Bir Ses, Bir Sahne, Bir Ömür:
Recep Kaymak

Diyarbakır’da bazı sesler vardır…
Bir kez duyarsın, sonra bir daha hiç unutmazsın.
Çünkü o ses, yalnızca kulağa değil;
insanın içine, hafızasına işlenir.
“Ah Muradı böyle, akar gider kardaş bu derdin muradı böyle…”
diye başlayan o uzun hava…
Bir şehrin içinden kopan bir sesti.
1942…
Diyarbakır.
Müziğin peşine düşen bir genç…
Gazi İlkokulu…
Ardından Erkek Sanat Enstitüsü…
Ama onun asıl okulu,
Diyarbakır Halk Müziği Derneği oldu.
Orada yalnızca türkü öğrenmedi…
Meşk etti.
Dinledi…
Sabırla yoğruldu.
O yıllarda yaşıtları farklı hayallerin peşindeyken…
O, türkülerin peşindeydi.
Musiki meşklerinde yetişen bir isimdi.
Celal Güzelses’in oğlu Ahmet Güzelses’le sınıf arkadaşıydı.
Ve bir gün…
İlk türküsünü,
usta Celal Güzelses’in karşısında okudu.
“Abdo’nun mezarını kayadan oyun,
Mezarın üstüne mermer taş koyun,
Vurma dedim zalım vurma yaram derindir…”
O an…
Bir ses,
yolunu buldu.
Ardından İstanbul…
Yıldız Üniversitesi…
Ama hayat,
onu yeniden müziğe çağırdı.
Yarım kalan bir eğitim…
Ve Diyarbakır’a dönüş…
Vatani görev…
Ankara Mamak Muhabere Okulu…
Radyolar…
Programlar…
Mikrofonla büyüyen bir ses…
1966…
TRT Ankara Radyosu…
Ve bir eşik daha aşıldı.
Programlar…
Plaklar…
Sahneler…
İstanbul…
Büyük Maksim Gazinosu…
Ve bir efsaneyle aynı sahne:
Zeki Müren…
Türkiye’nin dört bir yanı…
Avrupa turneleri…
Bir ses,
artık geniş kitlelere ulaşıyordu.
Gösterişli değil,
samimi bir yorumcuydu.
Türküyü bağırmaz…
Anlatırdı.
Söylemez…
Yaşatırdı.
“Aldırma Gönül”…
“Esmerim”…
“Kara Bahtım”…
Sinemada da iz bıraktı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Türk Halk Müziği sanatçısı olarak uzun yıllar hizmet verdi.
O…
Diyarbakır’dan çıkıp Türkiye’ye uzanan bir ses…
Ama ne olursa olsun,
o sesin içinde hep bir memleket vardı.
Çünkü bazı sesler vardır…
Sahneden çekilirler.
Ama söyledikleri türküler,
insanların hafızasında yaşamaya devam eder.