Dünya tarihinin en acı sayfaları, çoğu zaman sessizliğin gölgesinde yazılmıştır. İnsanlık, geçmişte yaşanan büyük trajedilerden ders aldığını söylese de, bugün Gazze’de ve bölgenin farklı noktalarında yaşananlar karşısında uluslararası toplumun ortaya koyduğu tablo, vicdanları derinden sarsmaktadır.

Ateşkeslerin ilan edildiği, diplomatik görüşmelerin yapıldığı, uluslararası kuruluşların peş peşe açıklamalar yayımladığı bir dönemde dahi çatışmaların sürmesi ve sivillerin yaşamını yitirmeye devam etmesi, “Ateşkesin anlamı nedir?” sorusunu gündeme taşımaktadır.

Hastaneler, okullar, yaşam alanları ve şehirlerin altyapısı ağır yıkıma uğrarken, en büyük bedeli her zaman olduğu gibi siviller, kadınlar ve çocuklar ödemektedir.

Gazze’den gelen her yeni haber, geride kalan can kayıplarının arttığını ve şehirlerin fiziksel dokusunun büyük ölçüde tahrip edildiğini ortaya koymaktadır. Refah’ta, Han Yunus’ta ve Gazze kentinin farklı bölgelerinde meydana gelen yıkımlar, sadece binaların değil, insanların anılarının, geçmişlerinin ve gelecek umutlarının da yok olduğunu göstermektedir. Bir şehrin hafızası, yalnızca taş ve beton değildir; o şehirde yaşayan insanların hayatıdır.

Dünya, uzun yıllardır Orta Doğu’da yaşanan çatışmaları endişeyle izliyor. Ancak son dönemde Gazze, Lübnan ve Suriye’de yaşanan gelişmeler, artık yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkmış, uluslararası hukukun, insan haklarının ve küresel vicdanın en ağır sınavlarından biri haline gelmiştir.

Ateşkes kararlarının açıklandığı, diplomatik görüşmelerin sürdüğü ve barış çağrılarının yapıldığı bir süreçte dahi saldırıların devam etmesi, uluslararası toplumun etkinliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Gazze’de her geçen gün yeni can kayıpları yaşanırken, şehirlerin altyapısı, hastaneler, yaşam alanları ve geride kalan binalar da büyük ölçüde yıkılmaktadır.

Refah, Han Yunus ve Gazze kentinin farklı bölgelerinde yaşanan yıkımlar, yalnızca binaları değil; insanların anılarını, kültürünü ve yaşam umudunu da hedef almaktadır.

Lübnan’da devam eden saldırılar ve Suriye’de süren askeri hareketlilik ise çatışmanın bölgesel boyutunu daha da büyütmektedir.

Çeşitli kaynaklarda yer alan değerlendirmelere göre, İsrail’in Gazze, Lübnan ve Suriye’de kontrol altına aldığı alanların toplam büyüklüğünün yaklaşık bin kilometrekareye ulaştığı yönünde iddialar bulunmaktadır.

Bu tablo, çatışmaların sadece güvenlik ekseninde değil, aynı zamanda bölgenin geleceği açısından da yoğun tartışmalara neden olmaktadır.

Bugün sorulması gereken en önemli soru şudur: İsrail’i kim, nasıl durduracak?

Bu soru yalnızca İsrail’e değil, aynı zamanda Birleşmiş Milletler’e, uluslararası hukuku savunduğunu ifade eden devletlere ve küresel vicdana yöneltilmiş bir sorudur.

Eğer uluslararası hukuk ihlal edildiği iddiaları karşısında etkili mekanizmalar işletilemiyor, ateşkes kararları sahada karşılık bulmuyor ve siviller korunamıyorsa, uluslararası sistemin caydırıcılığı da ciddi biçimde sorgulanacaktır.

Dünya, insan hakları, demokrasi ve hukuk ilkelerini savunurken bunları yalnızca söylemde değil, uygulamada da eşit biçimde hayata geçirmek zorundadır. Aksi halde güçlünün haklı görüldüğü bir düzenin kalıcı barış üretmesi mümkün değildir.

Barış, sadece silahların susması değil, insanların evlerine dönebilmesi, çocukların korkusuzca yaşayabilmesi ve şehirlerin yeniden ayağa kalkabilmesidir.

Bunun yolu, uluslararası hukukun eksiksiz uygulanması, sivillerin korunması, insani yardımların kesintisiz ulaştırılması ve kalıcı bir siyasi çözümün oluşturulmasından geçmektedir.

Tarih, yalnızca savaşları başlatanları değil, yaşanan acılar karşısında sessiz kalanları da yazacaktır. Bugün verilecek kararlar ve gösterilecek irade, sadece Orta Doğu’nun değil, insanlığın ortak vicdanının da geleceğini belirleyecektir.

Çünkü artık mesele sadece Gazze’nin, Lübnan’ın ya da Suriye’nin meselesi değildir. Mesele, uluslararası hukukun gerçekten herkese eşit uygulanıp uygulanmadığıdır.

Ve bu nedenle bugün tüm dünyanın önünde tek bir soru durmaktadır.

İsrail’i kim, nasıl durduracak?