DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında konuştu.

Konuşmasının ilk bölümünde emeklileri yaşadığı geçim sıkıntısına değinen Tuncer Bakırhan; milyonların ayakta kalma mücadelesi verdiğini belirttti. Bakırhan şöyle konuştu:

Şimdi okuyacağım tablo ve vereceğim rakamlar Türkiye’nin gerçek tablosudur; yazılıp çizilen, anlatılanlar gibi değil. Evet, birileri şatafatlı bir hayat yaşıyor. Kim yaşıyor? Türkiye’de en iyi yaşayanlar faiz baronlarıdır. Bakın, Ocak ayında faiz ödemeleri geçen yılın Ocak ayına göre yüzde yüz seksen artmış. Yani enflasyonu yüzde otuzlarda gösteriyorlar, işçi ve emekçilerin ücretlerine enflasyon oranında zam yapıyorlar ama faize ödenen para yüzde 180 artıyor. Yani 456,4 milyar lira sadece faize ödenmiş ve rekor kırılmış. Rekor da kırıyoruz bazen; haksızlık yapmayalım. Bu şatafatlı hayatı yolsuzluk yapanlar yaşıyor.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü diye bir örgüt var. Hiçbir iktidardan beslenmeyen, nemalanmayan; bağımsız ve tarafsız gözlemleri olan bir kuruluş. Onların yayımladığı 2025 yılı raporunda, Yolsuzluk Algı Endeksi sonuçlarına göre Türkiye kaçıncı sırada? Yüz yirmi dördüncü sırada. Yani dünyanın en büyük on ekonomisinden biri olan ülkemiz, yolsuzluk endeksinde yüz yirmi dördüncü sırada. Faize ver, zenginden vergi alma, yolsuzlukta yüz yirmi dördüncü sırada ol… Peki ne yapsın fakir fukara, emekli? İşte sizin yastığınıza başınızı güvenle koymanızı sağlayacak bütün sebepleri ortadan kaldırmışlar. Maşallah!

Yine kamu kaynaklarını har vurup harman savuranlar da iyi yaşıyor; hakkını vermek lazım. Yani yaşayanlar var. Değerli arkadaşlar, Türkiye’nin cari dengesi Aralık ayında 7 milyar 253 milyon dolar açık vererek son 8 ayın rekorunu kırmış. Yani kötü gidişatta maşallah rekorları tazeliyoruz. Egale edilmesine de razıyız ama maşallah açık ara sürekli rekor kırıyoruz. Bu kadar yolsuzluğun, faizin, israfın ve en önemlisi beceriksizliğin olduğu bir ülkede; yoksula, garibana, emekliye, emekçiye tabii ki bir şey düşmez. Aylardır söylüyoruz: Enflasyon sadece yoksulluğu derinleştirmiyor; kurumları, toplumu ve insanları da içten içe çürütüyor. Bugün küçük bir azınlık mutlu yaşıyor, büyük çoğunluk ise ayakta kalmaya çalışıyor.

2 R4 A7646

Gaziantep'teki gözlemlerini ve halkla temaslarını anlattı

Bakın, geçen gün Antep’te Pervin Başkan’la birlikte bir halk toplantısına katıldık. Biz gittiğimiz yerde sadece kendi gündemimizi anlatmıyoruz; buluştuğumuz topluluktaki insanlar da kendi dertlerini bize anlatıyor ki biz de burada anlatalım. Arif Dayı adında bir amca geldi. O da birçok arkadaşımız gibi emekli. 20.396 lira maaş alıyor. Evde üç kişi bu parayla geçiniyor. Üç kişiden biri de üniversiteyi bitirmiş genç bir kadın; iş arıyor. Arif Dayı 20 bin lirayla üç kişilik bir aileyi geçindiriyor. Türkiye’de muhtemelen milyonlarca insanın yaptığı gibi.

Anlattığına göre maaşının 6 bin lirasından fazlasını doğalgaz, elektrik, su ve telefon faturalarına ödüyor. Yani ne oldu? Maaşın yaklaşık yüzde 30’u sadece faturalara gitti. Arif Dayı üç kişiyi kalan parayla nasıl doyursun, nasıl geçindirsin? O gencecik, üniversiteyi bitirmiş kadın hiç dışarı çıkmasın mı? Bir kafeye gitmesin mi? Arkadaşlarıyla buluşmasın mı? İşte Türkiye’de emeklinin hâli budur.

