Bazı rakamlar vardır, insanın yalnızca aklına değil, vicdanına da dokunur. Bazı haberler vardır, okunduğunda bir istatistik olmaktan çıkar, insanlığın ortak hafızasına kazınan bir utanca dönüşür. Gazze’den gelen son veriler de tam olarak böyle bir tabloyu gözler önüne seriyor.
İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda 12 bin 500’den fazla kadın hayatını kaybetti. Bu kadınların 9 binden fazlası anneydi. Aralarında 42 gazeteci kadın da bulunuyordu. Her bir rakamın ardında yarım kalmış bir hayat, dağılan bir aile, yetim kalan çocuklar ve tarifsiz bir acı var.
Peki, dünya bütün bunları görmüyor mu? Görüyor. Biliyor. Raporları okuyor, açıklamaları dinliyor, görüntüleri izliyor. Ancak bütün bu yaşananları durdurmaya yetecek kararlı adımların atılamaması, insanlığın önündeki en ağır sorulardan biri olarak duruyor.
Filistin Kadın Bakanlığı ile Filistin İstatistik Kurumu tarafından Filistin Ulusal Kadınlar Günü dolayısıyla yapılan açıklama, Gazze’de kadınların karşı karşıya kaldığı felaketin boyutlarını bir kez daha ortaya koydu.
Ekim 2023’ten bu yana hayatını kaybeden kadınların 9 binden fazlasının anne olması, yaşanan trajedinin en sarsıcı yönlerinden biri. Çünkü bir annenin kaybı, yalnızca bir insanın hayattan koparılması değildir. Aynı zamanda bir çocuğun güven duygusunun, bir ailenin geleceğinin ve bir yuvanın temelinin sarsılmasıdır.
Gazze’de bugün annesini kaybeden çocuklar var. Çocuğunu toprağa vermek zorunda kalan anneler var. Eşini kaybeden, evini yitiren, yaralanan ve geleceğe dair umutlarını korumaya çalışan kadınlar var.
Savaşın en ağır yükünü taşıyan bu insanların hikayeleri, hiçbir siyasi hesapla, hiçbir askeri gerekçeyle ve hiçbir propaganda diliyle görünmez hale getirilemez.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, ortaya çıkan bu ağır insani tablo nedeniyle uluslararası hukukun ve insan haklarının temel ilkeleri çerçevesinde sorgulanmalıdır.
Sivillerin korunması bir tercih değil, savaş hukukunun temel yükümlülüğüdür. Kadınların, çocukların, sağlık çalışanlarının ve gazetecilerin güvenliği de bu yükümlülüğün ayrılmaz parçasıdır.
Gazze’deki trajedinin bir başka boyutu ise hamile kadınların yaşadığı zorluklar. Açıklamaya göre bölgede yaklaşık 50 bin hamile kadın, son derece ağır koşullar altında gebelik sürecini sürdürmeye çalışıyor.
Ekim 2023’ten bu yana kadınlar arasında 12 bin düşük vakasının kaydedildiği belirtiliyor.
Bu rakamların arkasında yalnızca sağlık sorunları değil, güvenli bir ortamda yaşama, yeterli beslenme, sağlık hizmetlerine erişme ve doğacak çocuğunu koruyabilme mücadelesi bulunuyor.
Bir anne adayı, dünyaya getireceği bebeği için güvenli bir gelecek hayal etmelidir. Oysa Gazze’de pek çok kadın, doğum yapacağı yere güvenle ulaşabilmenin, gerekli sağlık hizmetini alabilmenin ve bebeğini yaşatabilmenin kaygısını taşıyor.
İnsanlık adına sorulması gereken soru açıktır. Dünyanın herhangi bir yerinde bir kadının hamileliğini güvenlik ve sağlık endişesi içinde geçirmek zorunda kalması normal kabul edilebilir mi? Elbette hayır!
Gazze’de yaşananların sıradan bir savaş tablosu gibi değerlendirilmesi, acının büyüklüğünü küçültmekten başka bir işe yaramaz. Sivillerin yaşam hakkı, coğrafyaya, kimliğe, inanca ve siyasi tercihlere göre değişmez.
Açıklamada, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarında yaralanan 175 bin kişinin yüzde 14’ünün kadın olduğu bildirildi. Ayrıca 28 bin 560 kadının eşini kaybettiği kaydedildi.
Bu veriler, savaşın yalnızca bombaların düştüğü anlardan ibaret olmadığını gösteriyor. Savaş, saldırıların ardından da devam ediyor. Yaralananların tedaviye ulaşma mücadelesinde, eşini kaybeden kadınların çocuklarını ayakta tutma çabasında, evini yitiren ailelerin yeniden bir yaşam kurma arayışında devam ediyor.
Bir kadının eşini kaybetmesiyle birlikte ekonomik güvenliği, ailesinin geleceği ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılama sorumluluğu da ağırlaşabiliyor.
Üstelik bütün bunlar, evlerin yıkıldığı, temel hizmetlerin zarar gördüğü ve insanların güvenli bir yaşam alanı bulmakta zorlandığı bir ortamda yaşanıyor.
