TÜRKİYE KENDİ SAVAŞINI MI SEÇİYOR, BAŞKALARININ SAVAŞINA MI GİRİYOR?

Ortadoğu'nun güvenlik haritası yeniden çiziliyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın imzaladığı Mekke Ortak Savunma Antlaşması bir “savunma anlaşması” olarak sunuluyor. Fakat siyasetin görünen yüzü ile jeopolitiğin gerçek yüzü her zaman aynı değildir. Asıl soru şudur: Türkiye bu yeni güvenlik mimarisinin kurucusu mu olacak, yoksa başkalarının güvenliğinin garantörü mü?

Ortadoğu'da bir şey değişiyor.

Hem de yalnızca ittifakların, silahların veya devletlerin değiştiği bir dönüşüm değil bu.

Daha derinde, bölgenin güvenlik anlayışı değişiyor.

Uzun yıllar boyunca Ortadoğu'da güvenliğin nihai garantörü olarak Washington görüldü. Körfez monarşilerinin güvenliği büyük ölçüde ABD'nin askeri varlığına, Türkiye'nin güvenliği NATO üyeliğine, İsrail'in güvenliği ise ABD'nin koşulsuz stratejik desteğine bağlandı.

Fakat bugün bu düzenin eskisi kadar sorgulanamaz olmadığı görülüyor.

7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Ortak Savunma Antlaşması işte tam bu dönüşümün ortasında ortaya çıktı.

Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü açık: Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış sayılıyor.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın kolektif savunma mantığının NATO'nun 5. maddesiyle teknik olarak benzer olduğunu, ancak saldırı halinde verilecek desteğin niteliğinin istişareyle belirleneceğini söyledi. Reuters'ın aktardığına göre anlaşma, NATO'nun yerine geçmiyor mevcut ittifakları tamamlayan bir yapı olarak tasarlanıyor.

İşte tam burada durmak gerekiyor.

Çünkü bu anlaşmayı yalnızca “üç ülke arasında askeri işbirliği” diye okumak büyük bir yanılgı olur.

Aynı şekilde “İslam NATO'su kuruldu” demek de fazla kolaycıdır.

Mekke Antlaşması, ikisinden daha karmaşık bir şeydir.

Bu anlaşma, Ortadoğu'da güvenliğin yeniden bölgeselleştiğinin işaretidir.

Ve Türkiye, bu yeni düzenin tam merkezindedir.

Hobbes'a göre insanın siyasal otoriteye ihtiyaç duymasının temelinde güvenlik vardır.

İnsanlar birbirlerinden korktukları için bir düzen kurarlar.

Devletin ortaya çıkışında yalnızca özgürlük veya refah arayışı değil, hayatta kalma ihtiyacı vardır.

“Beni kim koruyacak?”

Suudi Arabistan'ın sorusu budur.

Türkiye'nin sorusu budur.

Pakistan'ın sorusu da budur.

İran'ın da...

İsrail'in de...

Çünkü bugün Ortadoğu'da devletlerin güvenlik algısı aynı anda birkaç farklı tehdit tarafından kuşatılmış durumda.

İran'ın füze ve vekil güç kapasitesi, İsrail'in askeri operasyonları, Gazze, Lübnan, Suriye, Yemen, Kızıldeniz, Hürmüz Boğazı, enerji hatları, Irak ve Suriye'deki istikrarsızlıklar...

Bütün bunların üzerine ABD'nin bölgedeki güvenlik garantisinin geleceği konusunda oluşan belirsizlik ekleniyor.

Dolayısıyla Mekke Antlaşması'nı anlamanın ilk yolu, “Kim kime karşı?” sorusundan önce şu soruyu sormaktır:

“Bölge devletleri neden kendi güvenliklerini kendileri üretmek istiyor?”

Cevap basit:

Çünkü artık dışarıdan gelen güvenlik garantilerinin sonsuza kadar devam edeceğine eskisi kadar inanmıyorlar.

MEKKE ANTLAŞMASI BİR GÜVENLİK ARAYIŞIDIR

2025 yılında Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması aslında bugünkü üçlü yapının önemli bir öncülüdür.

