Türkiye bir hukuk devletidir. Bu cümlenin içini doldurmanın yolu, kim olduğuna, hangi inanca sahip olduğuna, hangi düşünceyi savunduğuna bakmaksızın herkes için aynı hukuki ölçünün uygulanmasından geçer.

Son günlerde kamuoyunun gündeminde olan dini yapılanmalara yönelik operasyonlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklaması aslında tartışmanın nereye oturtulması gerektiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Bakan Gürlek, Alihan Kuriş ve beraberindeki kişiler hakkında yürütülen soruşturmanın herhangi bir dini görüşe veya cemaate yönelik olmadığını, soruşturmanın kara para aklama, vergi mevzuatına aykırılık ve mali yapılanma iddiaları üzerinden yürütüldüğünü ifade ediyor.

Adana merkezli soruşturmada da benzer şekilde, suç örgütü kurma ve yönetme, örgüt üyeliği, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, nitelikli dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik ve Vergi Usul Kanunu’na muhalefet gibi ciddi suçlamalar soruşturmanın konusu olarak açıklanıyor.

Burada kritik ayrım işte tam da budur. Operasyon inanca değil, suç iddialarına yöneliktir.

Türkiye’de herkes istediği inanca sahip olabilir. Dini düşüncesini yaşayabilir, ibadetini yapabilir, vakıf kurabilir, dernek faaliyetinde bulunabilir. Hukukun çizdiği sınırlar içerisinde bunların tamamı anayasal düzenin güvencesindedir.

Fakat dini kimlik, hiçbir kişi veya yapıya hukukun üzerinde bir alan açmaz. Bir başka ifadeyle, dini inanç dokunulmazdır, ancak suç iddiası dokunulmaz değildir.

Bir yapılanma insanların inançlarını, manevi duygularını veya dini hassasiyetlerini kullanarak haksız kazanç elde ediyorsa, insanları mağdur ediyorsa, mali usulsüzlük iddiaları varsa veya suç örgütü yapılanmasına ilişkin somut deliller ortaya konuluyorsa devletin görevini yapması gerekir.

Çünkü devletin görevi yalnızca suç işleyeni cezalandırmak değildir. Aynı zamanda vatandaşın inancını, parasını, emeğini ve güvenini istismar edilmekten korumaktır.

Dini yapılar toplum hayatında önemli bir yere sahip olabilir. İnsanların manevi ihtiyaçlarına cevap verebilir, dayanışmayı güçlendirebilir, yardımlaşmayı teşvik edebilirler.

Ancak hiçbir dini yapı veya cemaat, mensuplarının güvenini kişisel veya örgütsel çıkarın aracına dönüştürmemelidir. İnsanların Allah’a olan bağlılığı üzerinden ticari veya mali menfaat sağlamak, dini duyguları kullanarak insanları yönlendirmek, varsa bu güveni maddi kazanca dönüştürmek kabul edilemez.

Çünkü burada yalnızca mali bir mesele yoktur. Aynı zamanda insanların kutsal kabul ettiği değerlere duyduğu güvenin istismarı söz konusudur.

Bu nedenle dini yapıların içerisinde faaliyet gösteren herkes için de en büyük güvence hukukun kendisidir. Şeffaflık varsa korkulacak bir şey yoktur.

Mali kayıtlar açıksa, gelir-gider dengesi hukuk çerçevesindeyse, bağışların ve harcamaların hesabı verilebiliyorsa, faaliyetler yasalarla uyumluysa yapılan denetimler bir tehdit değil, tam tersine hukukun gereğidir.

Türkiye’nin geçmişinde dini yapılar üzerinden yürütülen tartışmaların toplumu ne kadar ayrıştırdığı ortadadır. Bu nedenle bugün yapılması gereken son derece açıktır.

Devlet herhangi bir inancı hedef almamalı, herhangi bir dini görüşü kriminalize etmemeli, fakat hangi kimlik altında olursa olsun suçun üzerine kararlılıkla gitmelidir.

Bir kişinin başında sarık olması, bir vakfın dini faaliyet yürütmesi veya bir yapının cemaat olarak tanımlanması, soruşturulamaz oldukları anlamına gelmez.

Aynı şekilde bir kişinin dini görüşü veya bir yapının cemaat kimliği de tek başına suçlama nedeni olamaz.

Ölçü bellidir.

Kimlik değil delil.

İnanç değil eylem.

İddia değil hukuk.

Önyargı değil somut kanıt.

İşte hukuk devletinin temel yaklaşımı budur. Elbette burada çok önemli bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekir. Soruşturma, suçluluk anlamına gelmez. Hakkında gözaltı veya tutuklama kararı verilen kişiler açısından yargılama süreci tamamlanmadan kesin hüküm kurulamaz. Herkesin savunma hakkı, adil yargılanma hakkı ve masumiyet karinesi vardır.

Devlet suçla mücadele ederken hukukun sınırları içerisinde kalmalıdır. Çünkü hukuk devletinin gücü, yalnızca suçlulara karşı sert olmasından değil, masum olanın hakkını da koruyabilmesinden gelir.

Bu nedenle operasyonların desteklenmesi, hukukun temel ilkelerinden vazgeçilmesi anlamına gelmemelidir.

Tam tersine…

Suç varsa sonuna kadar üzerine gidilmeli, fakat suçsuz olanın hakkı da sonuna kadar korunmalıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan anlayış tam olarak budur. Kimse inancından dolayı soruşturulmasın. Kimse düşüncesinden dolayı hedef alınmasın. Kimse mensubu olduğu dini yapı nedeniyle suçlu ilan edilmesin.

Ama hiç kimse de “Ben dini bir yapının içindeyim” diyerek hukukun denetiminden kaçamasın.

Dini kimlik, suç işlemek için kalkan olamaz. Aynı şekilde devletin dini hassasiyetlere saygılı olması, mali suçlara, dolandırıcılığa, kara para iddialarına veya başka hukuka aykırı eylemlere göz yumması anlamına da gelmez.

Tam tersine devlet, vatandaşın inancını istismar eden yapılara karşı en büyük mücadeleyi yine hukuk içerisinde vermelidir.

Bugün yapılması gereken, tartışmayı “hangi cemaat?”, “hangi dini görüş?” üzerinden yürütmek değil, “hangi suç iddiası var, hangi deliller mevcut ve hukuk ne diyor?” sorularına odaklanmaktır.

Çünkü Türkiye bir hukuk devletidir. Ve hukuk devletinde hiç kimse inancından dolayı suçlu değildir.

Ama hiç kimse inancının arkasına saklanarak suç işleme ayrıcalığına da sahip değildir. İnancımız kutsal, hukukumuz ortak, devletimiz herkesindir.

Varsa suç, gereği yapılmalıdır.

Varsa mağduriyet, giderilmelidir.

Varsa haksız kazanç, hesabı sorulmalıdır.

Ama bütün bunlar yapılırken insanların inancına, düşüncesine ve temel haklarına dokunulmamalıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da budur. İnanca özgürlük, hukuka bağlılık, suça karşı kararlılık.

Ve unutulmamalıdır. Dini değerler rantın değil, vicdanın alanıdır.