DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin meclis grup toplantısında konuştu.

Konuşmasında İran'a yapılan ABD-İsrail müdahalesine geniş yer veren Bakırhan; İran'ın içeride zulüm ekip şimdi öfke biçtiğini belirterek, dış müdahalelerin demokrasi getirmeyeceğini söyledi ve "Bir ülkede demokrasiye ve refaha ulaşmanın yolu o ülkenin kendi dinamikleridir. Kendi itiraz edenleriyle, kendi toplumsal güçleriyle birlikte bir ülkede demokrasiye geçiş ancak böyle sağlanabilir" dedi. Bakırhan sözlerini şöyle sürdürdü:

Savaş büyüdükçe sınırlar değil acılar genişliyor. Küresel ve bölgesel güçler hesaplaşırken oradaki halklar ve emekçiler eziliyor. Maalesef bedeli onlar ödüyor. Dış müdahaleler artık bir biçimde son bulmalıdır. İnkârcı rejimler de değişmelidir. Yani sadece dış müdahalelere karşı değiliz; halkların inançlarını yok sayan, baskıcı ve idamcı rejimlerin de değişmesi gerektiğini söylüyoruz. İşte bu nedenle İran meselesine nasıl yaklaştığımızı ilk andan itibaren açık bir şekilde ortaya koyduk. Ancak buna rağmen hala Kürtlere akıl vermeye çalışanlar var. Çünkü Kürtlerin söz kurabilen, strateji geliştirebilen, siyaset yapabilen ve en önemlisi kendi geleceği hakkında karar verebilen bir halk olduğunu görmek istemiyorlar.

"Kürtlere akıl vermekten vazeçin"

Bakın, dünyanın neresinde bir kriz çıksa gözler hemen Kürtlere çevriliyor. Viledalı analistler bir anda ortaya çıkıp Kürtlerin ne yapması gerektiğini anlatmaya başlıyor. Keşke söylediklerinin gerçekçi bir karşılığı olsaydı da haklarını teslim edebilseydik. Özellikle bir noktayı vurgulamak istiyorum: Kendilerini siyaset ve kültür konusunda akıl hocası sanan bazı analistler Kürtler hakkında fikir yürütmekten vazgeçmelidir. Ne diyorlar? Kürtler dış güçlerin kendilerine faydası olmadığını anlamalıymış, kart olarak kullanılmamalıymış. Bu boş sözleri artık bir kenara bıraksınlar. Kürtlere akıl vermekten vazgeçsinler. Kürtler nerede nasıl davranacağını, nasıl tutum alacağını, nerede elini uzatacağını ve nerede kendisini savunacağını gayet iyi bilir. Ne desek sözlerimizi başka yerlere çekmeye çalışan bir kesim var. Allah onları ıslah etsin. Ramazan ayında bu duayı edelim. Bu bir avuç insanı bir kenara bırakalım. Yaygara koparanların gürültüsüne bakmayalım değerli arkadaşlar.

Bugün görülmek istenmeyen, üstü örtülmeye çalışılan bir gerçeği burada birlikte konuşacağız. Soracağız ve birlikte cevap arayacağız. Son bir haftadır dünya Kürtleri konuşuyor. Bu sefer odak İran. Bir ay önce yine Kürtler konuşuluyordu; odak Suriye’ydi. Yıllar önce yine Kürtler konuşuluyordu; o zaman da Irak’tı. Peki neden sürekli Kürtler konuşuluyor? Bölge devletleri buna ciddi bir cevap aramalı. Biraz düşünmeli, biraz tefekkür etmelidir. Neden Kürtler sürekli dünyanın gündeminde? Bölgede her kriz çıktığında gözler neden Kürtlere çevriliyor?

