Şöyle bir etrafıma bakıyorum da; bu ara herkesin hayatında bir şeyler yerinden oynuyor.
Kiminin ilişkisi, kiminin işi, kiminin yıllardır doğru bildikleri… Gökyüzündeki sert transitler, arka arkaya gelen retrolar derken sanki hayat hepimizi bir yerden tutup, “Buraya kadar. Şimdi biraz dur, bak ve yeniden başla” diyor.
Tam bir “dengeler altüst oldu” dönemi.
Herkesin dilinde başka bir hikâye var ama yorgunluk nedense birbirine çok benziyor.
Peki siz nasılsınız?
Gerçekten soruyorum.
Biri bugün size “Nasılsın?” dese, otomatik olarak “İyiyim” mi dersiniz; yoksa içinizden geçen gerçek cevabı verebilir misiniz?
Çünkü sanırım asıl mesele dışarıda kopan fırtına değil. Asıl mesele, bizim o fırtınanın karşısında nasıl durmamız gerektiğine dair yıllardır ezberlediğimiz o rol.
Geçtiğimiz günlerde mutsuz olduğum, biraz kırıldığım bir anda çevremden şu cümleyi duydum:
“Aman Allah’ım, sen de üzülüyorsan…”
O cümle beni düşündürdü.
Kendime şunu sordum: Ben insanlara hangi yüzümü gösterdim ki benim üzülmeme bu kadar şaşırıyorlar?
Yıllarca bu hayatta her şeyi sırtlayabileceğimi, krizleri tek başıma göğüsleyebileceğimi, ne olursa olsun ayağa kalkacağımı anlatan o zırhlı profili o kadar iyi giymişim ki üzerime…
Bir süre sonra insanlar benim de yorulabileceğimi unutmuş.
Belki daha kötüsü, ben unutmuşum.
Şimdi size sorayım:
Sizin de üzerinize yapışmış böyle bir rolünüz var mı?
Ailenin güçlüsü siz misiniz?
Herkes dağıldığında toparlayan, herkes ağladığında teselli eden, işler karıştığında “Ben hallederim” diyen siz misiniz?
Peki siz dağıldığınızda sizi kim topluyor?
Bu sorunun cevabını hemen vermeyin. Biraz içinizde kalsın.
Çünkü uzun yıllar o zırhı taşımanın bana sandığım kadar büyük bir şey kazandırmadığını, aksine beni zaman zaman ruhsal bir yalnızlığın içine ittiğini ben de geç fark ettim.
Astrolojiyle, ilimle, tasavvufla yolu kesişenler bilir; insanın karşısına dönüp dolaşıp aynı ders çıkar: Her şeyi kontrol edemezsin.
Biz ise inatla akıntıya karşı kürek çekiyoruz.
“Ben hallederim.”
“Kimseye ihtiyacım yok.”
“Geçer.”
“Daha kötülerini atlattım.”
Tanıdık geldi mi?
Bazen “güç” sandığımız şey, aslında yardım istemekten korkmamız olabilir mi?
Destek istemeyi acizlik sanmak, insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biriymiş meğer.
“Bugün iyi değilim.”
“Yoruldum.”
“Bunu tek başıma taşımak istemiyorum.”
“Biraz yanımda olur musun?”
Bu cümleleri söyleyebilmek ne zamandan beri zayıflık oldu?
Belki de tam tersine, insanın kendisiyle kurabileceği en dürüst ilişkinin başlangıcı bunlar.
Çünkü bugün anlıyorum ki gerçek güç, dişini sıkıp her şeyi tek başına göğüslemek değilmiş.
Bazen gerçek güç, direnmeyi bırakabilmekmiş.
Kalbini açabilmekmiş.
“Benim gücüm buraya kadar” diyebilmekmiş.
Ve benim için bütün bunların en derininde çok daha büyük bir teslimiyet var:
“Benim gücüm buraya kadar Allah’ım. Bundan sonrası Senin takdirin.”
Yıllarca kendi kısıtlı gücümle ayakta kalmaya çalışırken, asıl kudretin sahibini unuttuğum zamanlar olduğunu fark ettim.
İnsan yükünü Allah’a bıraktığında hayatındaki bütün problemler sihirli bir şekilde ortadan kalkmıyor elbette.
Ama yükün ağırlığı değişiyor.
Çünkü artık onu tek başına taşıdığına inanmıyor.
Bugün kurmayı hayal ettiğim, üzerinde çalıştığım kişisel gelişim akademisinin; öğrendiğim her ilmin, aldığım her eğitimin ve çıktığım bütün bu içsel yolculuğun özü de benim için biraz burada saklı.
İnsana sürekli “Daha güçlü ol” demek değil…
Bazen ona, “Artık güçlü görünmek zorunda değilsin” diyebilmek.
Belki ihtiyacımız olan dönüşüm tam da burada başlıyor.
Şimdi bu yazıyı okurken sizden küçük bir şey istiyorum.
Bir an durun ve kendinize sorun:
Ben en çok kimin yanında güçlü görünmek zorunda hissediyorum?
Ailemin mi?
Sevdiğim insanın mı?
Çocuklarımın mı?
İş arkadaşlarımın mı?
Dostlarımın mı?
Yoksa aslında herkesten önce kendimin mi?
Ve ikinci soru:
Bugün o zırhın yalnızca bir parçasını çıkarabilseydim, neyi bırakırdım?
“Her şeyi ben hallederim” demeyi mi?
Kontrol etmeyi mi?
Kimseye ihtiyacım yokmuş gibi davranmayı mı?
Ağlamamayı mı?
Yardım istememeyi mi?
Bu hafta köşeyi ben bitirmeyeyim istiyorum.
Son cümleyi siz yazın.
Yorumlarda tek bir cümleyle şu boşluğu doldurun:
“Artık güçlü görünmek uğruna ……………. taşımak istemiyorum.”
Belki birbirimizin cevaplarını okurken şunu fark ederiz:
Hepimizin zırhı başka…
Ama altında yorulan insan birbirine çok benziyor.
Ben artık sert, kırılgan kaslarla dünyaya meydan okumak istemiyorum.
Hayatın ritmine, ilahi akışa sırtımı yaslayıp derin bir “Eyvallah” demenin huzurunu öğreniyorum.
Çünkü bugün biliyorum:
İnsan her şeyi taşıyabildiğinde değil; neyi artık taşımaması gerektiğini anladığında güçleniyor.
Ve bazen hayatın en büyük teslimiyeti yalnızca iki kelimeye sığıyor:
Ben bıraktım.
Gerisini Allah bilir.