Yine Arif Dayı gibi bir emekliyi hep birlikte izledik. İzmir’de yetmiş yaşında bir vatandaş, çöplerden kâğıt ve plastik topluyordu. Birisi soruyor: “Ne iş yapıyorsunuz?” “Ben emekliyim” diyor. “Ama emekli maaşımla geçinemiyorum, kiramı ödeyemiyorum. Onun için çöp topluyorum.” Aynen şöyle dedi: “On liraya aldığım şeyi yarın on beş, yirmi liraya alıyorum. Esnafa sorduğumda da ‘İster al, ister alma’ diyor. Lanet olsun böyle yaşama, eğer buna yaşam denirse.” İşte Türkiye’de emeklilerin hâli budur.

2 R4 A7627

"2018'den beri çözülemeyen bir ekonomik kriz var"

Şimdi soruyoruz iktidara: Bu emekliler ne yapsın? Orta Doğu’ya girip çıkan, at koşturan, hikâye anlatanlar bir zahmet bir gün de 20 bin lirayla 30 gün nasıl geçinilir, onu anlatsınlar da biz de görelim. Çok ayıp, çok yazık.

Emekçilerin hâli hiç iyi değil. “Dünyada da ekonomik kriz var” diyorlar. Biz de biliyoruz; elbette ekonomik kriz yaşanır. 30’larda, 70’lerde, 90’larda Türkiye’de ekonomik krizler yaşandı. Ama hiçbir zaman böyle bir kriz görmedik. 2018’den beri bir türlü çözülemeyen büyük bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Biz yaşıyoruz ama beyefendiler bir türlü ekonomik kriz olduğunu ve bununla baş edemediklerini itiraf etmiyorlar. Haklılar; demek ki biz de kendimizi yeterince hatırlatamıyoruz.

Biz parti olarak aslında bu krizden çıkışın reçetesini sunuyoruz. Çok kalabalık değil; dört başlık sayacağım. Geliri adil dağıtırsak, vergide adaleti sağlarsak, halkı önceleyen kararlar alırsak; ki bizim ekonomi şefleri maşallah halk yerine sermayeyi öncelemeyi tercih ediyor; faiz lobilerine verdiğimiz parayı emekliye ve emekçilere dağıtırsak emin olun yaşadığımız ekonomik krizi büyük oranda aşarız. Dört kalemde çalışacaklar, uğraşacaklar, bir yol ve yöntem bulacaklar; 2018’den beri çözemedikleri bu ekonomik krizin belki de cevabını bulacaklar.

2 R4 A7546

Ramazan ayında DEM Partililere çağrı: Yoksulluk yaşayanlarla dayanışma içinde olun

Ramazan ayına giriyoruz. Biz bir yandan iktidarın bu yanlış politikalarıyla mücadele ederken, diğer yandan örgütlü yapımızla ve yerel yönetimlerimizle birlikte bu krizin yakıcı etkilerini yaşayan halkımızla dayanışmaya devam ediyoruz. Önümüzde Ramazan ayı var. Buradan il ve ilçe örgütlerimize, belediyelerimize bir çağrı yapmak istiyorum: Her DEM Partili, kendi sofrasındaki bereketin komşusunda da olup olmadığını araştırmalıdır. Unutmayın, bizim partimiz yoksulların partisidir; yoksulların gönül verdiği bir partidir. Dolayısıyla bize ve yerel yönetimlerimize düşen görev şudur: Nerede bir yoksul varsa, nerede yoksulluk varsa, nerede boş bir tencere varsa; o boş tencerenin dolması için elimizden gelen bütün çabayı ortaya koymaktır.

Bu Ramazan ayında da il ve ilçe örgütlerimizin, belediyelerimizin yoksul kardeşlerimizle, geçinemeyenlerle, ihtiyacı olanlarla dayanışmayı sürdürmesi; hatta daha da artırması gerektiğini bir kez daha belirtmek istiyorum. Zaten dayanışıyorlar ama daha fazlasını yapmalıyız. Çünkü biz iktidarın umurunda değiliz. Bizim bir tezimiz var: Toplumu savunmak. Bu bizim tezimizdir. “Savunmak” kavramı bazen yanlış anlaşılıyor ama ekonomik olarak da toplumu savunmak bizim görevimizdir; DEM Partililerin görevidir. Bizi dinleyen bütün yurttaşlarımıza çağrı yapıyorum: Aşı, ekmeği, işi olmayan; mutfağında yemek pişiremeyen bütün dostlarımız ve kardeşlerimiz il ve ilçe örgütlerimize, belediyelerimize başvursun. Bu zor günleri DEM Parti dayanışarak, paylaşarak atlatmanın mücadelesini verdi; vermeye de devam edecek.

