Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen yapılanmayla bağlantılı olduğu belirtilen 38 şüpheliden 32’sinin tutuklanması, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamalarıyla birlikte yeni bir boyut kazandı.

Bakan Gürlek’in şu sözleri meselenin özünü ortaya koyuyor.

“İnanç ve dini değerler, hiçbir şekilde suç faaliyetlerinin aracı veya kalkanı haline getirilemez.”

Aslında Türkiye’nin uzun yıllardır tartıştığı meselenin temelinde tam da bu cümle yatıyor.

Çünkü mesele din değildir.

Mesele inanç değildir.

Mesele insanların ibadet etmesi, dini vecibelerini yerine getirmesi, Allah’a inanması hiç değildir.

Mesele, dinin ve insanların samimi duygularının istismar edilip edilmediğidir.

Bu ülkenin insanı inancına bağlıdır. Camisine gider, duasını eder, hayır yapar, ihtiyaç sahibine el uzatır, yetimin başını okşar, öğrenciye burs verir, yoksula yardım eder.

Bunlar bu milletin en güzel hasletleridir. Ancak dini duyguların samimiyetinden yararlanarak ekonomik güç elde etmek, insanların inancını kullanarak nüfuz alanı oluşturmak, devlet içerisinde veya siyasette mevki ve makam elde etmeye çalışmak başka bir şeydir.

İnanç, makam merdiveni değildir. Cemaat, ticari imparatorluk kurmanın aracı değildir. Dini hassasiyetler, kişisel veya örgütsel çıkarların kalkanı hiç değildir.

Kim yaparsa yapsın, hangi isimle yaparsa yapsın, hangi siyasi veya toplumsal kimliğin arkasına saklanırsa saklansın, eğer ortada suç varsa hukuk devreye girmelidir.

Burada çok hassas bir ayrım yapmak zorundayız. Bir ülkede milyonlarca insan herhangi bir dini topluluğa, vakfa, derneğe veya farklı bir inanç grubuna mensup olabilir.

Devletin görevi insanların inancını sorgulamak değildir. Devletin görevi, suç varsa suçu soruşturmak, delil varsa delili ortaya koymak ve hukukun gereğini yerine getirmektir.

Bu nedenle bugün yürütülen soruşturmanın sağlıklı biçimde değerlendirilmesi gerekir. Soruşturmanın merkezinde “hangi cemaate mensupsun?” sorusu değil, “Ne yaptın?” sorusu olmalıdır.

Çünkü hukuk devletinin ölçüsü budur. Bir insanın inancına bakarak suçlu ilan edilemeyeceği gibi, dini kimliğine bakarak suçtan muaf tutulması da kabul edilemez.

Türkiye’nin yakın tarihi, dini duyguların istismar edilmesinin nelere yol açabileceğine dair acı örneklerle dolu. Yıllar boyunca bazı yapılar insanların dini hassasiyetlerini kullanarak ekonomik ve sosyal güç alanları oluşturdu.

Kimi zaman eğitim üzerinden…

Kimi zaman yardım faaliyetleri üzerinden…

Kimi zaman öğrenci yurtları üzerinden…

Kimi zaman ticari şirketler üzerinden…

Kimi zaman siyasete yakınlık üzerinden…

Ve kimi zaman da devlet içerisindeki kadrolaşma iddiaları üzerinden…

Bu tablo bize çok önemli bir ders veriyor. Hiçbir yapı devletten büyük değildir. Hiçbir cemaat hukuktan üstün değildir.

Hiçbir dini kimlik, suç işlendiği iddiası karşısında dokunulmazlık sağlamaz.

Burada bir başka gerçeği de görmemiz gerekiyor. Dini yapıların içerisinde samimi biçimde inancını yaşayan milyonlarca insan olabilir. Onların da hakkı korunmalıdır.

Bir soruşturma nedeniyle bütün bir topluluğu, bütün mensupları aynı kefeye koymak doğru değildir.

Suç kişiseldir. Sorumluluk da kişiseldir. Hukukun temel prensiplerinden biri budur.

Bu nedenle operasyonun hedefinin insanların inancı değil, savcılığın ortaya koyduğu iddia ve deliller çerçevesindeki suç yapılanması olduğu açıkça ortaya konulmalıdır.

Böyle yapılırsa hem hukuk korunur hem de dini özgürlükler güvence altında tutulur.

