Bazen tek bir kurşun, yalnızca bir insanı değil, bir kentin huzurunu, bir toplumun vicdanını ve herkesin güven duygusunu yaralar.

Diyarbakır’da gazeteci meslektaşımız Mürsel Acay’ın, ilgisinin bulunmadığı bir silahlı saldırının ortasında kalarak yaralanması da tam olarak böyle bir olaydır.

Bu hadise, sıradan bir asayiş vakası olarak görülemez. Çünkü mesele artık yalnızca bir gazetecinin yaralanması değil, sokakların çetelere, ruhsatsız silahlara ve şiddete teslim edilmesine karşı hepimizin ortak sorumluluğudur.

Eğer bugün bu tehlikeyi görmezden gelir, sessiz kalırsak, yarın aynı acıyı kimin yaşayacağını hiçbirimiz bilemeyiz.

Bir toplumun gerçek huzuru, insanların kapısını kilitlemeden yaşayabilmesiyle, çocukların sokaklarda özgürce oynayabilmesiyle ve gazetecilerin, sağlık çalışanlarının, esnafın, öğrencilerin ya da herhangi bir yurttaşın evine güvenle dönebilmesiyle ölçülür.

Ne yazık ki bugün geldiğimiz noktada bu güven duygusu her geçen gün biraz daha zedeleniyor.

Diyarbakır’da gazeteci meslektaşımız Mürsel Acay’ın, hiçbir ilgisinin bulunmadığı bir silahlı saldırının ortasında kalarak yaralanması yalnızca bir “adli vaka” değildir. Bu olay, hepimize verilmiş acı bir uyarıdır.

Çünkü o kurşun, sadece Mürsel Acay’ı yaralamadı. Toplumun vicdanını da yaraladı.

Asıl ürkütücü olan ise saldırının hedefinin kim olduğu değil, kurşunun artık hedef gözetmemesidir.

Bugün bir gazeteci…

Yarın bir çocuk…

Bir anne…

Bir doktor…

Bir öğretmen…

Bir polis…

Bir işçi…

Ya da okuldan evine dönen masum bir öğrenci…Artık hiç kimse “Bana bir şey olmaz.” diyemez.

Çünkü sokak ortasında sıkılan her kurşun, aslında hepimize yöneltilmiş bir tehdittir.

Son yıllarda şehirlerimizde organize suç örgütlerinin, çetelerin ve ruhsatsız silahların oluşturduğu korku iklimi giderek büyüyor. Silahlar yalnızca suçluların elinde değil, denetimsiz, kontrolsüz ve sorumsuz biçimde dolaşıma giren her ruhsatsız silah, toplumun huzuruna doğrultulmuş bir namludur.

Devletin en temel görevi vatandaşının can güvenliğini sağlamaktır. Hukukun en temel amacı ise suç işlemeyi zorlaştırmak, suçluyu cesaretlendiren değil caydıran bir düzen kurmaktır.

Ancak bugün sokakta yürüyen insanlar, silahlı hesaplaşmaların ortasında kalma endişesi taşıyorsa, burada sadece bireysel suçlardan değil, toplumsal güvenlik sorunundan söz etmek gerekir. Silahın konuştuğu yerde hukuk susar. Çetenin güç kazandığı yerde vatandaş korkar.

Korkunun hakim olduğu şehirlerde ise ne demokrasi güçlenebilir ne ekonomi gelişebilir ne de toplumsal barış kalıcı olabilir.

Bu nedenle mesele yalnızca emniyet güçlerinin değil, yasama organının, yargının, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumun ortak sorumluluğudur.

Ruhsatsız silahlanmaya karşı çok daha caydırıcı yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

Silah ticaretine yönelik denetimler tavizsiz uygulanmalıdır. Organize suç örgütlerine karşı sürdürülen mücadele kararlılıkla devam etmeli, hukuki süreçler etkin, hızlı ve adalet duygusunu güçlendirecek şekilde işletilmelidir.

Çünkü suçla mücadelede kararlılık, yalnızca suçluları cezalandırmak için değil, masum insanların hayatını korumak için gereklidir.

Gazeteciler olarak bizler kalemimizle konuşuruz. Görevimiz, toplum adına görmek, sorgulamak ve kamuoyunu bilgilendirmektir.

Bu nedenle bir gazetecinin görevini yaparken ya da günlük yaşamını sürdürürken silahlı saldırının ortasında kalması, yalnızca basın özgürlüğü açısından değil, toplumun güvenlik algısı açısından da son derece düşündürücüdür.

Mürsel Acay’a yönelik olay hepimize şunu hatırlatmıştır.

Kurşunun adresi yoktur. Bir kez sıkıldı mı kimi vuracağını seçmez.

İşte bu yüzden bugün susmak, yarın yaşanacak daha büyük acılara zemin hazırlamaktır. Şiddetin normalleşmesine izin vermemeliyiz.

Çetelerin mahallelerimize, sokaklarımıza ve şehirlerimize korku salmasına alışmamalıyız. Silahın değil hukukun üstün olduğu bir ülke istemek, hiçbir siyasi görüşün değil, insan olmanın ortak gereğidir.

Başta Mürsel Acay olmak üzere, silahlı şiddetin mağduru olan herkese geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, bir daha hiçbir annenin evladını kurşun korkusuyla uğurlamadığı, hiçbir gazetecinin haber peşindeyken canından endişe etmediği, hiçbir çocuğun sokakta oynarken korkmadığı bir Türkiye’nin mümkün olduğuna inanıyorum.

Yeter ki sessiz kalmayalım. Yeter ki hukukun sesini, silahın sesinden daha güçlü çıkarabilelim.

Çünkü unutmayalım…

Bir toplumun gerçek gücü, silahlarının çokluğunda değil, adaletinin, hukukunun ve vicdanının sağlamlığında gizlidir.