Dün yine hepimizin yüreğini burkan bir haberle karşı karşıya kaldık.

Bir okul…

Çocukların eğitim almak, arkadaşlarıyla buluşmak, öğretmenlerinden yeni bilgiler öğrenmek ve geleceğe hazırlanmak için gittiği bir yer…

Ama ne yazık ki yine bir okulun adı eğitimle değil, şiddetle anıldı.

İstanbul Başakşehir’de bir okulda yaşanan bıçaklı saldırıda çok sayıda öğrencinin yaralanması, bir çocuğumuzun hayatını kaybettiği haberinin gelmesi hepimizi derinden sarstı.

Burada kelimeler kifayetsiz kalıyor. Çünkü söz konusu olan çocuklarımız. Henüz hayatın başında olan, geleceğe dair hayalleri bulunan çocuklarımız…

Her anne-babanın en büyük beklentisi, sabah evden uğurladığı evladının okuldan sağlıklı ve güvenli biçimde dönmesidir.

Bir anne çocuğunu okula gönderirken “Acaba bugün başına bir şey gelir mi?” diye düşünmemeli. Bir baba, okul çıkışında çocuğunu beklerken kötü bir haber alma korkusu yaşamamalı.

Okulun kapısından içeri giren her çocuk, devletin, öğretmenlerin, yöneticilerin ve toplumun koruması altında olduğunu hissetmeli.

Okul dediğimiz yer yalnızca sınıflardan, sıralardan ve tahtalardan ibaret değildir. Okul aynı zamanda çocuğun ruh dünyasının şekillendiği, arkadaşlık ilişkilerinin kurulduğu, davranışlarının geliştiği ve geleceğe hazırlandığı bir yaşam alanıdır.

Bu nedenle okul güvenliğini yalnızca kapıda görev yapan personel ya da güvenlik kameraları üzerinden değerlendirmek eksik olur.

Elbette fiziki güvenlik önlemleri önemlidir. Ancak bunun yanında çocukların psikolojik durumlarının takip edilmesi, rehberlik servislerinin güçlendirilmesi, öğrenciler arasındaki sorunların büyümeden fark edilmesi ve aile-okul iletişiminin daha güçlü hale getirilmesi gerekiyor.

Başakşehir’deki olayın bütün yönleriyle aydınlatılması elbette adli makamların görevidir. Saldırının neden gerçekleştiği, öğrencinin okula neden geldiği, olaydan önce yaşananların ne olduğu ve varsa ihmallerin bulunup bulunmadığı soruşturmayla ortaya çıkacaktır.

Bugünden kesin hükümler vermek doğru değildir. Ancak bu olay bize çok önemli bir soruyu yeniden sormak zorunda olduğumuzu gösteriyor.

Çocuklarımızı okullarda daha güvenli hale getirmek için daha ne yapabiliriz?

Bir öğrencinin davranışlarında meydana gelen ciddi değişiklikler, arkadaşlarından uzaklaşması, yoğun öfke, içine kapanma, tehdit içeren söylemler ya da başka dikkat çekici işaretler varsa bunların görmezden gelinmemesi gerekir.

Ama burada çok önemli bir hassasiyet var. Bir çocuğu yalnızca ruhsal bir sorun yaşadığı için tehlikeli ilan etmek de doğru değildir. Çocuklarımızı damgalamak değil, anlamak zorundayız.

Psikolojik destek almak bir suç ya da ayıp değildir. Tam tersine, ihtiyaç duyulduğunda profesyonel destek almak çocuğun ve ailenin en önemli güvencelerinden biridir.

Bu nedenle okullarımızdaki rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinin daha da güçlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Çocuklarımızın yalnızca matematikte, Türkçede, fende veya tarihte başarılı olması yetmez.

Onlara öfkeyle baş etmeyi, sorunlarını konuşarak çözmeyi, yardım istemeyi, arkadaşlarının sınırlarına saygı göstermeyi ve zorlandıkları zaman yetişkinlerden destek almayı da öğretmeliyiz.

Elbette bütün sorumluluğu okula veya devlete yüklemek de doğru değil. Çocuklarımızın ilk eğitim yuvası ailedir.

