Ortadoğu bir kez daha dünyanın kalp atışlarını hızlandıran bir gerilimin eşiğinde…
Tahran sokaklarından yükselen öfke, Washington’dan gelen çelişkili mesajlar ve Londra’nın temkinli hamleleri soruyu artık yüksek sesle sorduruyor: ABD İran’a müdahale edecek mi?
Donald Trump’ın 14 Ocak’ta yaptığı o dikkat çekici çağrı hala hafızalarda taze:
“İranlı vatanseverler; protestolarınıza devam edin, kurumlarınızı ele geçirin. Yardım yolda.”
Bu cümle, diplomatik literatürde bir açıklama değil, açık bir siyasi teşvik ve hatta örtülü bir rejim baskısı çağrısıydı.
İran gibi bir devlet, refleksleri sert, güvenlik aygıtı güçlü bir ülke için bu sözlerin ne anlama geldiğini kestirmek zor değil.
Nitekim kısa süre sonra Tahran’dan gelen yanıt gecikmedi. Protestolar sertleşti, internet kesildi, hava sahası kapatıldı, sokaklar güvenlik güçleriyle doldu. Ancak Trump, son açıklamasında frene bastı;
“Protestocuların öldürülmeyeceğine dair güvence aldık. ABD müdahalesi şimdilik masada değil.”
Bu ifadeler ilk bakışta tansiyonu düşüren bir mesaj gibi okunabilir. Fakat satır aralarına bakıldığında, asıl mesajın “şimdilik” kelimesinde gizli olduğu görülüyor.
Çünkü ABD dış politikası, özellikle Trump döneminde, anlık açıklamalardan çok, sahadaki askeri ve diplomatik hamlelerle okunur ve saha, hiç de sakin değil.
İran’daki gösterilerin fitili 28 Aralık 2025’te ateşlendi. Yerel para biriminin hızla değer kaybetmesi, hayat pahalılığı ve derinleşen ekonomik kriz, ilk olarak Tahran Büyük Çarşı’daki esnafı sokağa döktü.
Bu, İran gibi bir ülkede sıradan bir protesto değildi. Büyük Çarşı, sadece ticaretin değil, rejimin toplumsal meşruiyetinin de kalbidir.
Gösteriler kısa sürede ülke geneline yayıldı. 8 Ocak’ta başkentte tansiyon zirveye çıktı ve ardından internet erişimi kesildi.
Bu da bize şunu gösterdi; İran yönetimi, yaşananları “ekonomik bir tepki” değil, ulusal güvenlik tehdidi olarak görüyor.
HRANA’nın açıkladığı rakamlar ise tabloyu daha da ağırlaştırıyor:
2 bin 615 ölü,
18 bin 470 gözaltı…
Bu sayılar, sadece bir iç karışıklığı değil, kontrolden çıkma riski taşıyan bir toplumsal patlamayı işaret ediyor.
Tam da bu noktada, Batı’nın attığı adımlar dikkat çekici. ABD ve İngiltere’nin bölgedeki üslerinden bazı personellerini “önlem amaçlı” geri çekmesi, diplomaside masum bir tedbir olarak okunamaz.
Bu tür hamleler genellikle ya bir saldırı ihtimalinin yükseldiği ya da büyük bir kriz beklendiği zaman yapılır.
Daha çarpıcısı ise son düşen bilgi: USS Abraham Lincoln uçak gemisi Orta Doğu’ya gönderiliyor.
Bir uçak gemisi, sadece askeri bir araç değildir, aynı zamanda siyasi bir mesajdır. ABD, bu hamleyle hem İran’a hem de bölgedeki müttefiklerine şunu söylüyor:
“Masadayım, izliyorum ve gerekirse müdahale edecek güçteyim.”
Bu, doğrudan bir savaş ilanı değildir ama kesinlikle bir caydırıcılık gösterisidir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İran’daki gelişmeler ele alınacak. Toplantının ABD tarafından talep edilmesi de tesadüf değil. Washington, olası her senaryoda uluslararası meşruiyet zeminini önceden oluşturmak ister.
BM toplantıları bazen çözüm üretmez ama tarafların pozisyonunu netleştirir. ABD burada “insan hakları” vurgusunu öne çıkaracak, İran ise “iç işlerimize müdahale” söylemini sertleştirecektir. Bu da diplomatik cephede tansiyonun bir süre daha düşmeyeceğini gösteriyor.
Peki ABD İran’a müdahale edecek mi? Kısa cevap: Bugün değil ama orta vadede? Kapı tamamen kapalı değil.
ABD, doğrudan askeri müdahalenin İran gibi bir ülkede ne kadar ağır sonuçlar doğuracağını çok iyi biliyor. Bu nedenle öncelik; ekonomik baskı, diplomatik izolasyon, psikolojik üstünlük ve iç dinamiklerin zorlanması.
Ancak şunu unutmamak gerekir: Ortadoğu’da hiçbir kriz olduğu yerde kalmaz. Eğer sokaklardaki öfke daha da büyür, güvenlik güçleri kontrolden çıkar ve bölgesel bir çatışma riski doğarsa, bugün “masada değil” denilen müdahale, yarın kaçınılmaz bir seçenek haline gelebilir.
İran’da yaşananlar sadece İran’ı ilgilendirmiyor. Bu kriz; enerji hatlarını, küresel piyasaları, Ortadoğu’daki güç dengelerini ve hatta Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.
ABD’nin bugün yaptığı şey müdahaleden çok beklemek ve pozisyon almak. Ama Ortadoğu’nun tarihi bize şunu defalarca gösterdi; Bazen en tehlikeli anlar, silahların değil, sessiz hazırlıkların yapıldığı anlardır.
Ve şu soru hala masada duruyor:
ABD gerçekten bekliyor mu, yoksa zamanını mı kolluyor?