Türkiye, tarihi boyunca farklı kimliklerin, inançların, mezheplerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı büyük bir medeniyet coğrafyası oldu. Bizi güçlü kılan da tam olarak buydu.

Aynı bayrağın altında, aynı vatan toprağında, farklılıklarımızla birlikte yaşamayı başardık.

Bugün ise ülkemizin bazı bölgelerinde yeniden ırkçı söylemlerin yükseldiğine, insanların kimlikleri üzerinden hedef alındığına ve zaman zaman saldırıların yaşandığına tanık oluyoruz. Bunu kabul etmek mümkün değil.

Ama burada çok önemli bir ayrım yapmak zorundayız. Bir avuç ırkçının yaptığı yanlışı koskoca bir topluma, bir millete, bir bölgeye ya da başka bir kimliğe mal etmek de aynı yanlışın başka bir biçimidir.

Irkçılıkla mücadele ederken yeni bir ayrımcılık üretmemeliyiz. Çünkü ırkçılık öyle tehlikeli bir hastalıktır ki yalnızca hedef aldığı kişiye zarar vermez; toplumun tamamını zehirler.

Irkçılık önce insanın zihninde başlar. “Benim kimliğim seninkinden üstün.” “Benim milletim senden daha değerli.” “Benim mezhebim doğrudur, seninki yanlıştır.” “Benim soyum daha temiz.” “Benim dilim, benim kültürüm, benim inancım diğerlerinden üstündür.”

İşte tehlike tam burada başlar. Çünkü insanı insan olduğu için değil, ait olduğu kimlik üzerinden değerlendirmeye başladığınız anda adalet duygusu kaybolur.

Sonra önyargı gelir. Önyargının ardından dışlama… Dışlamanın ardından nefret… Nefretin ardından ise toplumsal huzursuzluk gelir.

Tarih bize bunun sayısız örneğini göstermiştir. Bu nedenle ırkçılık yalnızca bir düşünce problemi değildir. Irkçılık, toplumsal barışı tehdit eden ciddi bir ahlak ve vicdan problemidir.

Bizim inancımızda insanların farklı milletlere, kavimlere ve topluluklara mensup olması bir üstünlük sebebi değil, Allah’ın yarattığı hayatın bir gerçeğidir.

Kur’an-ı Kerim’de Hucurât Suresi’nin 13. ayetinde şöyle buyurulur;

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında sizin en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”

Bu ayet aslında meseleyi bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Milletler vardır.

Kavimler vardır.

Diller vardır.

Renkler vardır.

Kültürler vardır.

Fakat bunların hiçbiri insana diğerinden üstün olma hakkı vermez.

Üstünlük, soyda, renkte, dilde veya kavimde değil, ahlakta, adalette ve takvada aranır.

Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’nde ortaya koyduğu temel anlayış da budur. İnsanların soyları ve renkleri üzerinden üstünlük kurmasını reddeden Peygamber Efendimiz, Müslümanlara kardeşlik ve eşitlik anlayışını öğretmiştir.

Yine hadislerde asabiyet, yani körü körüne kavmiyetçilik ve kendi grubunu haksız olduğu halde destekleme anlayışı şiddetle eleştirilmiştir.

Peygamber Efendimiz’in, “Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık uğruna savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir” anlamındaki uyarısı, bu meselenin İslam’daki yerini son derece açık biçimde ortaya koymaktadır.

Burada bir başka önemli noktayı da özellikle vurgulamak gerekir.

İnsan milletini sever.

Vatanını sever.

Annesini, babasını, ailesini sever.

Kendi diline, kültürüne, tarihine sahip çıkar.

Bunda hiçbir yanlış yoktur. Sorun, sevgiyi üstünlük iddiasına dönüştürmektir. Vatan sevgisi başka, başkasının vatanını küçümsemek başkadır.

Kendi kültürüne sahip çıkmak başka, başka kültürleri aşağılamak başkadır. Kendi kimliğini yaşamak başka, başka kimlikleri düşman ilan etmek başkadır.

İşte sınır burada çizilmelidir. Türkiye çok önemli ve hassas bir süreçten geçiyor.

On yıllardır milletimizin canını yakan terörün sona ermesi, silahların susması, kardeşliğin güçlenmesi ve toplumsal huzurun kalıcı hale gelmesi için devletin ve siyasetin farklı kanatlarında önemli çalışmalar yürütülüyor.