2 R4 A7507

Fidan'a uyarı: Kürtleri bahane ederek Şengal'e, Mahmur'a tehditler savurmayın

Orta Doğu başlığına gelirsek; Türkiye’de ekonomik krizler kadar diplomatik krizler de yaşıyoruz. Geçen hafta Dışişleri Bakanlığı’nın bir televizyon programında Irak’a dair, “Suriye’den sonra sıra Irak’ta” şeklindeki sözleri büyük bir krize neden oldu. Bu beyanat nedeniyle Bağdat Büyükelçisi, hem Irak Dışişleri Bakanlığı’na hem de Haşdi Şabi’nin başkanlık ofisine çağrıldı ve diplomatik normlara uyulması yönünde uyarı yapıldı. Öyle bir noktaya geldik ki artık başka ülkelerin iç işlerine yönelik müdahale imaları bile kriz yaratıyor.

Bu söylem üzerine Cumhurbaşkanı da Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani’yi aramak zorunda kaldı. İran’da yeni savaş senaryolarının açıkça konuşulduğu, Irak üzerinden hesaplaşmaların yürütüldüğü bir dönemde Sayın Bakan’ın bu sözlerinin arka planı üzerinde durmak zorundayız. Bunlar yabana atılacak sözler değildir. Orta Doğu’nun yeni düğümü Irak’ta atılmak isteniyor. Yeni düzen tartışmalarında egemenlik vurgusu öne çıkarılıyor. Bu egemenlik söylemi, Şii ve Sünni bloklaşmaları üzerinden kuruluyor. Ancak uyarıyoruz: Irak ne Libya’ya ne de Suriye’ye benzer. Irak’taki bir hareketlenme; Suriye’den İran’a, Yemen’den Lübnan’a kadar geniş bir coğrafyayı etkiler. Peki böyle bir ortamda Türkiye nasıl bir pozisyon almalıdır? Türkiye, etnik ve inançsal fay hatlarını tetikleyen senaryolardan uzak durmalıdır.

Özellikle Kürtleri bahane ederek Şengal’e, Mahmur’a ve Erbil’e yönelik yeni tehditler savurmak doğru bir tutum değildir. Sayın Fidan’a açıkça soruyoruz: Şengal’de, Mahmur’da ve Federe Kürdistan Bölgesi’nde yeni hesaplar mı devreye sokmak istiyorsunuz? Eğer böyle bir yaklaşım varsa, bu hem barış sürecine hem de 86 milyonun geleceğine karşı yapılmış büyük bir yanlış olur. Aksine, yapılması gereken Kürtlerle stratejik ve tarihî ittifaklar kurmaktır; birlikte büyütmek ve birlikte büyümektir. Bu konuda somut bir teklifimiz var: Emperyalist kışkırtmalara ve savaş planlarına karşı Demokratik Orta Doğu Birliği’ni öneriyoruz. Sınırlara ve ulusal egemenliklere saygı duyulan, sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı; Kürt’ün Kürt’e rahatça “merhaba” dediği, buluştuğu, kültürel, sanatsal ve ekonomik olarak dayanıştığı bir geçişkenlikten söz ediyoruz. Demokratik Orta Doğu Birliği’nin kurulmasından yanayız. Halkların yerinden yönetim haklarının güvence altına alındığı, etnik ya da mezhepsel üstünlüklerin olmadığı, ekmeğin adil bölüşüldüğü demokratik bir Orta Doğu Birliği teklifi yapıyoruz. Aslında bu, yıllardır Kürt hareketi tarafından dile getirilen bir tekliftir. Bu çağrımız sadece siyaset kurumuna değil, herkese yöneliktir; özellikle de iktidaradır. Türkiye, Kürtlerle ilişkilerini demokratik bir zemine çekerek ve bölgesel bir barış vizyonu geliştirerek ancak bu birliğe katkı sunabilir.

"Öcalan daha ne desin?"