17 Eylül 2025'te Riyad'da imzalanan anlaşmada iki ülke, birine yönelik saldırının diğerine yapılmış sayılacağını ilan etmişti. Anlaşma, yıllardır devam eden Suudi-Pakistan savunma ilişkilerini daha bağlayıcı bir güvenlik çerçevesine taşımıştı.

2026'da Türkiye'nin bu yapıya katılması ise oyunun ölçeğini değiştirdi.

Çünkü artık denklemde NATO'nun en güçlü ordularından birine sahip Türkiye var.

Savunma sanayii var.

Pakistan'ın nükleer kapasitesi var.

Suudi Arabistan'ın enerji ve finans gücü var.

Coğrafya var.

Körfez var.

Anadolu var.

Güney Asya var.

Ve hepsinden önemlisi, bu üç ülkeyi birbirine bağlayan geniş bir İslam dünyası jeopolitiği var.

Bu nedenle Mekke Antlaşması'nın önemi sadece askeri değildir.

Ekonomiktir.

Teknolojiktir.

Enerjiktir.

Diplomatiktir.

Ve kaçınılmaz biçimde siyasidir.

“SÜNNİ NATO” DEMEK NEDEN YANLIŞ AMA TAMAMEN DE HAKSIZ DEĞİL?

Şimdi gelelim en çok konuşulan kavrama:

“Sünni NATO.”

Ben bu ifadeyi hukuken doğru bulmuyorum.

Çünkü NATO'nun arkasında yaklaşık sekiz on yıllık bir kurumsallaşma, ortak komuta yapıları, askeri planlama mekanizmaları, standartları, bütçeleri ve çok geniş bir savunma altyapısı var.

Mekke Antlaşması henüz böyle bir yapı değil.

Dahası, anlaşma açıkça belirli bir ülkeye karşı kurulmadığını vurguluyor. Hakan Fidan da İran'ın hedef olmadığını özellikle açıkladı.

Associated Press'in aktardığına göre Ankara, anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını ve saldırı halinde verilecek desteğin istihbarattan askeri desteğe kadar farklı biçimler alabileceğini belirtiyor.

Fakat siyasette bazen niyet ile sonuç aynı şey değildir.

Bir anlaşma “kimseye karşı değiliz” diyebilir.

Fakat başka devletler onu yine de kendilerine yönelik bir güç dengesi hamlesi olarak okuyabilir.

İran'ın bunu nasıl okuyacağı bu nedenle son derece önemlidir.

İsrail'in nasıl okuyacağı da.

ABD'nin nasıl okuyacağı da.

Hindistan'ın Pakistan nedeniyle nasıl okuyacağı da.

İşte uluslararası siyasetin acımasız tarafı burada başlıyor.

Devletler sadece sizin ne söylediğinize bakmaz.

Ne yaptığınıza bakar.

DÜŞMAN KİM?

“dost-düşman” ayrımı bugün halen tartışmalıdır.

Schmitt'e göre siyasal olanın temelinde bir topluluğun kendisini başka bir topluluk karşısında tanımlayabilmesi vardır.

Mekke Antlaşması'nın geleceğini de bu soru belirleyecek:

Bu üç ülke kendisini kimin karşısında tanımlayacak?

Eğer cevap:

“Hiç kimsenin karşısında değiliz, kendi güvenliğimizi güçlendiriyoruz” ise...

Bu anlaşma bölgesel güvenlik mimarisine dönüşebilir.

Ama cevap zamanla:

“İran'a karşıyız” veya “İsrail'e karşıyız” veya “Batı'nın bölgedeki hegemonyasına karşıyız” noktasına gelirse...

O zaman başka bir şey ortaya çıkar:

Jeopolitik blok.

Aradaki fark çok büyüktür.

Savunma ittifakı güvenlik üretmeye çalışır.

Bloklaşma ise karşı blok üretir.

Karşı blok da karşı hamleyi doğurur.

Ve sonunda güvenlik için atılan adım, güvenliksizliğin nedeni haline gelebilir.

