Bazı görüntüler vardır, yalnızca gözünüze değil, içinizde çok eski bir yere dokunur.
Bu hafta sosyal medyada karşıma çıkan TEKNOFEST Güneydoğu görüntülerinden biri beni tam da öyle yakaladı.
Bir süre ekrana bakakaldım.
Ortada Türkiye’nin ürettiği bir insansız hava aracı… Altında Anadolu’nun geleneksel dokumalarını hatırlatan kırmızılar, lacivertler, geometrik motifler… Etrafında bu memleketin insanları.
Bir karede hem dünümüz hem yarınımız.
İşte o an içimden yalnızca şu geçti:
Ah Anadolu…
Sen insanın burnunun direğini ne tuhaf sızlatıyorsun.
Çünkü o görüntüye baktığımda yalnızca başarılı bir mühendislik ürününü görmedim. Elbette ona da baktım ve gururlandım. Bir ülkenin kendi mühendisleriyle, kendi gençleriyle, kendi aklı ve emeğiyle ortaya koyduğu her başarı gibi, gökyüzüne doğru açılan yeni bir kapı gördüm.
Ama sonra gözüm altındaki desenlere indi.
Ve fotoğrafın anlamı benim için değişti.
Yüzyıllardır Anadolu’nun ellerinde yaşayan o desenlerin üzerinde, bugünün teknolojisi duruyordu.
Bir zamanlar bir tezgâhın başında ilmek ilmek desen çıkaran bu toprağın çocukları, bugün laboratuvarlarda, hangarlarda, atölyelerde başka bir geleceği ilmek ilmek kuruyor.
Biri yünden desen yaptı.
Biri demirden kanat.
Biri türküsünü bıraktı bu topraklara.
Biri duasını.
Biri emeğini.
Bugünün çocukları ise bilgisini, mühendisliğini, teknolojisini bırakıyor.
Ama dokuma hiç bitmiyor.
Sanırım beni bu görüntüde en çok etkileyen tam olarak buydu.
Geçmişimizi bir kenara bırakıp geleceğe koşmuyoruz.
Geçmişimizin içinden geçerek geleceğimizi kuruyoruz.
Ve bana sorarsanız bunun görüntüsü de tam olarak bu:
Altında Anadolu, üzerinde gelecek.
TEKNOFEST Güneydoğu’dan yayılan diğer görüntülere baktıkça o his daha da büyüdü.
Bir yerde teknoloji konuşuluyor, başka bir yerde davulun sesi yükseliyor. Gençler gökyüzündeki araçları izliyor, insanlar halaya duruyor.
Ne kadar bizden…
Biz zaten sevincini tek başına yaşamayı pek beceremeyen bir milletiz.
Birimiz oynarsa öteki elinden tutar. Bir sofraya oturursak biraz yana kayıp gelene de yer açarız. Bir türkü başladığında nereli olduğumuzu sormadan eşlik ederiz.
Güneydoğu’da ise bütün bunların başka bir kokusu vardır.
Taşın, toprağın, güneşte kızarmış duvarların, bakırın, baharatın, kalabalık sofraların, uzun havaların, davulun ve zurnanın birbirine karıştığı o kadim Anadolu kokusu…
Şimdi o kokunun içine bir de teknoloji karışıyor.
Ve ben bunu çok seviyorum.
Çünkü Anadolu’yu yalnızca geçmiş zaman cümleleriyle sevmek istemiyorum.
Sadece “Bir zamanlar ne büyük medeniyetler yaşadı bu topraklarda” diyerek övünmek yetmiyor bana.
Ben Anadolu’nun yarınıyla da gururlanmak istiyorum.
Çocuklarının ürettiğiyle, gençlerinin hayal ettiğiyle, mühendislerinin başardığıyla…
Bir Şanlıurfalı çocuğun gökyüzüne bakıp yalnızca “Ne güzel uçuyor” demesini değil, “Ben daha iyisini yapacağım” demesini istiyorum.
TEKNOFEST’in bana en kıymetli gelen tarafı da belki bu.
Bir çocuğun hayalinin sınırlarını değiştirmek.
Ona teknolojinin yalnızca dünyanın başka ülkelerinde üretilen ve bizim satın aldığımız bir şey olmadığını göstermek.
“Sen de düşünebilirsin. Sen de tasarlayabilirsin. Sen de üretebilirsin.”
duygusunu verebilmek.
Hem de bunu kendi toprağının ortasında yapabilmek.
İşte o zaman o fotoğraftaki motifler daha da anlamlı geliyor bana.
Çünkü ben çocuklarımızın dünyaya açılmasını istiyorum ama Anadolu’dan kopmasını istemiyorum.
Bilimi bilsinler.
Teknolojiyi üretsinler.
Gökyüzüne çıksınlar.
Dünyayla yarışsınlar.
Hayalleri bizim bugün tahayyül edebildiğimiz yerlerin bile ötesine geçsin.
Ama bir yerlerde bir davul çaldığında dönüp baksınlar.
Bir Anadolu türküsü başladığında içlerinde nereden geldiğini bilmedikleri o sızı hâlâ olsun.
Bir kilimin desenine baktıklarında onun yalnızca bir süs olmadığını anlayabilsinler.
Kökleri bu topraklarda kalsın, hayalleri gökyüzünü aşsın.
Benim memleket sevgim biraz böyle.
Ege’de zeybek oynandığında da benim, Karadeniz’de horona durulduğunda da. İç Anadolu’nun bozkırında söylenen bozlak da benim, Güneydoğu’da uzayıp giden halayın sonundaki el de…
Çünkü vatan sevgisi bana göre bir toprağın yalnızca sınırlarını değil, ruhunu da sevmektir.
Onun sesini, kokusunu, sofrasını, desenini, insanını…
Ve artık onun geleceğini de.
Belki bu yüzden hiç bulunmadığım bir kalabalığın görüntüsü karşısında burnumun direği sızladı.
Ben orada değildim.
O halaya katılmadım.
O uçakların sesini oradan duymadım.
Ama görüntüye bakarken öyle tanıdık bir şey hissettim ki…
Aidiyet.
İnsan bazen vatanına ait olduğunu büyük cümlelerle değil, küçücük bir anda yeniden hatırlıyor.
Bir türküde.
Bir kokuda.
Bir sofrada.
Bazen de bir teknoloji festivalinde, Türkiye’nin ürettiği bir insansız hava aracının altında gördüğü Anadolu desenlerinde…
İşte ben o kareye baktığımda geleceğe dair gururlandım.
Ama geçmişime de bir kez daha âşık oldum.
Çünkü bir millet için en güzel gelecek, geçmişini silerek kurduğu değil; köklerinden aldığı kuvvetle yükselttiği gelecek olmalı.
Yerde yüzlerce yıllık desenlerimiz.
Üzerinde bugünün mühendisliği.
Gökyüzünde yarının hayalleri.
Daha ne olsun?
Ah Anadolu…
Yüzyıllardır kendini ilmek ilmek anlatıyorsun.
Bir zamanlar kilimlere işledin hikâyeni.
Türkülere, taşlara, sofralara, dualara bıraktın.
Şimdi çocukların onu gökyüzüne işliyor.
Ve ben bütün bunlara uzaktan, küçücük bir ekrandan bakarken yine aynı cümlede buluyorum kendimi:
İyi ki bu topraklardayım.
İyi ki geçmişine baktığımda içimin sızladığı, geleceğine baktığımda göğsümün kabardığı bu memleket benim memleketim.