Böylesine kritik bir dönemde toplumun sinir uçlarına dokunan her sözün, her eylemin ve her provokasyonun çok daha dikkatli değerlendirilmesi gerekiyor.

Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış aynı zamanda insanların birbirine güvenebilmesidir. Barış; kimsenin dili, kökeni, mezhebi veya memleketi nedeniyle kendisini tehdit altında hissetmemesidir.

Barış, farklılıklarımızı düşmanlık gerekçesi değil, birlikte yaşamanın zenginliği olarak görebilmektir.

Bu nedenle kimden gelirse gelsin, kime karşı yapılırsa yapılsın, ırkçı söylemlere, kimlik saldırılarına ve nefret diline karşı hep birlikte tavır koymalıyız.

Burada özellikle altını çizmek istediğim bir mesele daha var. Bir kişinin veya küçük bir grubun ırkçı davranışı üzerinden milyonlarca insanı suçlamak doğru değildir.

Bir bölgede yaşanan olumsuzluğu bütün bölge insanına yüklemek hiç doğru değildir. Bir kişinin yaptığı yanlıştan dolayı aynı kimliği taşıyan herkesi zan altında bırakmak da ırkçılıkla mücadele değildir.

Tam tersine, bu yaklaşım yeni bir ayrışmanın kapısını açar.

Suç şahsidir. Yanlış yapan kimse onun yanlışını eleştirelim.

Irkçılık yapanı eleştirelim.

Nefret söylemi kullananı eleştirelim.

Kimliklere saldıranı eleştirelim. Ama bunu yaparken masum insanları aynı kefeye koymayalım. Çünkü adalet bunu gerektirir.

Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Laz’ıyla, Çerkes’iyle, Zaza’sıyla… Sünnisiyle, Alevisiyle ve farklı inançlara mensup vatandaşlarıyla… Bu ülkenin her vatandaşı eşit değerdedir.

Kimsenin diğerinden daha az vatansever, daha az değerli veya daha az insan olduğunu söylemeye hakkı yoktur.

Türkiye’nin büyüklüğü, herkesin aynı olması değildir. Türkiye’nin büyüklüğü, farklılıklarına rağmen birlikte yaşayabilmesidir.

Biz birbirimize benzediğimiz için değil, birbirimizin farklılığına rağmen kardeş olduğumuz için güçlüyüz.

Irkçılığın belki de en büyük yanılgısı şudur. Irkçı kişi, başkasını küçülttüğünde kendisini büyüttüğünü zanneder. Oysa tam tersine kendi insanlığından eksiltir.

Çünkü insanı yücelten şey başkasını aşağılamak değil, başkasının hakkını gözetebilmektir.

Irkçılık empatiyi öldürür.

Adaleti zedeler.

Toplumsal güveni yok eder.

Çocukların bile birbirine önyargıyla bakmasına neden olur. Ve en önemlisi, yıllarca birlikte yaşamış insanların arasına duvar örer.

Bu nedenle ırkçılıkla mücadele sadece saldırıya uğrayanların meselesi değildir. Hepimizin meselesidir.

Bugün ihtiyacımız olan şey birbirimize yeni duvarlar örmek değil, var olan duvarları yıkmaktır. Kimse kimliğinden utanmasın. Kimse dilinden utanmasın. Kimse mezhebinden, kültüründen, memleketinden dolayı hor görülmesin.

Ama hiç kimse kendi kimliğini başkasını küçümsemenin gerekçesi haline de getirmesin. Çünkü kimliğimiz bizim şerefimiz olabilir, fakat başka bir insanı aşağılamak için kullanıldığında kimlik değil, kibir olur.

Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var. Terörün, şiddetin ve ayrışmanın değil, kardeşliğin, huzurun ve birlikte yaşama iradesinin güçlendiği yeni bir dönem inşa edebiliriz.

Bunun yolu ise birbirimizi suçlamaktan değil, birbirimizi anlamaktan geçiyor. Bu ülkenin her karışında aynı mesajı vermeliyiz. Irkçılığa da nefret söylemine de kimlik saldırılarına da geçit yok!

Çünkü biz, farklılıklarımızla Türkiye’yiz.

Ve unutmayalım. Irkçılık bir insanı diğerinden üstün yapmaz. Sadece insanlığı küçültür.

Kardeşliğimizi koruyalım. Birliğimizi güçlendirelim. Farklılıklarımızı düşmanlık değil, zenginlik olarak görelim. Çünkü bu vatan hepimizin. Ve Türkiye, ancak hep birlikte güçlüdür.