Şapkamızı önümüze koyup düşünelim. Eğer Kürtler yaşadıkları ülkelerde eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşamıyorsa, kimliksiz bırakılıyor ve baskı altında tutuluyorsa elbette bunun sorumlusu Sykes-Picot düzeni ve bölgedeki devletlerin politikalarıdır. Önce bu durum sorgulanmalıdır. “Dünya neden Kürtleri konuşuyor?” diye dert yananlar önce “Nerede hata yaptık?” diye kendilerine sormalıdır. Buyurun, yüzyıllık acı dolu bir geçmişi sona erdirecek bir fırsat ortaya çıkmıştır. Bunu değerlendirelim. Dünya Kürtleri başka biçimde konuşuyor. Bir silah patladığında herkes “Kürtler ne yapacak?” diye soruyor. Bu korku gerçekten vardır. Bu korkuyu gidermenin yolu da bellidir. Kürtlerin bir halk olmaktan kaynaklanan haklarını ve iradesini tanıyın. Kürtlerin dilini, kimliğini ve kültürünü tanıyın. Kürtler yaşadıkları ülkelerin üvey değil, eşit yurttaşları olsun. Böyle bir zeminde başka halklar ne kadar konuşuluyorsa Kürtler de o kadar konuşulur. Kürtler risk altında olduğunda güvenliğini sağlamak için sağa sola bakmaz; hakkını tanıyan, iradesine saygı gösteren başkentlerin ne dediğine bakar. Hakiki bir kardeşliği tesis etmenin yolu da budur.

"Kürtler hiçbir komşuya tehdit değildir"

Değerli arkadaşlar, peki Kürtler ne düşünüyor? Kürtler ve Kürt liderlerinin tamamı çözümü dışarıda değil, yaşadıkları ülkelerde arıyor. Bakın, Sayın Abdullah Öcalan yıllardır çözümün Türkiye topraklarında aranması gerektiğini söylüyor. İran’ı da yıllardır demokrasiye davet etti. Kendisiyle görüşmelerimizde İran’daki gelişmeleri önceden öngördüğünü ve İran’ın bu krizleri önleyebilmesi için Kürtleri, farklı etnik ve inanç gruplarını tanıması; kadın haklarını güvence altına alması gerektiğini ifade etti. Ayrıca bölgesel bir savaşın parçası olmamamız gerektiğini söyledi. Ama haksızlık ve baskı karşısında Kürtlerin birlik olması ve ortak mücadele etmesi gerektiğini de vurguladı. Yine Sayın Mesut Barzani ve Neçirvan Barzani’nin İran’la ilgili açıklamalarına hep birlikte tanıklık ettik. Ne diyorlar? Kürdistan Bölgesel Yönetimi hiçbir komşuya tehdit oluşturmayacaktır. Dün Sayın Neçirvan Barzani ile görüştüm. Aynı düşüncelerini tekrar ifade etti. Kürtler hiçbir ülkenin kalkanı değildir. Kürtler kendi özgürlükleri ve hakları için mücadele eder. Sayın Bahçeli de çok tarihi bir uyarı yaptı. Aynen şöyle söyledi: “Kürtlerin bu savaşta mızrak ucu olarak kullanılması büyük bir hata olur. Kürdistan bir savaş alanı değil, bir köprü olmalıdır.” Biz de aynı şeyi söyledik. Bölgesel ve küresel güçlerin müdahalesine karşıyız. Ama oradaki inkârcı, idamcı ve çürümüş molla rejiminin de karşısındayız dedik.

Bir şey daha söyledik: İran’da özgürlük isteyen kadınların yanındayız. Kürtlerin, Beluçların, Azerilerin ve rejimden rahatsız olan Farsların yanındayız. Onların mücadelesini destekliyoruz. Kürtlerin ve Kürt liderlerinin mesajı nettir ve onurlu bir duruş içindedir. Fırsatçılık yapmıyorlar. Kürtleri tehdit olarak görmeyin diyoruz. Bu açıklamaları siz de gördünüz. Kürtleri bölgesel barışa katkı sunacak bir halk olarak tanıyın ve artık bunu kabul edin. “Kürt gruplarını takip ediyoruz” diyenlere de önce Kürt liderlerinin bu onurlu yaklaşımını takip etmelerini tavsiye ediyoruz. Bunu açıkça söylüyorum: Ne İran’ın, ne İsrail’in, ne Amerika’nın Kürdistan topraklarını ve İran’daki Kürt kentlerini kendi savaş sahasına çevirme hakkı yoktur.

