Bazen durup kendime şu soruyu soruyorum:

Çocuklarımız nereye gidiyor, kimlerin önünde yürüyor, hangi karanlık sokaklara doğru savruluyor?

Rakamlar konuştuğunda insanın içi ürperiyor. Çünkü bu sayılar sadece istatistik değil, okul sıralarında oturması gereken, hayal kurması gereken, gülmesi gereken çocuklarımızın adliye koridorlarına düşen hikayeleri… Geleceğimizin teminatı dediğimiz evlatlarımızın, suça sürüklenmiş olarak kayıtlara geçmesi, aslında hepimizin aynaya bakmasını gerektiriyor.

Bu tablo son derece ürkütücü. Çünkü mesele birkaç çocuğun hatası değil, göz göre göre büyüyen bir toplumsal kırılma.

Bugün görmezden geldiğimiz her ihmal, yarın bir çocuğun kaybolan masumiyetine dönüşüyor. Bugün “bize bir şey olmaz” dediğimiz her boşluk, yarın telafisi mümkün olmayan pişmanlıklarla karşımıza çıkıyor.

Rakamlar soğuktur ama anlattıkları hikaye ürperticidir.

Adalet Bakanlığı ve TÜİK verileri, Türkiye’nin geleceğine dair hepimizi sarsması gereken bir tabloyu gözler önüne seriyor. Suça sürüklenen çocuk sayısı 2022’de 176 bin, 2023’te 177 bin, 2024’te ise son 10 yılın zirvesi olan 188 bin 926’ya ulaştı. 2025’te küçük bir düşüş yaşansa da rakam hala 186 binin üzerinde.

Bu sayılar sadece istatistik değil. Bu rakamların her biri bir çocuk, bir aile, bir kırılan hayat demek.

Türkiye’de 0-17 yaş aralığında 21 milyon 817 bin çocuk yaşıyor. Yani bu ülkede her dört kişiden biri çocuk. Böylesine genç bir nüfusa sahip bir ülkede, yüz binlerce çocuğun suçla anılıyor olması, sadece adli bir mesele değil, toplumsal bir çöküşün işaretidir.

Altını kalın kalın çizelim:

Bu çocuklar “suçlu” değil, suça sürüklenen çocuklardır.

Peki onları bu yola kim, nasıl itiyor?

Parçalanmış aile yapıları, ilgisizlik, denetimsizlik, sokak kültürü, dijital bağımlılık, şiddetin normalleştirildiği ekranlar, yanlış arkadaş çevreleri, eğitimdeki kopuşlar… Liste uzayıp gidiyor. Ama listenin en başında her zaman aile duruyor.

Bugün anne-babalar olarak en büyük yanılgımız şudur:

“Benim çocuğum yapmaz.” Oysa istatistikler tam da bunu söylüyor:

Suça sürüklenen çocuklar, çoğu zaman “kimsenin çocuğu gibi görünmeyen” ama aslında herkesin evinde olabilecek çocuklar.

Çocuğunuz odasında sessizse, her şey yolunda sanmayın.

Telefonuyla saatlerce baş başaysa, ne izlediğini bilmeden rahat etmeyin. Arkadaş çevresini tanımıyorsanız, onu tanıdığınızı sanmayın.

Devletin, okulların, sosyal politikaların sorumluluğu büyük, evet. Ama en büyük sorumluluk yine anne ve babaların omuzlarında.

Çocuk, önce evde korunur. Sevgiyle, ilgiyle, sınırla, takip ile…

Bugün göz yumduğumuz her ihmal, yarın bir adliye koridorunda karşımıza çıkabilir. Bugün “aman karışmayayım” dediğimiz her boşluk, yarın telafisi olmayan pişmanlıklara dönüşebilir.

Unutmayalım:

Bir çocuğu kaybetmek, sadece bir aileyi değil, bir toplumu eksiltir.