Gazze’de altyapının yaklaşık yüzde 90’ının tahrip edildiği yönündeki açıklama da yıkımın boyutunu ortaya koyuyor. Toplam can kaybının 74 bini aştığı, yaralı sayısının ise 175 binden fazla olduğu bildiriliyor.
Her sayı, bir insanın hayatına karşılık geliyor. Her kayıp, bir ailenin hikayesini değiştiriyor. Bu nedenle Gazze’den gelen veriler yalnızca haber bültenlerinde okunup geçilecek istatistikler değildir.
Bunlar, uluslararası toplumun sorumluluklarını yeniden hatırlaması gereken ağır bir insani tablodur.
Filistin topraklarında yaşanan şiddet yalnızca Gazze ile sınırlı değil. Açıklamada, Ekim 2023’ten bu yana işgal altındaki Batı Şeria’da İsrail ordusunun operasyonları ve Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin saldırıları sırasında hayatını kaybeden bin 216 kişiden 28’inin kadın olduğu belirtildi.
Bu tablo, Filistinlilerin güvenlik, barınma ve temel haklara erişim konularında yaşadığı sorunların farklı bölgelerde de sürdüğünü gösteriyor.
Uluslararası toplumun görevi, yalnızca açıklama yapmakla sınırlı kalmamalıdır. Sivillerin korunması, insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması, sağlık hizmetlerinin sürdürülebilmesi ve ihlal iddialarının bağımsız biçimde incelenmesi için somut adımlar atılmalıdır.
Uluslararası hukuk, güçlü devletler söz konusu olduğunda askıya alınabilecek bir metin değildir. Hiçbir devlet, askerî gücünü sivillerin yaşam hakkının üzerinde göremez. Hiçbir siyasi hedef, masum insanların acısını önemsizleştiremez.
Bugün Gazze’de yaşananlar, yalnızca Filistinlilerin değil, insanlık değerlerine inanan herkesin meselesidir.
İsrail yönetiminin Gazze’deki saldırıları ve bunların doğurduğu ağır sivil kayıplar, uluslararası kamuoyunun önünde ciddi bir hesap verme ve sorumluluk tartışması yaratıyor. Bu tablonun üzeri siyasi açıklamalarla örtülemez. Sivillerin korunmasına ilişkin yükümlülükler, uluslararası hukuka uygun biçimde yerine getirilmelidir.
Burada mesele bir halkı başka bir halkla karşı karşıya getirmek değildir. Mesele, insan hayatının dokunulmazlığını savunmaktır. İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek, İsrail halkına yönelik düşmanlıkla aynı şey değildir. Filistinlilerin yaşam hakkını savunmak da başka insanların acısını görmezden gelmek anlamına gelmez.
Adalet, herkes için adalet olduğunda anlam taşır. Bir ülkede hayatını kaybeden çocuk için gözyaşı döküp başka bir ülkede öldürülen çocuğa sırt çevirmek, insanlığın ortak değerleriyle bağdaşmaz. Kadınların, annelerin ve çocukların acısı milliyetlere göre sınıflandırılamaz.
Dünyanın güçlü ülkelerine, uluslararası kuruluşlara ve insan hakları savunucularına düşen görev açıktır: Sivillerin korunması için etkili adımlar atmak, insani yardımların önündeki engellerin kaldırılmasını sağlamak ve uluslararası hukukun ihlal edildiği iddialarının bağımsız, tarafsız ve hesap verebilir süreçlerle incelenmesini desteklemek.
12 bin 500’den fazla kadının hayatını kaybettiği, 9 binden fazla annenin yaşamdan koparıldığı bir tabloda insanlığın önceliği, yeni acıların yaşanmasını önlemek olmalıdır.
Gazze’de annesini bekleyen çocuklar, evladını arayan anneler, eşini kaybeden kadınlar ve güvenli bir gelecek hayali kurmaya çalışan aileler var.
Onların yaşadığı acı, siyasi tartışmaların gölgesinde unutulmamalı. Gazze’deki kadınların hikayeleri, birkaç günlük haber başlığına indirgenmemeli. Çünkü insan hayatının değeri, haberlerin gündemde kaldığı süreyle ölçülemez.
İsrail yönetiminin saldırıları karşısında uluslararası hukukun gerektirdiği sorumlulukların yerine getirilmesi, sivillerin korunması ve kalıcı bir barışın önünün açılması artık ertelenemez bir zorunluluktur.
Dünya şunu unutmamalı. Bir annenin hayatı, hiçbir siyasi hesabın parçası değildir. Bir çocuğun geleceği, hiçbir savaşın önemsiz ayrıntısı sayılamaz.
Gazze’de kadınlar ölürken dünya yalnızca seyirci kalmamalı. İnsanlığın vicdanı, sözlerin ötesine geçmeli; adalet, koruma ve barış için somut adımlar atılmalıdır.
Çünkü Gazze’de kaybedilen her hayat, insanlığın ortak vicdanında açılan bir yaradır. Ve o yara, ancak adaletle, sorumlulukla ve insan hayatına duyulan gerçek saygıyla sarılabilir.