İnsanın en güzel yaşı kaçtır, hiç düşündünüz mü?

Yirmiler mi, otuzlar mı, yoksa dönüp dönüp özlemle hatırladığı o gençlik yılları mı?

Bana sorarsanız insanın en güzel yaşı, kendini en çok sevdiği, hayatla kavga etmeyi bırakıp yaşamaktan keyif almaya başladığı yaştır.

Ve ben bugün, tam da o yaştayım.

Kendimi hiç bu kadar sevdiğim, hayatın tadını hiç bu kadar çıkardığım, küçük şeylerden böylesine büyük mutluluklar duyduğum başka bir dönem hatırlamıyorum.

Üstelik bunun yaşla ya da hayatın sunduğu imkânlarla pek ilgisi yok. İnsan biraz kendini tanıdıkça, ne istediğini ve neyi istemediğini öğrendikçe hayat da güzelleşiyor.

Son zamanlarda etrafımdaki insanları daha çok gözlemliyorum.

Kalabalık sofralar, uzun sohbetler, bitmek bilmeyen telaşlar…

Herkes bir şeylerin peşinde. Daha fazlasının, daha iyisinin, bir sonraki başarının, bir sonraki mutluluğun…

İnsanlar sanki yaşamak için sürekli başka bir zamanı bekliyor.

Hafta sonu gelsin, yaz gelsin, işler düzelsin, biraz para biriksin…

Peki, bugün?

Asıl hayatın bütün o bekleyişlerin arasında akıp gittiğinin kaçımız farkındayız?

Bazen güzel bir sofrada oturuyorum. Dostlar, sohbet, kahkahalar… Ama bir bakıyorum, birinin aklı yarınki toplantıda, diğerinin gözü telefonunda, bir başkası çoktan başka bir meselenin içinde kaybolmuş.

O an içimden şu geçiyor:

İnsan bazen hayatın tam ortasında otururken bile yaşamayı kaçırabiliyor.

Ben artık kaçırmak istemiyorum.

Güzel bir kahvenin, sevdiğim bir şarkının, ansızın çıkılan bir yolculuğun, içten bir kahkahanın kıymetini biliyorum.

Üstelik mutlu olmak için her şeyin kusursuz olmasını da beklemiyorum.

Elbette benim de sorumluluklarım, mücadelelerim, gerçekleşmesini istediğim hayallerim var. Ama bütün meseleler çözüldükten sonra mutlu olunacağına inanmıyorum.

Çünkü öyle bir gün gelmiyor.

Bir mesele bitiyor, bir başkası başlıyor. Mesele, bütün bunların arasında yaşamayı unutmamakta.

Bir de şunu fark ettim: İnsan kendini sevmeye başladığında başkalarıyla yarışmayı da bırakıyor.

Kimin nereye gittiği, ne aldığı, ne kadar kazandığı eskisi kadar ilgisini çekmiyor. Başkalarının hayatına yetişmeye çalışırken kendi hayatını ıskalamıyor.

Ben bugün tam olarak böyle hissediyorum.

Daha seçici, daha sakin ama bir o kadar da neşeliyim. Hâlâ çocuk gibi heyecanlanabiliyor, küçücük şeylere sevinebiliyor, hayatın bana hazırladığı sürprizleri merak edebiliyorum.

Ve en önemlisi, kendimle geçirdiğim zamandan da büyük keyif alıyorum.

Çünkü günün sonunda kalabalıklar dağılıyor, telefonlar susuyor, herkes kendi hayatına dönüyor.

İnsan yine kendisiyle baş başa kalıyor.

İşte o an kendi varlığından memnunsan, bence hayatın en güzel yerindesin.

Bu yüzden ne geçmişe dönmek istiyorum ne de geleceğe yetişmek için acele ediyorum.

Yaş aldıkça kaybettiklerimi saymak yerine, hayatın bana kattıklarını seviyorum.

Ve kalabalıklara baktığımda bazen şunu söylemek geliyor içimden:

Biraz yavaşlayın. Her şeyi bu kadar büyütmeyin. Sürekli bir sonraki günü beklemeyin.

Çünkü hayat, bir gün her şey yoluna girdiğinde başlayacak bir şey değil.

Ben bugün hayatımın en güzel yerindeyim.

Her şeyim tamam olduğu için değil, sahip olduğum hayatın kıymetini bildiğim için.

Ve artık biliyorum ki insanın en güzel yaşı, yaşadığı hayatı gerçekten sevmeye başladığı yaştır.