İki gün önce 15 Şubat’tı. Kürtlerin “kara gün” olarak nitelendirdiği bir gündü. 27 yıl önce Orta Doğu bir kez daha kaos ve krizin zemini hâline getirilmek istendi. Afganistan’dan Irak’a, oradan Libya’ya ve tüm Orta Doğu’ya uzanan kaos planının ilk adımlarından biri, Sayın Öcalan’a dönük 15 Şubat uluslararası komplosuydu. Yani komplo, Sayın Öcalan’la başlatıldı. 15 Şubat, bugün bile devlet aklı ve Türkiye siyaseti tarafından tam olarak çözümlenmiş değildir. Bugüne kadar kaybedilen tam 27 yıl var. Kürtler de kaybetti, Türkiye de kaybetti; Türkler de kaybetti. 86 milyon olarak hepimiz kaybettik.

Oysa 27 yıldır İmralı Adası’nda bir çözüm iradesi var. Bu irade, 15 Şubat komplosunu 27 Şubat çağrısıyla boşa çıkardı. Bu komplo aklı, Rojava’ya yönelik saldırılarla devam ettirilmek istendi. Sayın Öcalan bu süreçte de İmralı Cezaevi’nden müdahale ederek ikinci bir uluslararası kumpası boşa çıkarmıştır. Bu konuda emeğine sağlık diyoruz; selam, sevgi ve teşekkürlerimizi iletiyoruz. Şimdi biz de soruyoruz: 22 Ekim’de Sayın Öcalan’a bir barış çağrısı yapıldı mı? Evet, yapıldı. 27 Şubat çağrısıyla Sayın Öcalan, 52 yıllık çatışmalı ortamı tek bir çağrıyla bitirme iradesi ortaya koydu mu? Koydu. Milyonlarca insan onu siyasi irade olarak görüyor mu? Görüyor. Fikirleri sadece Kürtler tarafından değil, çok geniş bir toplumsal zemin tarafından takip ediliyor mu? Ediliyor. Bir yıl içinde Sayın Öcalan süreci şiddet ve ayrışma zemininden demokratik siyaset ve toplumsal uzlaşı zeminine çekti mi? Çekti. Bu müzakere yeteneği ve gücü var mı? Var.

Peki, bu kadar önemli bir aktörün rolü ve fikirleri neden kamuoyuna doğru anlatılmıyor? Televizyonları açtığınızda hâlâ eski söylemlerle, hakaret diliyle değerlendirmeler yapıldığını görüyoruz. Daha açık soralım: Sayın Öcalan çözüm merciiyken neden bilinçli bir şekilde sanki sorunun kaynağıymış gibi gösterilmeye çalışılıyor? Bunu iktidar yanlısı medyaya da söylüyorum; yazan, çizen, değerlendirme yapan herkese söylüyorum. Tarihin tanıklığı, Sayın Öcalan’ın bir çözüm adresi olduğunu gösteriyor. O hâlde herkes tutarlı davranmalı, gereken ciddiyeti göstermeli ve rolünü oynayabilmesi için Sayın Öcalan’ın önündeki engellerin kaldırılması yönünde çaba göstermelidir.

Bu netlik hem sürecin başarısı hem de toplumsal huzur için vazgeçilmezdir. Kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için Sayın Öcalan’ın statüsü ve çalışma koşulları fiilî değil; resmî ve yasal bir düzenlemeyle belirlenmeli ve güvence altına alınmalıdır. Çünkü fiilî düzenlemeler geçicidir. Bu coğrafyada 100 yıldır çok söz duyuldu, çok fiilî düzenleme görüldü; ancak her biri birileri tarafından yok sayıldı, inkâr edildi ve ortadan kaldırıldı. Adı konmamış, resmî zemini olmayan hiçbir düzenleme artık kalıcı barış için yeterli bir temel oluşturmaz. Dün heyetimiz İmralı’da Sayın Öcalan’la bir görüşme gerçekleştirdi. Sayın Öcalan, “Günü değil, tarihi kurtarmaktan söz ediyoruz. Tarih de çözümsüz olmaz.” diyor. Daha ne desin?

