Bu hafta milyonlarca çocuk için okul zili yeniden çalıyor.
Kimi annesinin elini biraz daha sıkı tutacak, kimi okul kapısından koşarak girecek. Kimi yeni çantasını göstermek için sabırsızlanacak, kimi hiç tanımadığı bir dünyanın kapısında sessizce bekleyecek.
Biz yetişkinler ise yine aynı cümleleri kuracağız:
“Derslerini iyi dinle.”
“Başarılı ol.”
“Öğretmenini üzme.”
“Notların güzel olsun.”
Oysa bugün o okul kapılarından birinin önünde yıllar önceki küçük Gizem’i görsem, ailesinin yanına gidip bambaşka bir şey söylerdim:
Onun güçlü oluşuna bu kadar güvenmeyin.Çünkü bazı çocuklar vardır; daha küçücük yaşta evin havasını okumayı öğrenir.
Kimin canı sıkkın, kimin bir şeye ihtiyacı var, nerede susması, nerede toparlaması, nerede sorumluluk alması gerektiğini herkesten önce fark eder.
Kimse ona “Büyü” demez belki.
Ama o büyür.
Kimse “Bizi taşı” demez.
Ama o taşır.
Üstelik bunu o kadar iyi yapar ki bir süre sonra çevresindeki herkes onun zaten yapabildiğine inanır.
Ben o çocuklardan biriydim.
Bugün geriye dönüp baktığımda ailemin sorumluluğunu almaktan, sevdiklerimin yanında durmaktan ya da zor zamanlarda güçlü olmaktan şikâyet etmiyorum.
Aksine bunların beni ben yapan çok kıymetli tarafları olduğuna inanıyorum.
Ama bugün küçük Gizem’in ailesine bir şey söyleme hakkım olsaydı şöyle derdim:
“Onun taşıyabildiğini görüyorsunuz. Bir de taşıdığı şeylerin ağırlığını sorun.”
Çünkü güçlü çocukların da çocuk olmaya hakkı vardır.
Her şeyi anlayan çocuğa bazen hiçbir şeyi anlamak zorunda olmadığını söylemek gerekir.
Sorumluluk alan çocuğa, “Bunu sen düşünme, biz buradayız” demek gerekir.
Herkesi kollayan çocuğa birilerinin de onu kolladığını hissettirmek gerekir.
Belki çocuklarımızı hayata hazırlamak tam olarak burada başlıyor.
Onları hayatın bütün zorluklarından koruyamayız. Zaten korumamalıyız da.
Ama dayanıklılıkla yük taşımayı birbirine karıştırmamalıyız.
Çocuğumuza sorumluluk vermeliyiz ama yetişkinlerin sorumluluklarını omuzlarına bırakmamalıyız.
Güçlü olmayı öğretmeliyiz ama “Her şeyi tek başına halletmelisin” duygusunu öğretmemeliyiz.
Başarıyı öğretmeliyiz ama değerini başarısından almaması gerektiğini de anlatmalıyız.
Çünkü hayatın ilerleyen yıllarında insanın karşısına matematik problemlerinden çok daha zor sorular çıkıyor.
“Her şeyi ben çözmezsem ne olur?”
“Bir gün yorulduğumu söylersem yine de güçlü sayılır mıyım?”
“Sevdiğim insanların yükünü taşımakla onları sevmek aynı şey mi?”
“Bazen kendimi seçmem bencillik midir?”
Bunların hiçbirinin cevabı karnede yazmıyor.
İşte bu yüzden yeni eğitim yılı başlarken yalnızca çocukların çantalarını hazırlamayı konuşmayalım.
Ruhlarını da hayata hazırlayalım.
Çocuklarımıza çalışmayı öğretelim.
Sorumluluk almayı öğretelim.
Ailesine sahip çıkmayı, vefayı, merhameti öğretelim.Ama bir şeyi daha öğretelim:
İnsan her yükü taşıyabildiği için taşımak zorunda değildir.
Bugün yetişkin Gizem’den yıllar önceki Gizem’in ailesine tavsiyem bu olurdu:
“Onun güçlü bir kız olmasına engel olmayın. Ama gücünün, herkesin yükünü taşıması gerektiği anlamına gelmesine de izin vermeyin.
Bir gün büyüdüğünde ailesinin yanında duran, sorumluluk alan, zor zamanda kaçmayan biri olsun.
Ama bütün bunları yaparken kendisini de unutmasın.”
Çünkü bugün dönüp baktığımda çocuklara bırakabileceğimiz en büyük mirasın kusursuz bir hayat olmadığına inanıyorum.
Onlara öyle bir iç dünya bırakmalıyız ki hayat zorlaştığında hem sevdiklerinin elinden tutabilsinler hem de kendi ellerini bırakmasınlar.
Belki de bu eğitim yılının ilk dersini çocuklardan önce biz büyükler almalıyız:
Bir çocuğu hayata hazırlamak, ona ne kadar yük taşıyabileceğini öğretmek değil; hangi yükün gerçekten ona ait olduğunu öğretebilmektir.