Bir Ses, Bir Hasret, Bir Efsane:

Taçsız Kraliçe…

Ayşe Şan

Ayse-2

Ayşe Şan’ın hayatı…

Hasretle başladı.

Hasretle geçti.

Ve hasretle son buldu.

Yaşadıklarını uzun uzun anlatmadı.

Türkülere bıraktı.

1938…

Diyarbakır.

Bir dengbêjin kızı…

Türkülerin içinde büyüyen bir çocuk…

Daha küçük yaşlarda,

dengbêj divanlarında yoğrulan bir ses…

Türküleri yalnızca öğrenmedi.

Onlarla büyüdü.

Onlarla yaşadı.

Ama onun sesi,

yalnızca bir geleneğin sesi değildi.

Bir acının…

Bir yalnızlığın…

Bir sürgünün…

Ve en çok da bir memleket hasretinin sesiydi.

Hayatı boyunca

bir şehirden diğerine savruldu.

Diyarbakır…

Gaziantep…

İstanbul…

Almanya…

Bağdat…

Ama nereye giderse gitsin,

kalbinin bir yanı hep Diyarbakır’da kaldı.

Söylediği türküler,

yalnızca ezgilerden ibaret değildi.

Yaşanmış bir ömrün,

sessizce dökülen gözyaşlarıydı.

“Heywax Dayê”…

Memlekete duyulan özlemdi.

“Qederê”…

Hayatın bütün yükünü taşıyordu.

Her türküsünde,

aynı duygu vardı.

Hasret…

Kürtçenin yasak olduğu yıllarda,

kendi dilinde türkü söylemek bile başlı başına bir direnişti.

Yeri geldi Türkçe söyledi.

Ama sesi,

kimliğini de,

kültürünü de,

memleketini de hiç unutmadı.

Ayşe Şan…

Halk ona,

“Taçsız Kraliçe” dedi.

Ama onun gerçek tacı,

yıllarca yüreğinde taşıdığı memleket özlemiydi.

1996…

İzmir…

Ömrü boyunca dönmeyi istediği şehre,

hayattayken dönemedi.

Son arzusu,

Diyarbakır’a defnedilmekti.

Bu dileği,

yıllar sonra yerine getirildi.

Çünkü insan bazen,

doğduğu toprağa geç döner.

Ama mutlaka döner.

Ve Ayşe Şan…

Bugün de,

bir annenin ağıdında,

bir gurbetçinin özleminde,

bir dengbêjin nefesinde

yaşamaya devam ediyor.

Çünkü hasret ölmez.

Türkülere dönüşür.