İRAN'IN ÖNÜNDEKİ “GÜVENLİK İKİLEMİ”

Uluslararası ilişkiler literatürünün en önemli kavramlarından biri “güvenlik ikilemi”dir.

Bir devlet kendi güvenliğini artırmak için askeri kapasitesini güçlendirir.

Fakat komşusu bunu savunma olarak değil, tehdit olarak görür.

O da silahlanır.

İlk devlet, karşı tarafın silahlanmasını kendi tezinin doğrulanması olarak kabul eder.

Ve döngü büyür.

Mekke Antlaşması'nın en büyük tehlikesi budur.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan:

“Biz savunma yapıyoruz” diyebilir.

İran:

“Beni kuşatıyorlar” diyebilir.

Türkiye:

“Hayır, seni hedef almıyoruz” diyebilir.

İran:

“Peki neden Pakistan'ın nükleer kapasitesi, Türkiye'nin savunma sanayii ve Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü aynı güvenlik mimarisinde birleşiyor?” diye sorabilir.

İşte siyaset burada başlar.

Bu yüzden Ankara'nın İran politikasında son derece dikkatli olması gerekiyor.

Türkiye'nin İran'la rekabeti olabilir.

İran'ın bölgesel nüfuzunu sınırlamak Türkiye'nin çıkarlarına uygun görülebilir.

Fakat Türkiye'nin İran'ı varoluşsal düşman haline getirmesi Türkiye'nin çıkarına değildir.

Çünkü Türkiye'nin jeopolitiği buna izin vermez.

Türkiye İran'la komşudur.

Tarih boyunca rekabet etmiş ama aynı zamanda diplomatik ilişki kurmayı başarmış iki büyük devlettir.

Türkiye'nin çıkarı İran'la savaşmak değil, İran'ın Türkiye'ye karşı savaşmasını imkansızlaştıracak bir denge kurmaktır.

Aradaki fark çok önemlidir.

TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK KAZANCI: MASADA OLMAK

Mekke Antlaşması'nın Türkiye açısından en büyük getirisi askeri değildir.

Masadır.

Türkiye artık sadece başka güvenlik mimarilerinin tüketicisi olmak istemiyor.

Kendi çevresindeki güvenlik düzeninin kurucu aktörü olmak istiyor.

Bu, Ankara'nın son yıllardaki dış politika yönelimiyle de uyumludur.

Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesi bunun önemli araçlarından biridir.

Baykar'ın İHA/SİHA sistemleri,

ASELSAN'ın radar ve elektronik harp teknolojileri,

TUSAŞ'ın hava platformları,

hava savunma sistemleri,

uydu ve istihbarat kapasitesi...

Bunların tamamı Türkiye'nin diplomatik pazarlık gücünü artırıyor.

Çünkü 21. yüzyılda askeri güç artık sadece asker sayısı değildir.

Teknoloji üretme kapasitesidir.

Savunma sanayii ihraç edebilme kapasitesidir.

Ortak üretim yapabilme kapasitesidir.

Müttefikinin savunma sistemine entegre olabilme kapasitesidir.

Dolayısıyla Suudi Arabistan'ın Türkiye ile savunma sanayii alanında daha fazla işbirliği yapması, Ankara açısından sadece ekonomik kazanç değildir.

Bu aynı zamanda jeopolitik sermayedir.

SUUDİ ARABİSTAN TÜRKİYE'DEN NE İSTİYOR?

Riyad'ın hesabını da romantikleştirmeyelim. Suudi Arabistan Türkiye'yi sevdiği için bu anlaşmayı yapmıyor. Türkiye de Suudi Arabistan'ı sevdiği için yapmıyor. Devletler dostlukla değil, çıkarlarla hareket eder. Riyad'ın temel meselesi güvenliktir.

İran'ın füze kapasitesi.

Yemen'deki Husiler.

Kızıldeniz.

Petrol tesisleri.

Enerji hatları.

Bölgesel istikrarsızlık.

Ve Suudi Arabistan'ın ekonomik dönüşüm projesi.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın “Vision 2030” olarak tanımlanan dönüşüm programının sürdürülebilmesi için Riyad'ın savaş değil istikrar satın alması gerekiyor.