"Türkiye, Ortadoğu Birliği'nin öncülüğünü yapsın"

Bakın, Avrupa kendi birliğini kurdu ve kardeşçe bir arada yaşayabiliyor. Orta Doğu neden kendi birliğini kurmasın? Demokrasiye duyarlı, etkileşime açık ve ekonomik iş birliklerinin bulunduğu demokratik bir Orta Doğu Birliği’ni gelin birlikte kuralım. Bu, dış müdahalelerin gerekçesi olan antidemokratik rejimler sorununu da ortadan kaldırabilecek en önemli yollardan biridir. En temel sorumluluk burada bölge devletlerine düşüyor. İnanın, tek bir devlette yaşanacak demokratik dönüşüm bile adım adım tüm bölgeyi olumlu yönde etkileyebilir. Bunun öncülüğünü Türkler ve Kürtler neden yapmasın? Bu oyunu neden Türkiye bozmasın? Neden demokratik bir Orta Doğu Birliği’nin öncülüğünü Türkiye yapmasın? Bu süreç bir fırsattır. Gelin, Kürt halkına isyanı, bölge devletlerine de bastırmayı dayatan bu tuzağa son verelim. Kardeşçe ve eşitçe bir arada yaşayalım diyoruz. Değerli arkadaşlar, çok açık söylüyorum: Her türlü dış müdahaleye karşıyız. Ama bölge ülkelerinde dış müdahalelerin önüne geçmek için önce kendi ülkelerinde gerçek demokrasiyi ve barışı sağlamaları gerekiyor.

"Kürtler, 100 yıldır İran'da mücadele ediyor"

İran yarım asır şah yönetimini gördü. Ardından yarım asırdır da molla rejiminin baskısı altında yaşıyor. Kadının adı yok, gençlerin özgürlüğü yok, hukuk yok. En basit bir muhalefet bile idamla yargılanabiliyor ve idamla sonuçlanabiliyor. İran rejimi 47 yıldır Kürtleri, Azerileri ve kendisine boyun eğmeyen Farsları ezerken küresel güçler petrol ve ekonomik çıkarlar nedeniyle üç maymunu oynadı. Bugün İran’ın antidemokratik olduğunu yeni fark etmiş gibi davranıyorlar. İran kentlerinde idam sehpalarında insanlar sallanırken neredeydi o küresel güçler? Bir de Kürtlere sanki uzaydan gelmiş gibi bir muamele yapılıyor. Kürtler İsrail’e veya Amerika’ya dayanarak mı mücadele yürütüyor? Bu iddia gerçek dışıdır. İran’da 10 milyondan fazla Kürt yaşıyor. Bu mücadele bugün başlamadı. Süleyman Muini’den, Abdurrahman Kasımlo’dan, Hêzrat Hemedanî’den, Şirin ve İlam bölgelerine kadar uzanan büyük bir direniş tarihi vardır İranlı Kürtlerin. Sanki İsrail veya Amerika müdahale edince Kürtler mücadeleye başlamış gibi anlatılıyor. Oysa Kürtler yüz yıldır mücadele ediyor. Kimseye güvenmeden, kendi öz gücüne dayanarak mücadele ediyor. Halkların demokratik birliğine inanarak mücadele ediyor. Bakın, binlerce yıl önce bile o dağlara “Kürt dağları”, “Kürdistan dağları” deniyorsa Kürtlerin varlığını kim sorgulayabilir? Ne molla rejimi ne de şah yönetimi ortada yokken o dağlarda, o coğrafyada Kürtler yaşıyordu. Ve yaşamaya devam edecek. Molla rejimleri gelir geçer. Antidemokratik rejimler gelir geçer. Ama o coğrafyada yaşayan halklar kalır.