Anne ve babaların çocuklarıyla kurduğu iletişim, onların dünyasını anlayabilmek açısından son derece önemlidir.

“Bugün okulda ne yaptın?” sorusunun ötesine geçebilmek gerekiyor.

“Bugün seni üzen bir şey oldu mu?”

“Bir arkadaşınla sorun yaşadın mı?”

“Birinden korkuyor musun?”

“Canını sıkan bir şey var mı?”

“Bize anlatmak istediğin bir konu var mı?”

Bazen bu basit sorular, bir çocuğun içinde büyüyen büyük bir sorunun fark edilmesini sağlayabilir. Çocuk konuşuyorsa dinlemeliyiz. Çocuk susuyorsa neden sustuğunu anlamaya çalışmalıyız. Çocuk yardım istiyorsa onu geri çevirmemeliyiz.

Bir başka büyük sorun da şiddetin günlük hayatımızda giderek daha fazla görünür hale gelmesidir. Televizyon ekranlarından sosyal medyaya, dijital platformlardan sokaktaki tartışmalara kadar çocuklarımız şiddet görüntülerine ve şiddet diline çok erken yaşlarda maruz kalabiliyor.

Bir tartışmanın çözümü bağırmak, tehdit etmek veya güç kullanmak değildir.

Bunu çocuklarımıza sadece söylemek yetmez. Biz yetişkinler de davranışlarımızla göstermek zorundayız. Çünkü çocuklar söylediklerimizden çok, yaptıklarımızı öğrenir.

Başakşehir’de yaşanan olayın ardından en önemli görevlerden biri de toplum olarak soğukkanlılığımızı korumaktır.

Sosyal medyada doğrulanmamış bilgiler yaymak, çocukların ve ailelerin özel hayatını ifşa etmek, olay üzerinden nefret dili üretmek veya henüz soruşturma tamamlanmadan insanları suçlamak kimseye fayda sağlamaz.

Bir çocuğun yaşadığı travmayı daha da büyütmemeliyiz. Şimdi yapılması gereken; olayın bütün yönleriyle aydınlatılması, varsa ihmallerin ortaya çıkarılması, yaralı çocuklarımızın sağlıklarına kavuşması ve hayatını kaybeden evladımızın ailesinin acısının paylaşılmasıdır.

Ama bununla da yetinmemeliyiz. Bu olayın ardından ülke olarak ciddi bir okul güvenliği değerlendirmesi yapılmalıdır.

Okullarımızın fiziki güvenliği…

Giriş-çıkış sistemleri…

Güvenlik kameraları…

Rehberlik servisleri…

Öğrenci-öğretmen-aile iletişimi…

Riskli durumların erken fark edilmesi…

Bütün bunlar yeniden ve daha güçlü şekilde ele alınmalıdır.

Bir ülkenin gerçek zenginliği sadece yolları, binaları, fabrikaları veya ekonomik gücü değildir. O ülkenin en büyük zenginliği çocuklarıdır.

Çünkü bugün okul sıralarında oturan çocuklar, yarının doktorları, mühendisleri, öğretmenleri, gazetecileri, bilim insanları, sanatçıları ve yöneticileri olacak.

Onların güvenliğini sağlamak yalnızca devletin değil, ailelerin, öğretmenlerin, okul yönetimlerinin ve bütün toplumun ortak sorumluluğudur.

Bir çocuğun okul kapısından içeri girerken korku değil, güven hissettiği bir Türkiye inşa etmek zorundayız.

Çocuklarımızın eline kalem yakışır.

Kitap yakışır.

Oyuncak yakışır.

Hayal kurmak yakışır.

Bıçak değil…

Şiddet değil…

Korku hiç değil.

Başakşehir’de yaşanan acı olayın ardından hepimizin çıkarması gereken ders tam da budur. Okullarımız çocuklarımızın en güvenli alanları olmalıdır.

Ve hiçbir anne-baba, sabah okula gönderdiği evladının akşam eve dönüp dönmeyeceği korkusunu yaşamamalıdır.

Kaybettiğimiz evladımıza Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına sabır diliyorum. Yaralanan tüm çocuklarımıza acil şifalar diliyorum.

Dilerim bu acı, bir daha hiçbir okulun kapısında yaşanmayacak bir geleceğin başlangıcı olur.