Suudi Arabistan'ın istediği şey yalnızca askeri koruma değildir.

Öngörülebilirliktir.

Türkiye burada devreye giriyor.

Türkiye'nin askeri kapasitesi,

Pakistan'ın caydırıcılığı,

Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü...

Bu üç unsur bir araya geldiğinde Riyad'ın elindeki pazarlık gücü artıyor.

Ama Ankara açısından soru şu:

Türkiye bunun karşılığında ne kadar yük üstlenecek?

TÜRKİYE NE VERECEK?

İşte meselenin asıl nüvesi de burada.

Türkiye'nin vereceği şey yalnızca İHA, SİHA veya hava savunma sistemi değildir.

Türkiye'nin vereceği şey stratejik garantidir.

Eğer Suudi Arabistan'a yönelik bir saldırı Türkiye'nin de meselesi haline geliyorsa, Ankara'nın Ortadoğu'daki güvenlik hesabı artık Riyad'ın güvenliğinden bağımsız değildir.

Bu çok büyük bir yükümlülüktür.

Yarın Yemen'de gerilim yükseldiğinde ne olacak?

Yarın Suudi Arabistan'ın petrol tesislerine saldırı olduğunda ne olacak?

Yarın İran ile Suudi Arabistan arasında doğrudan bir çatışma çıkarsa ne olacak?

Yarın Kızıldeniz'de bir saldırı gerçekleşirse?

Yarın Pakistan-Hindistan gerilimi yeniden tırmanırsa?

Türkiye hangi noktada:

“Bu bizim savaşımız değil” diyecek?

İşte bu soruların cevabı bugün açık değildir.

Ve açık olması gerekir.

Çünkü dış politikada bir anlaşmayı imzalamak kolaydır.

Onun doğuracağı sonuçları yönetmek zordur.

“TÜRKİYE SAVAŞA GİRER Mİ?”

Burada muhalefetin de iktidarın da meseleyi sloganlardan çıkarması gerekiyor.

Anlaşma Türkiye'yi herhangi bir saldırı durumunda otomatik olarak savaşa sokuyor demek doğru değildir.

Ama “Türkiye'nin hiçbir savaş riski yok” demek de doğru değildir.

İki farklı şeyi birbirine karıştırmayalım.

Birincisi uluslararası yükümlülük.

İkincisi iç hukuk.

Üçüncüsü siyasi karar.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 90. maddesi milletlerarası antlaşmaların onaylanmasına ilişkin temel çerçeveyi düzenler.

1. Madde ise Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve
Yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması gibi konularda TBMM'nin yetkisini düzenler.

Dolayısıyla anlaşmanın varlığı ile Türkiye'nin otomatik biçimde savaşa girmesi aynı şey değildir.

Ancak kolektif savunma taahhüdü de hafife alınamaz.

Çünkü devletlerarası anlaşmalar sadece hukuki metinler değildir.

Siyasi beklentiler de yaratırlar.

Yarın Suudi Arabistan saldırıya uğradığında Türkiye'den “gereken desteği” vermesi beklenebilir.

Bu destek istihbarat olabilir. Silah olabilir. Lojistik olabilir. Savunma sistemi olabilir. Askeri personel olabilir.

Ve koşullar çok daha ağırlaşırsa doğrudan askeri güç olabilir.

O halde mesele “otomatik savaş” değildir.

Mesele şudur:

Türkiye hangi aşamada ne kadar destek vereceğini şimdiden belirleyebilecek mi?

Asıl demokratik denetim sorusu budur.

MUHALEFETİN SORMASI GEREKEN SORULAR

Muhalefetin bu anlaşmaya yalnızca “Sünni NATO kuruluyor” diyerek karşı çıkması yeterli değildir.

Çünkü bu söylem hem yüzeysel hem de kolay çürütülebilir.

Asıl sorular daha ağırdır:

Türkiye'nin yükümlülüğü tam olarak nedir?

Ortak savunma komitesinin yetkileri nelerdir?

Daimi sekretaryanın görev alanı nedir?

