Tarihin Merkezinde Bir Şehir

Bazı şehirler yalnızca üzerinde yaşanılan toprak parçasından ibaret değildir. Bir coğrafyanın tarihini, çelişkilerini, acılarını ve geleceğini bünyesinde barındırırlar. Diyarbakır bu şehirlerden biridir. Diyarbakır anlaşılmadan, demokratikleşme ve Kürt meselesi ile bu coğrafyanın kültürel çoğulculuğunu bütünüyle anlamak mümkün değildir. Şehrin politik ve kültürel bir merkez olması, son yıllarda ortaya çıkmış bir durum olmanın ötesinde, binlerce yıldır bölgenin idari, ticari, dini ve kültürel merkezlerinden biri olmasından kaynaklanmaktadır. Diyarbakır, Helenistik dönemden Roma, Sasani, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine kadar uzanan tarihsel bir sürekliliğe tanıklık etmektedir.

Bu nedenle Diyarbakır’ı yalnızca bugünün siyasal tartışmaları içerisinde değerlendirmek eksik kalır. Şehrin sosyokültürel ağırlığının temelinde, çok daha eski bir merkez olma geleneği bulunmaktadır. Tarih boyunca yolların, halkların, inançların ve dillerin kesiştiği bu şehir; Müslümanların, Hıristiyanların, Yahudilerin, Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Ermenilerin, Süryanilerin, Keldanilerin izlerini taşımaktadır. Ulu Cami ve Sahabe Kabirlerinden Surp Giragos ve Meryem Ana Kiliselerine, hanlarından köprü ve burçlarına kadar, Diyarbakır mimarisi bile bu geçmişi anlatmaktadır.

Kürt Meselesinin Siyasi Merkezi

Diyarbakır’ın günümüzde taşıdığı esas politik anlam ise kuşkusuz Kürt meselesiyle ilişkilidir. Şehir, Kürtlerin siyasal taleplerinin, kültürel üretiminin, itirazlarının, acılarının ve umutlarının en görünür hale geldiği merkezlerden biridir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Kürt meselesine ilişkin temel kırılmaların önemli bir bölümü Diyarbakır çevresinde yaşandı. 1925’te başlayan Şeyh Said İsyanı’nın Diyarbakır çevresine kadar yayılması, yargılamaların burada yapılması ve Şeyh Said ile arkadaşlarının Diyarbakır’da idam edilmesi, şehri daha Cumhuriyet’in ilk döneminden itibaren Kürt meselesinin ana mekanlarından biri haline getirdi. İsyandan sonraki yıllarda Diyarbakır, devletin bölgeye ilişkin idari ve güvenlik politikalarının da merkezi oldu. 1928’de faaliyete geçen Birinci Umumi Müfettişlik merkezinin Diyarbakır olması, şehrin yalnızca bölgenin yönetildiği bir yer değil, aynı zamanda bölge üzerindeki devlet otoritesinin yeniden üretildiği stratejik bir merkez olarak görülmesinin de kanıtıydı.

12 Eylül darbesinin ardından Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar ise şehrin hafızasında kapanması son derece zor bir yara açtı. Cezaevindeki işkence, kötü muamele, kimliğin ve dilin aşağılanması, yalnızca mahpusların bireysel hayatlarını etkilemedi; bütün bir kuşağın devletle ilişkisini derinden dönüştürdü. Diyarbakır Cezaevi bu nedenle yalnızca bir yapı değil, Kürt meselesinin neden yalnızca güvenlik yöntemleriyle çözülemeyeceğini gösteren tarihsel bir semboldür.

Çatışmanın Toplumsal Maliyeti

1980’li ve 1990’lı yıllarda PKK ile devlet arasındaki silahlı çatışmanın yoğunlaşması, köylerin boşaltılması, faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler ve çatışmaların şehirlere yayılması bölgenin tamamını ağır bir şiddet ortamına sürükledi. İnsan Hakları Örgütleri, bu dönemde on binlerce insanın köylerini terk etmek zorunda bırakıldığını, güvenlik güçleri içindeki bazı unsurların yanı sıra PKK’nın da ağır insan hakları ihlallerinde bulunduğunu ifade etmektedir.

Kırsal alandan zorunlu veya zorlayıcı koşullar altında gerçekleşen göçler, Diyarbakır’ın nüfusunu ve toplumsal yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Şehir, çevre köylerden ve ilçelerden gelen yoksul, yerinden edilmiş geniş kitlelerin sığınağı haline geldi. Bağlar ve çevresindeki mahalleler hızla büyürken Diyarbakır, kırsaldaki çatışmanın sosyal, ekonomik ve psikolojik sonuçlarını kendi bünyesinde biriktirdi.

Bu süreç Diyarbakır’ı yalnızca şiddeti yaşayan bir şehir yapmadı. Aynı zamanda onu Kürt siyasal hareketinin, insan hakları mücadelesinin, kadın örgütlenmelerinin, baroların, sivil toplum kuruluşlarının, kültür merkezlerinin, yayınevlerinin, gazetecilerin ve sanatçıların önemli bir buluşma alanına dönüştürdü. Tiyatrodan müziğe, edebiyattan sözlü tarih çalışmalarına kadar pek çok kültürel üretim Diyarbakır’da görünürlük kazandı. Kürt meselesinin yalnızca silahlı aktörlerden veya güvenlik bürokrasisinden ibaret olmadığını gösteren de esasen bu sivil ve kültürel birikim oldu.

