Bir ülkenin geleceği, sınıflarda yazılır derdik. Peki şimdi o sınıflarda ne yazılıyor? Kaygı mı, öfke mi, yalnızlık mı? Gençlerin gözlerindeki ışığın yerini giderek karanlık bir belirsizliğin alması, görmezden gelinecek bir durum değil.

Lise çağındaki çocukların hayatla kurduğu bağın bu kadar sert, bu kadar kırılgan bir noktaya gelmesi, hepimizi durup düşünmeye mecbur bırakıyor.

Bu gidişat iyi değil…Ve en acısı, bunu artık yüksek sesle söylemek zorunda kalıyoruz.

Bu artık bir serzeniş değil, açık bir endişe. Daha dün sıralarında oturan, hayal kurması gereken çocukların bugün şiddetin bir parçası haline gelmesi, hepimiz için ciddi bir uyarı.

Okul dediğimiz yerler; kalemin, defterin, bilginin adresiydi. Şimdi ise ne yazık ki zaman zaman korkunun, güvensizliğin ve şiddetin gölgesinde anılıyor. Bu gidişat sadece ürkütmüyor, aynı zamanda geleceğe dair umutlarımızı da zorluyor.

Kahramanmaraş’tan dün gelen haber, hepimizin yüreğine aynı soruyu bıraktı. Bir çocuk neden silah tutar? Ve bir okul, ne zaman bu kadar güvensiz bir yer haline geldi?

Ayser Çalık Ortaokulu’nda yaşanan silahlı saldırıda 1’i öğretmen, 8’i öğrenci olmak üzere 9 can hayatını kaybetti. 13 yaralı var, bazıları hala kritik durumda.

Saldırıyı gerçekleştirenin ise henüz 14 yaşında, 8. sınıf öğrencisi olması, olayın en sarsıcı yönü.

Bir çocuk…Elinde silah…Sınıfları dolaşarak ateş açıyor.

Bu cümle bile tek başına, sadece güvenlik değil, derin bir toplumsal kırılmanın fotoğrafı.

Türkiye henüz Şanlıurfa’daki okul saldırısının şokunu atlatamamışken, Kahramanmaraş’tan gelen bu ikinci büyük sarsıntı, artık münferit olaylar söylemini de tartışmalı hale getiriyor. Çünkü ortada bir “tekil vaka” değil, giderek belirginleşen bir eğilim var.

Bu noktaya nasıl geldik? Gençler öfkeli. Ama bu öfkenin kaynağı tek bir başlıkla açıklanamaz.

Aile içi iletişimsizlik, okulda artan akran zorbalığı, sosyal medyanın kontrolsüz etkisi, şiddetin normalleşmesi, rol model eksikliği…

Hepsi bir araya geldiğinde ortaya kontrol edilemeyen bir tablo çıkıyor. Bir diğer kritik nokta ise erişim meselesi.

Bir 14 yaşındaki çocuğun birden fazla silaha ve mühimmata ulaşabilmesi, sadece bireysel değil, sistemsel bir zafiyetin göstergesidir.

Bu noktada sorumluluk sadece failde değil, denetim mekanizmalarında, ailede ve kamu otoritesinde de aranmak zorundadır.

Bugün velilerin zihninde tek bir soru var: “Çocuğumu güvenle okula gönderebiliyor muyum?” Bu sorunun cevabı tereddüt içeriyorsa, orada ciddi bir problem vardır.

Okulların fiziksel güvenliği artık lüks değil, zorunluluktur. Güvenlik görevlileri, giriş-çıkış denetimleri, erken uyarı sistemleri…

Bunlar konuşulması gereken teknik başlıklar. Ancak mesele sadece kapıya bir görevli koymakla çözülmez.

Asıl mesele, o çocuğun o noktaya neden geldiğini anlamak.

Önlenebilir miydi? Bu soru acı ama gerekli. Evet, büyük ölçüde önlenebilirdi. Erken psikolojik destek mekanizmaları, rehberlik servislerinin etkin kullanımı, öğretmenlerin riskli davranışları erken fark edebilmesi… Bunların hiçbiri teorik değil, uygulanabilir adımlar.

Ama çoğu zaman ya ihmal ediliyor ya da yeterince ciddiye alınmıyor. Bir öğrencinin içine kapanması, öfke patlamaları yaşaması, arkadaşlarından kopması… Bunlar “ergenlik” deyip geçilecek sinyaller değil.

Bu olayda dikkat çeken bir diğer boyut da saldırganın ailesiyle ilgili ortaya çıkan bilgiler. Ancak mesele kişisel hikayelerden öte, genel bir gerçeği hatırlatıyor: Çocuğun ilk dünyası evdir. Evde konuşulmayan sorunlar, okulda patlak verir.

Ebeveynlerin çocuklarının psikolojik durumunu gerçekten takip etmesi, sadece akademik başarıya odaklanmaması artık hayati bir gereklilik.

En önemlisi gençleri gerçekten dinlemek gerekiyor. Onları sadece “öğrenci” olarak değil, duyguları olan bireyler olarak görmek gerekiyor.

Kahramanmaraş’ta kaybettiğimiz çocuklar ve öğretmen, bir istatistik değil. Onlar, bu ülkenin yarım kalan hayalleri.

Eğer bu olaydan sonra hiçbir şey değişmezse, asıl kayıp o zaman başlayacak. Çünkü mesele sadece bir saldırı değil…

Mesele, bir neslin sessiz çığlığı.