Türkiye'nin ortak askeri planlama mekanizmasındaki rolü nedir?

Ortak tatbikatların maliyeti nedir?

Savunma sanayii projelerinin finansmanı nasıl yapılacaktır?

Suudi Arabistan'da Türk askeri unsurlarının bulunması gündeme gelecek midir?

Pakistan'ın nükleer kapasitesinin bu ittifakın caydırıcılığındaki rolü nedir?

İran'la yaşanabilecek bir kriz halinde Türkiye'nin siyasi ve askeri pozisyonu ne olacaktır?

Ve en önemlisi:

TBMM'nin denetimi hangi aşamada devreye girecektir?

İşte muhalefetin gerçek muhalefeti budur.

Yoksa anlaşmaya “Sünni NATO” deyip geçmek, meseleyi basitleştirmekten başka bir işe yaramaz.

İBN HALDUN'UN “ASABİYET”İ: ÜÇ ÜLKE NEDEN BİR ARADA?

Burada yeniden İbn Haldun'a dönmek gerekiyor.

İbn Haldun'un Mukaddime'de kullandığı asabiyet kavramını yalnızca kabile dayanışması olarak okumak büyük hata olur.

Asabiyet aynı zamanda ortak tehdit karşısında ortaya çıkan dayanışma kapasitesidir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın bütün meselelerde aynı düşündüğünü kimse iddia edemez.

Türkiye'nin İran'la ilişkileri vardır. Pakistan'ın Hindistan meselesi vardır.

Suudi Arabistan'ın Körfez ve İran merkezli güvenlik sorunları vardır.

Üçünün dış politika öncelikleri birbirinden farklıdır.

Ama bir ortaklık alanı vardır:

Güvenlik.

Bu nedenle Mekke Antlaşması'nı bir ideolojik birlikten çok, stratejik çıkarların kesişmesi olarak okumak daha doğrudur.

İbn Haldun bugün yaşasaydı belki de şunu söylerdi:

Toplulukları yalnızca aynı düşünce değil, bazen aynı korku da birleştirir.

MISIR NEDEN YOK?

Şimdi gelelim işin en ilginç tarafına.

Mısır.

Kahire Üniversitesi Siyaset Bilimi öğretim üyesi. El Cezire ve Mısır muhalif kanallarında yorumcu. Dr özedin Mahmud iddiası

“Mısır, Sisi yönetimi Sünni ittifaka dahil edilecekti. Ama Sisi’ye verilen kritik bilgiler İsrail ve ABD’ye aktarıldığı için ittifaka dahil edilmedi.”

İddianın 3 ana noktası

1. Davet vardı: Mekke Antlaşması müzakereleri 1 yıldır sürüyordu. İlk taslakta Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan + Mısır 4'lü olacaktı.

2. Dahil edilmedi: Son anda Mısır çıkarıldı. Gerekçe: “bilgi güvenliği”

3. Sebep: Sisi yönetiminin kendisine brifing verilen “İran ve İsrail'e dair istihbaratı” Tel Aviv ve Washington ile paylaştığı yönünde istihbarat gelmesidir.

Bu noktadan çıkış yaparak,

Eğer Mekke Antlaşması gerçekten büyümek istiyorsa, Kahire'nin nerede duracağı çok önemli.

Çünkü Mısır'ın askeri kapasitesi, Arap dünyasındaki siyasi ağırlığı, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz bağlantısı ve Afrika'daki konumu denklemi değiştirebilir.

Ancak burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor.

Mısır'ın anlaşmaya dahil edilmemesinin “bilgi sızdırma” gerekçesiyle bağlantılı olduğu yönünde iddialar yer alıyor.

Mısır'ın neden dışarıda kaldığına dair stratejik sorunun kendisi son derece önemlidir.

Çünkü Kahire'nin Washington'la ilişkileri vardır. İsrail'le güvenlik ilişkileri vardır. Körfez'le ekonomik ilişkileri vardır. Gazze'de arabuluculuk rolü vardır.

Süveyş Kanalı vardır. Ve Mısır'ın kendi bölgesel hesapları vardır.