"Türkiye'nin iyiliği için bütün liderler buluşalım"

Ama bazıları günü kurtarmaya, ayı yılı kurtarmaya çalışıyor. Oysa karşısındaki akıl yüzyılları kurtarmaya çalışıyor. Yüzyılın demokratik bir zeminde, barışçıl bir şekilde devam etmesi için Kürt’ün de bu yüzyılda yer alması gerektiğini belirtiyor. Biz de tam olarak bundan söz ediyoruz. Mesele bugünü kurtarmak değil; tarihi kurtarmak, geleceği doğru temeller üzerine kurmaktır diyoruz. Bunu gerçekleştirmek için Sayın Öcalan’ın dâhil olduğu süreci, siyasetin dili ve iradesiyle yürütecek bir koordinasyon mekanizmasına acilen ihtiyaç vardır. Bu mekanizma, iktidar ve muhalefetin sürece katılımını sağlayacak; güvenlik ile siyaset arasındaki dengeyi kuracaktır. Sürecin hızlı ve güçlü bir şekilde ilerlemesine de katkı sunacaktır.

Şimdi çok önemli bir çağrı daha yapmak istiyorum. Yüz yıllık bir meseleyi tartışıyoruz. Böyle bir süreçte bütün siyasi parti liderlerini bir zirvede bir araya gelmeye çağırıyoruz. Artık ayrılıklarımızı, farklılıklarımızı bir kenara bırakalım diyoruz. Türkiye’nin iyiliği ve barışı için siyasi liderler olarak gelin bir araya gelelim, çözümü konuşalım. Yüzyıllık bir mesele tartışılıyor; bugün bir araya gelmeyeceksek ne zaman geleceğiz? Bu sebeple çağrımızı tekrarlıyoruz: Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’nin temel ve köklü sorunlarını çözmek için Sayın Cumhurbaşkanı’nın ev sahipliğinde bir liderler zirvesi toplanmalıdır. Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi artık ertelenemez. Önüne başka gündemler konulamaz, gündelik siyasetin malzemesi hâline getirilemez. Hiçbir siyasi liderin bu sorumluluktan kaçma lüksü yoktur. Bu nedenle, geleceği birlikte yazacak bir zemini oluşturmak için tüm liderlerin katıldığı bir zirve artık gerçekleştirilmelidir. Liderler zirvesiyle çözümün siyasal iradesini hep birlikte pekiştirelim diyoruz.

Komisyona ilişkin: 40 yıldır baskıyla söyletemediklerini, bugün gül uzatarak asla söyletemezler

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun gerek yaptığı dinlemeleri gerekse İmralı Adası’nda Sayın Öcalan’la gerçekleştirdiği görüşmeleri önemsediğimizi belirtmiştik. Bu çalışmalar önemlidir. Ancak komisyonun önünde çok önemli bir görev var: Somut bir yol haritası ve belirli bir siyasi takvim içeren raporunu hazırlayıp Meclis’e sunması gerekiyor.

Tekrar ediyoruz: Rapor yeni tariflerle oyalanmamalı; sürecin gereklerine odaklanmalıdır. Tarihsel korkulara ve kalıplaşmış yaklaşımlara sıkıştırılmamalı; yeni bir perspektif içermelidir. Tarihsel meseleler yeni bir siyasi dille ele alınır. Eski dille yeni bir Türkiye raporu yazılamaz. Eski zihniyetle demokratik Türkiye’yi inşa edecek bir rapor hazırlanamaz. Çok açık söyleyelim: Kırk yıldır baskıyla söyletemediklerini, bugün gül uzatarak da asla söyletemezler. Rapor, Kürt meselesini “terör” parantezine almamalıdır. Kürt meselesi bir terör meselesi değil; demokrasi ve özgürlükler meselesidir. Bir güvenlik meselesi değildir. Meclis raporu ve buna dayalı olası düzenlemeler meseleyi asimilasyon mantığıyla ele alır ve terör parantezine sıkıştırırsa demokratik çözüm yara alır.

Mehmet Uçum'dan 'umut hakkı' yorumu
Mehmet Uçum'dan 'umut hakkı' yorumu
İçeriği Görüntüle

Sürecin istikameti, komisyon raporu ve çerçeve yasa temelinde; kalıcı ya da geçici çözüm yaklaşımlarıyla belirlenecektir. Biz artık palyatif değil, kalıcı çözümlere odaklanmalıyız diyoruz. Kürt meselesini siyasi ve hukuki zemine çekecek somut ve kalıcı adımlar hayata geçirilmelidir. Bu sebeple komisyonun raporu; ezberlerden uzak, bugüne kadar oluşmuş algıların ötesine geçen, demokratik ve kapsayıcı bir içerikte olmalıdır ki yeni bir yaşamın kapıları aralansın.