Türkiye’nin artık çok net bir çizgiye ihtiyacı var. Dini faaliyet başka, ticari faaliyet başka. İbadet başka, siyasi nüfuz başka. Hayır yapmak başka, ekonomik imparatorluk kurmak başka. İnanç başka, çıkar ilişkisi başka. Bu çizgi ne kadar net olursa toplum da o kadar rahat eder.

Çünkü dini değerlerin siyasete, ticarete veya kişisel çıkara alet edilmesi sadece devlete zarar vermez. En büyük zararı, samimi biçimde inanan insanlara verir.

Bir insanın temiz inancını kullanarak kendisine servet, makam veya güç devşiren kişi aslında yalnızca hukuku değil, o insanın güvenini de istismar etmiş olur.

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de yıllarca süren “bizim adam” anlayışı oldu.

Bizdense koruyalım…

Bizdense görmezden gelelim…

Bizdense susalım…

Bizdense soru sormayalım…

Artık bu anlayışın geride bırakılması gerekiyor. Devletin karşısında herkes eşit olmalıdır.

İster iş insanı olsun…

İster siyasetçi…

İster bürokrat…

İster cemaat yöneticisi…

İster dernek başkanı…

İster toplumun en sıradan vatandaşı…

Eğer suç varsa hukuk konuşmalıdır. Eğer suç yoksa da hukuk kişiyi korumalıdır. İşte gerçek hukuk devleti budur.

Bu nedenle Ankara’daki soruşturmayı bir “cemaat operasyonu” başlığına sıkıştırmak yerine, daha geniş bir çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu süreç Türkiye’nin hukuk devleti iddiasının da bir sınavıdır.

Soruşturma şeffaf yürütülmeli, deliller ortaya konulmalı, savunma hakkı korunmalı, masumiyet karinesi gözetilmeli ve mahkemelerin vereceği karar beklenmelidir.

Ama aynı zamanda hiç kimse dini kimliğini bir “dokunulmazlık zırhı” olarak kullanamamalıdır. Çünkü bu ülke artık şunu çok iyi biliyor. Devletin dini olmaz; devletin hukuku olur.

Devletin görevi insanların inancını yönetmek değil, insanların inançlarını özgürce yaşayabileceği güvenli bir hukuk düzeni kurmaktır.

Bugün yapılması gereken şey, dini yapıları toptan suçlamak değil. Tam tersine, samimi dini hayatı istismarcılardan korumaktır.

İnanan insanı, inancı üzerinden kazanç elde etmek isteyenlerden korumaktır. Gençleri, öğrencileri, aileleri ve ihtiyaç sahiplerini dini duygular üzerinden kurulabilecek istismar mekanizmalarından korumaktır.

Devletin kurumlarını herhangi bir yapının nüfuz alanına dönüşmekten korumaktır.

Ve en önemlisi…

Dini değerleri çıkar kapısına dönüştürmek isteyenlere karşı hukuku işletmektir. Çünkü Allah’ın adını kullanarak yapılan her işin doğru olduğuna inanmak, dinin kendisine değil, onu kullanan kişiye teslim olmak anlamına gelir.

Oysa gerçek iman, makamdan, paradan, güçten ve nüfuzdan bağımsızdır.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir cemaat kavgası değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, hukuk ile inancı birbirinden ayıran sağlıklı bir düzen kurmaktır. İnsanlar inançlarını özgürce yaşamalı. Cemaatler ve dini topluluklar yasal sınırlar içerisinde faaliyet göstermeli.

Devlet hiçbir inanç grubunu hedef almamalı. Ama hiçbir yapı da dini kimliğini öne sürerek hukukun üzerine çıkamamalı. Kim suç işlediyse hesabını hukuk önünde vermeli.

Kim suçsuzsa hukuk tarafından korunmalı. Ve Türkiye artık şu gerçeği yüksek sesle söyleyebilmeli.

İnanç kutsaldır; inancın istismarı değil. Din değerlidir; dini kullanarak çıkar sağlamak değil. Makam millete hizmet içindir; bir grubun nüfuzunu büyütmek için değil.

Devletin gücü, bir cemaatin gücünden üstün olmalıdır. Hukukun gücü, kişilerin ve yapıların gücünden üstün olmalıdır. Çünkü Cumhuriyet’in gerçek güvencesi budur.

İnancımıza dokunmayın, inancımızı çıkarlarınıza da alet etmeyin. Türkiye’nin ihtiyacı tam olarak budur.