Bu nedenle Mısır'ın Mekke Antlaşması'na katılması yalnızca yeni bir üyenin eklenmesi olmayacaktır.

Antlaşmanın karakterini değiştirecektir.

Üçlü yapı “bölgesel savunma ortaklığı” olarak kalabilir.

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan-Mısır dörtlüsü ise çok daha geniş bir jeopolitik blok görüntüsü yaratabilir.

İşte ABD ve İsrail'in dikkatini asıl bu çeker.

GÜVENLİK ARTIK SADECE SİLAH DEĞİL

Modern devlet yalnızca topraklarını askerle korumaz.

Nüfusu, ekonomiyi, hareketliliği, bilgiyi, iletişimi ve riskleri de yönetir.

Bu açıdan Mekke Antlaşması'nın savunma sanayii, siber güvenlik, istihbarat, insansız sistemler ve teknoloji transferini kapsaması tesadüf değildir.

Çünkü modern savaş artık yalnızca cephede yapılmıyor.

Siber alanda yapılıyor. Uydu sistemlerinde yapılıyor. Enerji hatlarında yapılıyor. Finans sistemlerinde yapılıyor. Limanlarda yapılıyor. Deniz yollarında yapılıyor. İstihbarat ağlarında yapılıyor.

Dolayısıyla Türkiye'nin bu anlaşmadan elde edeceği en büyük kazanım belki de bir Suudi üssü veya 20-30 milyar dolarlık savunma satışı değil.

Türkiye'nin bölgesel güvenlik teknolojisinin merkezlerinden biri haline gelmesidir.

MEKKE'NİN SEMBOLİK GÜCÜ

Bir de anlaşmanın imzalandığı yer var:

Mekke.

Diplomaside mekan bazen metin kadar önemlidir.

Mekke'nin seçilmesi, anlaşmaya sıradan bir askeri işbirliğinden daha geniş bir sembolik anlam yüklüyor. Bu sembolik mesaj kabaca şöyle okunabilir:

“Bölgenin güvenliğini bölge ülkeleri daha fazla üstlenmelidir.”

Bu, ABD'nin bölgeden kovulması değildir. NATO'nun reddedilmesi değildir.

Türkiye'nin Batı'dan kopması değildir. Ama bir stratejik özerklik arayışıdır.

Ve bence anlaşmanın en önemli tarafı budur. Çünkü dünya artık tek kutuplu bir güvenlik sisteminden daha karmaşık bir döneme doğru ilerliyor.

Bölgesel güçler kendi çevrelerinde güvenlik üretmeye çalışıyor.

Suudi Arabistan bunu yapıyor. İran bunu yıllardır yapıyor. İsrail bunu yapıyor.

Türkiye de artık bunu daha açık biçimde yapmak istiyor.

TÜRKİYE'NİN ASIL RİSKİ: BAŞKALARININ SAVAŞINI ÜSTLENMEK

Fakat burada Ankara'ya ciddi bir uyarı yapmak gerekiyor.

Türkiye'nin bölgesel güç olması ile bölgesel savaşların sürekli tarafı olması aynı şey değildir.

Büyük güç olmak: Her savaşa girmek değildir.Her krizde asker göndermek değildir. Her müttefikin düşmanını kendi düşmanın haline getirmek değildir.

Tam tersine büyük güç olmak, hangi savaşa girmeyeceğini bilmek demektir.

Türkiye'nin Mekke Antlaşması'ndaki en büyük sınavı budur.

Riyad'ın İran'la problemi Türkiye'nin problemi değildir. İslamabad'ın Hindistan'la problemi Türkiye'nin problemi değildir.

Körfez'deki her kriz Türkiye'nin krizi değildir. Türkiye'nin görevi bunların hepsini üstlenmek değil. Türkiye'nin görevi kendi güvenliğini garanti altına alacak stratejik bir denge kurmaktır.

GÜÇ DENGESİ BARIŞ DEĞİLDİR

Kalıcı barış yalnızca devletlerin silahlarının dengelenmesiyle kurulamaz.