Münih Konferansı: Siz buraya davet etmezseniz, dünyanın büyük güçleri sıraya girer

Münih Konferansı sadece sıradan bir konferans değildi. Orada tarihî nitelikte adımlar, kareler ve diplomatik temaslar yaşandı. Hafta sonunda Almanya’da düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı kapsamında, Suriye’ye ilişkin önemli görüşmeler gerçekleştirildi. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed; Emmanuel Macron, Marco Rubio, Faysal bin Farhan Al Saud ve birçok ülkenin temsilcisiyle bir araya geldi. Bu görüşmeler tarihî önemdeydi. Ortaya çıkan tablo şunu göstermiştir: Suriye denkleminde Kürtler güçlü bir aktördür ve Kürtler Şam’la birlikte yürüme iradesini ortaya koymaktadır. Biz bunu daha önce de bir grup toplantısında dile getirmiştik. “Neden Sayın Mazlum Abdi ve Sayın İlham Ahmed Türkiye’ye davet edilmez, kendileriyle doğrudan görüşülmez, görüşleri birinci elden alınmaz?” demiştik. O zaman kıyamet kopmuştu. Bildik yorumlar, bildik suçlamalar yapılmıştı. Ama siz burada davet etmezseniz, Almanya’da aynı masada otururlar. Üstelik dünyanın en büyük güçleri onlarla görüşmek için sıraya girer. “Görüşlerini alın” demiştik, kıyamet kopmuştu. Bildik yorumlar, bildik yaftalamalar yapılmıştı. Oysa siz burada davet etmezseniz, Almanya’da aynı masada otururlar. Üstelik dünyanın en büyük güçleri onlarla görüşmek için sıraya girer.

Dolayısıyla bu treni kaçırdık. Umarım bundan sonraki adımlarda daha kapsayıcı oluruz; dünyanın meşru ve resmî aktörler olarak gördüğü Rojava’daki Kürt temsilcileriyle ilişkilerimizi doğru bir zeminde, doğru bir dille kurarız. Bir yandan da 30 Ocak mutabakatı oldu. Fakat öyle bir kesim var ki ne yapılırsa yapılsın bir türlü tatmin olmuyor. Kürtlerin neyine karşılar, neye itiraz ediyorlar? Demokrasi mi istemiyorlar? İnsan anlamakta güçlük çekiyor. Rojava’da “Kürtler bitti” diye bağırıp çağıran, bundan sevinç duyanlar vardı. Münih Güvenlik Konferansı’ndaki görüntüler bir kez daha onları yanılttı, boşa düşürdü. Münih’te Kürtler kendi iradeleri ve temsilcileriyle birlikte, Suriye devleti içinde yer alarak ve uluslararası görüşmeler yaparak tarihî bir gelişme kaydetti. Kürtler bitmemiştir. Aksine, masada Suriye devletiyle birlikte halkının haklarını uluslararası zeminde sahiplenmiş ve savunmuştur. Kabul görmüşlerdir. Kürt’ün iradesini tanıyan bir Suriye’nin birliği de güçlenmiştir. Uluslararası düzende Suriye’nin varlığı daha meşru bir hâle gelmiştir. Kürt’le kavga eden bir Suriye’yi dünya ne yapsın? İşte Kürt’le birlikte dünyanın en büyük güçleri görüştü. Emin olun, Suriye heyetinin yürüttüğü diplomasi trafiği, konferansa katılan pek çok devletin gerçekleştirdiği temaslardan daha yoğundu. Bu tablo, birliğin, beraberliğin ve hak ile hukuku tanıyan bir yaklaşımın fotoğrafıdır.

Umarım bundan sonra da Rojavalı temsilciler hem Suriye devletiyle birlikte hem de kendi diplomatik kanallarıyla temaslarını sürdürebilecekleri kalıcı bir zemine kavuşurlar. Bu görüntüyle birlikte, geçtiğimiz ayın başında Suriye’de Arap-Kürt savaşı çıkarmak isteyenler de boşa düşmüştür. Orada savaş çıkmamış; demokratik bir zemin için bir başlangıç yapılmıştır. O demokratik zemini orada birlikte büyütecekler; biz de buradan destek vereceğiz. Değerli arkadaşlar, herkes bilsin ki kriz üretenlere karşı biz çözümü savunmaya devam edeceğiz. Nifak tohumları ekenlere karşı ortak yaşamı savunacağız. Çatışma arayanlara karşı barışı savunacağız. Ve bu yolumuzdan asla dönmeyeceğiz.