu, tarımsal potansiyeli, turizm imkanları ve ticaret kapasitesiyle çok önemli fırsatlara sahiptir.
Diyarbakır gibi kadim şehirlerimiz, yalnızca geçmişin mirasını taşıyan yerler değildir. Aynı zamanda geleceğin üretim, kültür, turizm ve ticaret merkezleri olabilecek güçlü bir potansiyele sahiptir.
Ancak ekonomik kalkınmanın hızlanması için güvenliğin yanı sıra altyapı yatırımlarına, nitelikli eğitime, özel sektör yatırımlarına, istihdam projelerine ve girişimciliği destekleyen politikalara da ihtiyaç vardır.
Terör tehdidinin kalıcı biçimde ortadan kalkması, bu alanlarda daha güçlü adımlar atılmasına imkan sağlayabilir. Bölgemizin gençleri iş aramak için başka şehirlere gitmek zorunda kalmasın.
Kendi memleketlerinde eğitim alabilsin, meslek edinebilsin, iş kurabilsin ve ürettikleri değerle ülke ekonomisine katkıda bulunabilsin.
Çiftçimiz toprağından daha fazla verim alsın. Esnafımız işini büyütsün. Sanayicimiz yatırım yaparken geleceğe güvenle bakabilsin. Turizm işletmelerimiz tarihi ve kültürel zenginliklerimizi daha geniş kitlelerle buluşturabilsin.
Diyarbakır’ın surları, tarihi yapıları, kültürel mirası ve gastronomisiyle daha fazla ziyaretçi ağırladığı, gençlerinin bilimde, teknolojide, sanatta ve sporda başarılarıyla öne çıktığı bir Türkiye hayal ediyoruz.
Bu hayalin gerçekleşmesi için güvenliğin kalıcı hale gelmesi önemli bir başlangıçtır. Ancak bu başlangıcın somut kalkınma politikalarıyla desteklenmesi de şarttır.
Terörsüz Türkiye’nin gerçek başarısı, vatandaşın hayatında hissedilen iyileşmeyle ölçülecektir.
Böylesine önemli bir süreçte heyecan kadar sağduyuya, umut kadar sorumluluğa da ihtiyaç vardır. Atılan adımların sahadaki karşılığı düzenli biçimde takip edilmeli, açıklamalar mümkün olduğunca doğrulanabilir bilgilerle desteklenmeli ve toplumun doğru bilgilendirilmesi sağlanmalıdır.
Sürecin kalıcı sonuçlar doğurabilmesi için güvenlik kurumlarının değerlendirmeleri, hukuki çerçevenin açıklığı, siyasi sorumluluk ve toplumsal desteğin bir arada ilerlemesi önemlidir.
Hiç kimse sürecin hassasiyetlerini göz ardı etmemeli, hiçbir siyasi hesap, ülkenin ortak geleceğinin önüne geçirilmemelidir.
Farklı görüşlere sahip kesimlerin kaygıları dinlenmeli, kamuoyunun soruları cevapsız bırakılmamalı ve atılan adımların hangi hedeflere hizmet ettiği açıkça anlatılmalıdır.
Terörsüz Türkiye hedefi, günübirlik siyasi tartışmaların ötesinde değerlendirilmesi gereken bir meseledir. Başarısı, belirli bir siyasi aktörün değil, ülkenin ve gelecek nesillerin kazanımı olacaktır.
Bu nedenle sürecin başarısını isteyen herkesin sorumlu bir dil kullanması, provokasyonlara karşı dikkatli davranması ve doğrulanmamış bilgileri kesin gerçekler gibi sunmaktan kaçınması gerekir.
Çünkü toplumsal güven, en az sahada atılan adımlar kadar değerlidir.
Şehitlerimizin hatırasına ve gelecek nesillerin umuduna karşı sorumluluğumuz var
Bu meselede hassasiyet gösterilmesi gereken en önemli başlıklardan biri de şehitlerimizin hatırası ve gazilerimizin fedakarlıklarıdır.
Terörsüz Türkiye hedefini savunmak, geçmişte yaşananları unutmak anlamına gelmez. Tam tersine, bir daha aynı acıların yaşanmaması için sorumluluk üstlenmek anlamına gelir.
Şehit ailelerinin acısı, toplumun ortak vicdanında yerini korumaktadır. Gazilerimizin fedakarlıkları da Türkiye’nin hafızasında daima yaşayacaktır.