Hukuk, kurumlar ve ortak kurallar gerekir. Mekke Antlaşması'nın önündeki asıl sınav da budur.Eğer anlaşma sadece: “Bize saldırana karşı birlikte savaşacağız”

Mantığında kalırsa bir güvenlik paktı olur. Ama zamanla: ‘’Bölgede krizleri önlemek için birlikte diplomasi yapacağız” noktasına taşınırsa çok daha değerli bir yapı ortaya çıkar. Yani Türkiye'nin önünde iki seçenek var:

Mekke'yi bir savaş ittifakına dönüştürmek veya bir bölgesel barış ve güvenlik mekanizmasına dönüştürmek.

Ben ikinci yolun Türkiye'nin çıkarına olduğuna inanıyorum.

TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDEKİ TARİHİ FIRSAT

Türkiye bugün çok özel bir jeopolitik konumda. NATO üyesi. Avrupa ile ilişkileri var. ABD ile stratejik ilişkileri var. Rusya ile ilişkileri var.İran'la komşu. Arap dünyasıyla ilişkileri var. Pakistan'la tarihi bağları var. Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkileri giderek büyüyor. Bu kadar farklı alanı aynı anda yönetebilen çok az ülke var.

Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki fırsat, “Batı mı Doğu mu?” sorusuna cevap vermek değildir.

Bu soru artık Türkiye'nin büyüklüğüne yetmiyor.

Asıl mesele:

Türkiye bütün bu güç merkezleri arasında kendi stratejik alanını oluşturabilecek mi?

Mekke Antlaşması bu açıdan önemlidir.

Çünkü Ankara'nın yalnızca NATO içerisinde değil, bölgesel düzeyde de güvenlik üretebileceğini gösteriyor.

Fakat bunun için Türkiye'nin bir şeyi unutmaması gerekiyor:

İttifak kurmak başka, bağımlılık kurmak başkadır.

Türkiye Mekke'nin kurucu gücü olmalıdır. Mekke'nin taşeronu değil.

SON SÖZ: TÜRKİYE KİMİN SAVAŞINA GİRECEK?

Mekke Antlaşması'na bakarken bütün tartışmayı “İran'a karşı mı, İsrail'e karşı mı?” sorusuna sıkıştırmak büyük bir hata olur.

Çünkü bundan daha büyük bir soru var:

Türkiye nasıl bir bölgesel güç olmak istiyor?

Eğer Türkiye yalnızca askeri kapasitesi yüksek bir ülke olmak istiyorsa mesele basittir. Silah satar. Tatbikat yapar. Asker gönderir. Savunma anlaşmaları imzalar. Ama Türkiye gerçekten bölgesel güç olmak istiyorsa bundan fazlasını yapmak zorundadır. Krizleri önlemek zorundadır. Arabuluculuk yapmak zorundadır. Düşmanlıkları azaltmak zorundadır. İran’la konuşabilmek zorundadır. Suudi Arabistan'la güvenlik ilişkisini sürdürebilmek zorundadır.

Pakistan'la ortaklık kurarken Hindistan'ı bütünüyle karşısına almamak zorundadır. ABD ile NATO ilişkisini korurken kendi stratejik özerkliğini geliştirmek zorundadır. İsrail'le yaşanan sorunlarda kendi güvenlik çıkarlarını korumak zorundadır.

Ve en önemlisi:

Başkasının savaşını kendi savaşı haline getirmemelidir.

Çünkü Türkiye'nin önündeki mesele artık “Mekke Antlaşması bizi savaşa sokar mı?” sorusundan daha büyüktür.

Asıl mesele şudur:

Türkiye bu anlaşmayla kendi güvenliğini mi büyütecek, yoksa başkalarının güvenlik açığını mı kapatacak?

İşte cevabı verilmesi gereken soru budur.

Devletin ilk görevi güvenliktir. İbn Haldun devletlerin ortak tehdit karşısında dayanışma üretebildiğini gösterdi.

Carl Schmitt siyasetin dost-düşman ayrımından kaçamayacağını anlattı.

Kant ise kalıcı barışın yalnızca silahların dengesiyle kurulamayacağını söyledi.