Diyarbakır’ın merkez olma vasfı, şehri ne yazık ki çatışmaların da merkezi haline getirdi. 2015’te örgütün, nedeni bugün bile anlaşılamamış olan ve ülkenin tamamına tarifsiz acılar yaşatan “Devrimci Halk Savaşı” başlatma iddiasıyla tüm bölgeyi şiddete boğması, sivillerin yaşam alanlarını çatışma sahasına çevirmesi ve çözüm sürecini sona erdirmesinin ardından Sur bölgesinde yaşanan çatışmalar, sokağa çıkma yasakları ve yıkımlar; Diyarbakır’ın tarihsel ve kültürel dokusuna ağır zarar verdi.

Yeni Bir Dil Mümkün mü?

Diyarbakır’a yalnızca güvenlik başlığı altında bakıldığı sürece hem şehrin hem de ülkenin demokratik imkanları ve potansiyeli küçülür. Diyarbakır ise kendisini yalnızca acıların veya siyasal çatışmaların diliyle tanımladığı sürece sahip olduğu büyük tarihsel ve kültürel potansiyeli sınırlar. Kürt meselesinin çözümü için Diyarbakır’ın dinlenmesi kadar, Diyarbakır’ın da Türkiye’nin tamamına seslenmesi gerekmektedir. Bu ses yalnızca itiraz eden değil, aynı zamanda öneren; yalnızca geçmişin hafızası ile yaşayan değil, ortak bir gelecek hayali kuran; yalnızca Kürtlerin haklarını savunan değil, ülkedeki herkes için daha iyi yaşam koşulları talep eden bir ses olmalıdır. Merkez olmak, yalnızca kendi çevresini temsil etmek değildir. Başkalarına da söz söyleyebilmek, ortak bir ufuk kurabilmek ve farklılıkları bir arada yaşatabilecek ahlaki ve siyasi bir ağırlık oluşturabilmektir. Diyarbakır bu tarihsel birikime sahiptir. Yapılması gereken, bu şehrin enerjisini çatışma ve tartışmalarla tüketmek değil; siyasete, kültüre, sanata, bilime ve demokratik uzlaşmaya dönüştürmektir.

Kürt meselesi uzun yıllar boyunca iki sert dilin arasına sıkıştı. Bir tarafta Kürtlerin kimliğini, dilini ve tarihsel taleplerini yeterince görmeyen yaklaşım; diğer tarafta bütün Kürtleri tek bir siyasal çizgiye mahkum etmeye çalışan ve şiddeti belirleyici araç olarak gören anlayış yer aldı. Diyarbakır artık üçüncü bir dilin merkezi olmalıdır. Kimliği tanıyan fakat kimlikleri hapishaneye dönüştürmeyen; devletin bütünlüğünü savunurken yereli güçlendiren; Kürtlerin uğradığı haksızlıkları konuşurken örgüt şiddetini meşrulaştırmayan; Türkler ile Kürtleri birbirine karşı konumlandırmak yerine ortak vatan zemininde buluşturan demokratik bir dil Diyarbakır başta olmak üzere tüm ülkeden yükselmelidir. Çünkü Diyarbakır, çatışmanın bedelini en ağır şekilde ödeyen şehirlerden biri olduğu kadar, barışın ve huzurun değerini en iyi bilen şehirlerden bir tanesidir.

Terörsüz Türkiye ve Diyarbakır’ın Geleceği

Bugün "Terörsüz Türkiye" hedefi etrafında yürütülen süreç, yalnızca güvenlik perspektifiyle değil, toplumsal barış ve demokratikleşme açısından da tarihi bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Yaklaşık kırk yılı aşkın süredir on binlerce insanın hayatına mal olan, milyarlarca dolarlık ekonomik maliyet oluşturan ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren şiddet sarmalının sona ermesi; en başta Diyarbakır olmak üzere bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel potansiyelini yeniden ortaya çıkaracaktır. Silahların tamamen devreden çıkması, demokratik siyasetin tek meşru zemin haline gelmesi ve sorunların diyalog yoluyla ele alınması, hem ülkemizin iç barışını hem de bölgesel istikrarı güçlendirecek en önemli adımlardan biridir.

Diyarbakır bu yeni dönemin en önemli aktörlerinden biri olmalıdır. Çünkü bu şehir, çatışmanın en ağır bedellerini yaşamış olmasının yanında, barışın ve normalleşmenin sağlayacağı kazanımları da en güçlü hissedecek şehirlerden biridir. Terör ve şiddetin gölgesinden arınmış bir Diyarbakır; kültürüyle, üniversitesiyle, ticaretiyle, gastronomisiyle, turizmiyle ve tarihi zenginliğiyle yalnızca Doğu ve Güneydoğu'nun değil, bütün Türkiye'nin kültürel ve ekonomik merkezlerinden biri olma potansiyeline sahiptir.

Kalıcı barış ve huzurun gerçek ölçüsü silahların susmasının ötesinde, farklı kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebildiği, ortak vatan duygusunun güçlendiği ve gelecek kuşakların çatışmayı değil ortak yaşamı miras aldığı bir Türkiye'nin inşa edilmesidir.