Kalıcı huzura ulaşmanın yolu, bu hatıralara saygı göstermekten ve adalet duygusunu korumaktan geçer.
Hiçbir gelişme, yaşanmış acıları önemsizleştirmek için kullanılmamalıdır. Aynı şekilde geçmişin acıları da gelecek nesillerin güven içinde yaşayabileceği bir ortamın kurulmasına yönelik çabaları imkansız hale getirmemelidir.
Bizim sorumluluğumuz, geçmişi unutmadan geleceği kurabilmektir. Bugünün çocuklarına daha güvenli bir ülke bırakmak, gençlerimize daha geniş fırsatlar sunmak ve gelecek kuşakların terörün gölgesinde yaşamayacağı bir Türkiye inşa etmek zorundayız.
İşte bu nedenle sürecin hukuka, adalete, güvenliğe ve toplumsal uzlaşmaya dayalı biçimde ilerlemesi büyük önem taşıyor.
Metina bölgesindeki Hebat, Yajk, Sabri ve Sason barınma alanlarının boşaltıldığına ilişkin gelişme, Terörsüz Türkiye hedefi açısından dikkatle izlenmesi gereken bir adımdır.
Bu gelişmenin, daha kapsamlı ve kalıcı sonuçlara ulaşan bir sürecin parçası olmasını yürekten diliyorum.
Çünkü bu ülke yeterince acı yaşadı. Bu millet, terörün sona ermesinin sağlayacağı huzuru ve refahı hak ediyor. Artık enerjimizi çatışmalara değil kalkınmaya, ayrışmaya değil dayanışmaya, umutsuzluğa değil geleceğe yöneltmek istiyoruz.
Diyarbakır’da bir çocuğun hayalini özgürce kurabildiği, Hakkari’de bir gencin geleceğe umutla baktığı, Şırnak’ta bir esnafın işini büyüttüğü, Ankara’da ve İstanbul’da yaşayan vatandaşlarımızın da aynı ortak huzuru paylaştığı bir Türkiye istiyoruz.
Türk’ün de Kürt’ün de Arap’ın da bu ülkenin bütün vatandaşlarının da güven içinde yaşadığı, kimsenin kimliğinden dolayı ötekileştirilmediği, herkesin hukuk önünde eşit olduğu ve kardeşliğin güçlendiği bir ülke istiyoruz.
Bunun yolu, terörün tamamen sona ermesinden, hukukun üstünlüğünün korunmasından, toplumsal güvenin güçlendirilmesinden ve ekonomik kalkınmanın bütün ülkeye yayılmasından geçiyor.
Bugün yaşanan gelişmeyi bu büyük hedef doğrultusunda bir umut işareti olarak görüyorum. Ancak gerçek başarının, atılan adımların devamlılığı ve kalıcı sonuçlarıyla ortaya çıkacağını da unutmuyorum.
Dileğim odur ki bugün konuştuğumuz her olumlu gelişme, yarın daha huzurlu bir Türkiye’nin somut gerçeğine dönüşsün. Analar ağlamasın, ocaklara ateş düşmesin, gençlerimiz hayallerinden vazgeçmesin. Türk-Kürt kardeşliği daha da güçlensin, Türkiye’nin her köşesinde huzur, güven ve refah hakim olsun.
Terörsüz Türkiye, yalnızca bir hedef değil, çocuklarımıza bırakmak istediğimiz ortak geleceğin adıdır.
Bu geleceğe ulaşmak için atılan her samimi, hukuka uygun ve doğrulanabilir adımı önemsemek; bu adımların kalıcı barışa dönüşmesi için de sorumlulukla hareket etmek zorundayız.
Ben, bu ülkenin bir gazetecisi ve bu toprakların bir evladı olarak, terörün sona ermesi ve kardeşliğimizin güçlenmesi yönündeki her somut gelişmeyi sevinçle karşılıyorum.
Çünkü benim sevincim bir siyasi hesabın değil, annelerin gözyaşının dinmesi, çocukların güven içinde büyümesi ve Türkiye’nin geleceğe umutla yürümesi arzusunun sevincidir.
Kazanan Türkiye olsun. Kazanan kardeşliğimiz olsun. Kazanan barış, huzur ve ortak geleceğimiz olsun!