Özgür Özel’in de isminin olduğu dokunulmazlık dosyaları Meclis’te
Özgür Özel’in de isminin olduğu dokunulmazlık dosyaları Meclis’te
İçeriği Görüntüle

Peki Kürtler ne istiyor? Bu soru hep soruluyor. Biz de hep söylüyoruz ama bir türlü duyulmak istenmiyor. Bu yüzden bu kez çok kısa, çok net bir şekilde tekrar söyleyelim. Kürtler binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda kimliklerini koruyarak özgürce ve onurlu bir biçimde yaşamak istiyor. Tekrar ediyorum: Kürtler, binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda kimliklerini koruyarak özgür ve onurlu bir yaşam istiyor. Kürtler kendi öz gücüyle, kendi iradesiyle ve kendi toprağında onurlu bir yaşam istiyor. Bu kadar açık, bu kadar net. Kürtlerin de diğer halklar gibi kendi topraklarında özgürce yaşama hakkı vardır. İran onlarca halkın ve inancın bir arada yaşadığı kadim ve geniş bir coğrafyadır. Böyle bir coğrafyada inkârcı ve baskıcı bir rejimi sürdürmek mümkün değildir. İran’ı barışa ve refaha kavuşturacak model; tüm halkların, inançların ve kimliklerin gönüllü olarak bir arada yaşayacağı demokratik bir düzendir. İran’ın ihtiyacı olan da budur. Değerli arkadaşlar, bakın Suriye’nin, İran’ın ve Irak’ın hikâyesi hepimize çok şey söylüyor. Halkların haklarını ve hukukunu reddeden bir ülke eninde sonunda savaşın girdabına sürüklenir. Irak nasıl sürüklendi? “Kimyasal silah var” denildi. Nasıl sürüklendi? “Kitle imha silahları üretiyor” denildi. Sonuçta ülke büyük bir savaşın içine çekildi. Kendi halklarının birlikte ve eşit biçimde yaşamasına imkân tanımayan ülkeler er ya da geç siyasi ve ekonomik krizlerin içine sürüklenir. Kimse lütfen bunu bir tehdit olarak görmesin.

"Demirtaş ve Yüksekdağ, Newroz'da dışarıda olsun"

Bugün adeta Sırat Köprüsü’ndeyiz. Bu tarihi kavşağı ve tarihi fırsatı görmezden gelerek erteleme lüksümüz yok. Çok zaman kaybedildi, evet. Ama dünya dengelerinin altüst olduğu bu dönemde artık kaybedecek zamanımız kalmadı. Türkiye, bölgesel türbülansa karşı stratejik bir istikrar merkezi olabilir. Tehlike büyük, fakat iktidar hâlâ küçük hesapların peşinde. Millet dünya neyi konuşuyor? Onlar gündemi uzatmakla meşgul. Oysa tam da böyle süreçlerde en büyük güvence hukuk ve adalettir. Ne yazık ki bizde eksik olan da budur.

Bakın, iki örnek vereceğim. Mardin Büyükşehir Belediyemize atanan kayyımın görev süresi iki ay daha uzatıldı. “Ahmetler göreve” sözü acaba öylesine söylenmiş bir söz müydü, bilemiyorum. Söylendi ama karşılığı yerine getirilmedi. Ne Ahmet Türk ne de diğer seçilmişler görevlerine iade edildi. Kayyımın görev süresi hangi akılla, hangi hukukla uzatılıyor? Bunu anlamakta gerçekten zorlanıyoruz. Artık buna bir son verin. Kayyım atanan belediyelerdeki kayyımları çekin, seçilmişler görevlerinin başına dönsün diyoruz. İkinci örnek: Birkaç gün önce Danıştay’ın Barış Akademisyenleri hakkında verdiği karar oldukça düşündürücü. Danıştay, barış için imza atanları suçlu saymaya devam ediyor. Biz ise diyoruz ki bu yanlışta ısrar edenler asıl hatayı yapıyor. Barış Akademisyenleri suçlu değildir. Danıştay’ın, Anayasa Mahkemesi kararlarını fiilen yok sayan ve barış akademisyenlerini yeniden hedef hâline getiren bu kararını kabul etmiyoruz. Danıştay bu kararından vazgeçmelidir. Barış talebi suç değildir. Önümüzdeki günlerde hazırlanacak yasal düzenlemeler, barış akademisyenlerinin uğradığı haksızlığı gidermeyi de kapsamalıdır. Bu da sizin için bir fırsattır. AYM kararlarını uygulayın ki bu Newroz da Selahattin Demirtaş Diyarbakır'da, Figen Yüksekdağ da İstanbul’da olsun; Kobani ve Gezi davalarının tutukluları Newroz alanında birlikte halaya dursun.