Ortadoğu’da uzun yıllardır alışılmış dengeler, ilk kez bu kadar sert biçimde sarsılıyor. İsrail, uzun zaman sonra ilk kez bu ölçekte bir güvenlik sınamasıyla karşı karşıya. Hava savunma sistemlerinin sorgulandığı, şehirlerin tehdit altında kaldığı bir tabloyla yüzleşiyor. “Aşılamaz” denilen koruma kalkanlarının dahi tartışmaya açılması, bölgedeki güç algısının ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor.
Bu tablo, sadece askeri bir gelişme değil, aynı zamanda yıllardır biriken gerilimlerin, çözümsüz bırakılan sorunların ve ertelenen hesaplaşmaların sahaya yansımasıdır. Gücün mutlak olmadığı, dengelerin her an değişebileceği gerçeği bir kez daha tüm açıklığıyla ortaya çıkmıştır.
Ortadoğu yine yüksek gerilimin eşiğinde. İran ile İsrail arasında tırmanan askeri hamleler, sadece iki devletin güç gösterisi değil, aynı zamanda bölgenin kırılgan dengelerini daha da sarsan bir gelişme. Atılan her füze, yapılan her misilleme, diplomasi kapılarını biraz daha daraltırken, sahada en ağır bedeli her zaman olduğu gibi siviller ödüyor.
Gazze’de uzun süredir yaşanan insani trajedi, bu tartışmanın merkezinde duruyor. Yıkılan mahalleler, yerinden edilen aileler, kaybedilen binlerce hayat…
Bu tablo, İsrail’in güvenlik politikalarının ve askeri operasyonlarının uluslararası kamuoyunda neden bu kadar yoğun eleştiri aldığını açıkça ortaya koyuyor. Güvenlik gerekçesi ne olursa olsun, sivillerin hedef olduğu ya da korunamadığı her durum, meşruiyet tartışmasını beraberinde getirir.
Bugün gelinen noktada İsrail’in “dokunulmazlık” algısının ciddi şekilde sarsıldığı görülüyor. Bölgedeki yeni denge arayışları, askeri üstünlüğün tek başına yeterli olmadığını bir kez daha gösteriyor.
Hava savunma sistemleri, teknolojik üstünlükler ve stratejik ittifaklar, hepsi önemli. Ancak bunların hiçbiri, sürdürülebilir bir barışın yerini tutamaz.
Öte yandan, bu gerilimin bir “kazananı” olduğu iddiası da gerçeği yansıtmıyor. Savaş, doğası gereği kayıplar üretir, ekonomik, siyasi ve insani bedelleriyle tüm tarafları yıpratır. Bölgesel bir çatışmanın büyümesi halinde, bunun etkileri yalnızca İsrail ya da İran’la sınırlı kalmayacak, küresel ölçekte sonuçlar doğuracaktır.
Asıl mesele, güç kullanımıyla elde edilen kısa vadeli sonuçların, uzun vadede nasıl bir istikrarsızlığa kapı araladığıdır. Bugün yaşananlar, yıllardır biriken sorunların ve çözümsüz bırakılan dosyaların kaçınılmaz bir yansımasıdır.
Bu yüzden artık sorulması gereken soru şudur: Daha fazla yıkım mı, yoksa daha fazla sorumluluk mu? Uluslararası hukuk, sivillerin korunmasını ve orantılılığı temel ilke olarak koyarken, bu kuralların ihlali sadece bugünü değil, yarını da zehirlemektedir.
Gerçek güç, karşı tarafı tamamen yok etmekte değil, adil ve kalıcı bir düzen kurabilmektedir. Aksi halde, savaşın aynasında görülen şey yalnızca karşı tarafın değil, insanlığın ortak kaybıdır.