Foucault modern güvenliğin artık yalnızca savaş meydanlarında değil, bilgi, teknoloji ve yönetim alanlarında üretildiğini gösterdi.

Türkiye bütün bu düşünsel mirastan çıkaracağı dersi iyi okumalıdır.

Güçlü olmak savaşmak demek değildir.

Güçlü olmak, savaşın çıkmasını engelleyebilecek kapasiteye sahip olmaktır.

Mekke Antlaşması'nın Türkiye açısından gerçek başarısı da burada ölçülecek.

Türkiye Suudi Arabistan'ı koruyabilir mi? Pakistan'la birlikte hareket edebilir mi? İran'la savaşa girmeden İran'ı dengeleyebilir mi? Körfez'de güvenlik sağlayabilir mi? ABD ve NATO'yla ilişkilerini koparmadan stratejik özerkliğini artırabilir mi? Savunma sanayiini bölgesel bir güç çarpanına dönüştürebilir mi?

Ve bütün bunları yaparken Türkiye'yi başka devletlerin savaşlarının tarafı olmaktan koruyabilir mi? Bunların cevabı “evet” ise Mekke Antlaşması Türkiye için tarihi bir fırsattır.

Cevap “hayır” ise...

O zaman Mekke, Türkiye'nin güçlendiği yer değil, başkalarının güvenlik yükünü sırtlandığı yer olur.

Ben Türkiye'nin ikinci seçeneğe mahkum olmadığını düşünüyorum.

Fakat bunun için Ankara'nın öncelikle kendi kırmızı çizgilerini belirlemesi gerekiyor.

Türkiye'nin dış politikasında en önemli cümle şu olmalıdır:

“Müttefiklerimizin güvenliği bizim için önemlidir; ancak Türkiye'nin savaşı olmayan hiçbir savaş Türkiye'nin savaşı değildir.”

Çünkü 21. yüzyılda gerçek stratejik özerklik, herkesle savaşabilecek güce sahip olmak değil, kimin savaşına girmeyeceğine kendin karar verebilmektir.

Mekke Antlaşması'nın Türkiye açısından asıl sınavı da tam olarak budur.

MEKKE ANTLAŞMASI

"Mekke Ortak Savunma Antlaşması" "Mecca Joint Defence Agreement"

7 Ağustos.2026

Bu antlaşmanın Temel Maddelerini, içeriğini ve boyutunu açıklanan Resmi Ortak Bildiride geçen 8 başlık baz alınmıştır.

1.Kolektif savunma

"Taraf devletlerden birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış sayılır. Taraflar Birleşmiş Milletler Şartı Md.5 çerçevesinde bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkını kullanır."

2.Amaç

Her türlü saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmek ve 3 devlet arasında savunma işbirliğinin tüm yönlerini geliştirmek"

3. Kapsam Askeri İşbirliği

Ortak askeri tatbikatlar, eğitim, savunma sanayi, istihbarat paylaşımı, siber güvenlik, insansız sistemler, teknoloji transferi

4.Kurumsallaşma

Bakanlar Düzeyinde Ortak Savunma Komitesi, Suudi Arabistan merkezli Daimi Genel Sekreterlik kurulacak, Yıllık Zirve ve Ortak Askeri Planlama Grubu

5.Saldırgan olmayan nitelik

"Bu anlaşma hiçbir ülkeye karşı yöneltilmemiştir. Savunma amaçlıdır ve mezhepsel bir blok değildir"

Saldırı olmazsa hiçbir ülke tehdit sayılmaz.

6.Genişleme

"Diğer bölgesel ülkelere açıktır. Üyelik oybirliği ile olur". Mısır potansiyel aday ve Kuveyt, BAE ise üyelikleri konuşuluyor.

7.Mevcut ittifaklarla ilişki

"Bu anlaşma NATO, ABD ikili anlaşmaları gibi mevcut ittifakların yerine geçmez, onlarla çelişmez"

8.Yürürlük

İmza tarihinde yürürlüğe girdi. 5 yıllığına yapıldı, otomatik 5 yıl uzar. Çekilme durumunda olacak ülke 6 ay önceden bildirimle çekinileceğini hükme bağlanmıştır