Bazı dosyalar vardır, sadece bir kaybın değil, bir toplumun vicdanının da kayda geçtiği dosyalardır. Gülistan Doku’nun kayboluşu işte tam olarak böyle bir dosyaydı.

Yıllar boyunca “kayıp” başlığı altında bekletilen, her geçen gün umudun biraz daha inceldiği ama soruların hiç azalmadığı bir dosya…Şimdi ise o karanlık perdenin aralandığı, düğümün çözülmeye başladığı bir eşiğe gelindi.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmada ortaya çıkan tablo, basit bir kayıp vakasının çok ötesine işaret ediyor.

“Kasten öldürme”, “cinsel saldırı” ve “delil karartma” gibi ağır suçlamalarla yürütülen süreçte, aralarında kamu görevlilerinin ve nüfuz sahibi isimlerin bulunduğu şüpheli ağına yönelik atılan adımlar, Türkiye’de adaletin gecikebileceğini ama yok sayılamayacağını bir kez daha gösteriyor.

Burada altı özellikle çizilmesi gereken bir irade var. Soruşturmanın hiçbir kişi ya da makamdan çekinmeden derinleştirilmesi.

Adalet Bakanı’nın “ucu nereye giderse gitsin” vurgusu, yalnızca bir siyasi söylem değil, bu dosyada somut karşılığını bulan bir devlet refleksine dönüşmüş durumda. Çünkü bu ülkede artık toplumun beklentisi net: Kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, eğer bir suç şüphesi varsa hukuk önünde hesap vermeli.

Dosyadaki en çarpıcı başlıklardan biri, silinen hastane kayıtları. Bir genç kadının kaybolmadan saatler önce hastaneye giriş yaptığı resmi kayıtlarda sabitken, detayların “profesyonelce” sistemden yok edilmesi…

Bu, sıradan bir ihmal değil, planlı bir müdahale şüphesini doğurur. İşte tam da bu noktada, soruşturmanın “delil karartma” eksenine kayması tesadüf değil, zorunluluktur.

Bir diğer kritik başlık ise gizli tanık beyanları ve teknik incelemelerle ortaya konan iddialar. Yer altı görüntüleme cihazlarıyla yapılan tespitler, mezarlık alanındaki anomaliler…

Bunların her biri tek başına hüküm kurdurmaz belki ama bir araya geldiğinde ciddi bir tabloyu işaret eder. Bu dosyada uzun süre üzeri örtülmeye çalışılmış bir gerçeklik olduğu kesin.

Elbette bu süreçte herkes için masumiyet karinesi esastır. Mahkemeler kararını vermeden kimseyi suçlu ilan etmek hukuk devletiyle bağdaşmaz. Ancak aynı şekilde, güçlü şüphelerin üzerine kararlılıkla gidilmemesi de adalet duygusunu zedeler. Tunceli Başsavcılığı’nın yaptığı tam olarak budur. Şüpheyi görmezden gelmek yerine derinleştirmek.

Bu noktada bir parantez açmak gerekir. Türkiye’de geçmişte bazı dosyalar, bürokratik ya da siyasi gölgelerin altında kayboldu. Toplumun hafızasında “faili meçhul” olarak yer eden pek çok olay, aslında aydınlatılamamış değil, aydınlatılmamış dosyalardı. Gülistan Doku soruşturmasının bugün geldiği aşama, bu kötü geleneğin kırılabileceğine dair güçlü bir işarettir.

Anne Bedriye Doku’nun adliye önünde söylediği sözler, bu sürecin en ağır yükünü özetliyor:

“İnşallah kızımın kemikleri bulunacak, bir mezarı olacak.”

Bir annenin beklentisinin bu kadar sade ve bu kadar ağır olması, aslında hepimize bir sorumluluk yüklüyor. Bu sadece bir adli dosya değil, bir insanın hatırasına, bir ailenin acısına ve bir toplumun vicdanına sahip çıkma meselesidir.

Bugün gelinen noktada atılan adımlar, geç kalmış olsa da kıymetlidir. Çünkü adaletin en tehlikeli hali, hiç gelmemesidir. Gecikmiş adalet ise, doğru ve kararlı bir iradeyle yürütüldüğünde toplumsal güveni yeniden inşa edebilir.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın titizliği, soruşturmayı yürüten ekiplerin kararlılığı ve Adalet Bakanlığı’nın süreci sahiplenen duruşu, bu dosyanın “faili meçhul” olarak kalmayacağını gösteriyor. Bundan sonrası, hukukun soğukkanlılığıyla gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılmasıdır.

Ve unutulmamalıdır.

Bir dosya kapanabilir, ama adalet yerini bulmadan hiçbir vicdan susmaz.