MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında konuştu. İşte Bahçeli'nin konuşmasından önemli satır başları:
Merhum Mithat Cemal Kuntay’ın altı çizilmesi gereken bir düşüncesi vardır ve şöyledir: “İnsan bazen bir mektepten değil, bir muallimden çıkar.” Bir bakıma, hakkın akıp giden hayatta bir mektep, başka türlü ifade edersek bir muallim, yani bir öğretmen değil midir? Bu mektebin sıralarından ve bu muallimin nazarında siyasetin temel ve mecburi bir ders olmadığını kim inkâr edebilir? Yine merhum Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif isimli eserinde Can Beraberi arkadaşıyla bir diyaloğunu nakleder: Bir defasında merhum vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy Berlin’e gider. Dönüşünde merhum Kuntay sorar: “Berlin’de ne var, ne oluyoruz?” Merhum Akif cevap verir: “Ne olacağız? Berlin’e gittim, elçimiz Kur’an tefsiri yazıyordu. İstanbul’a geldim, Fatih’teki hocalarımız siyaset konuşuyordu. Ne olacağız? Artık anlarsın.” Elbette Müslüman Türk’ün ferdi olarak mikrokosmosda siyaset-felâket dengesini tutturması bununla ilgilidir.
Nitekim Allah’tan korkmayanın kuldan utanmasını beklemek boşuna bir hevestir. Biz hem Allah’tan korkan hem de kuldan utanan, mazisi 57 yılı bulan siyasi ve fikrî mücadelesiyle imanın, inancın ve milliyetçi iradenin muhik ve muteber burcu olan Milliyetçi Hareket Partisi’yiz. Kararlılıkla ifade etmem gerekirse Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı, bütün Türkiye’nin, bütün Türk milletinin, hatta Türk-İslam dünyasının sadece bugünün değil yarınların da partisidir. Geçmişle geleceği birbirine bağlayan fazilet, feraset ve fikir köprüsüdür. Ez cümle millî umutların düşmeyecek sancağıdır. Bizim folluğumuzda kuluçkaya yatıp başka kümelerde yumurtlayanların, çıraklık dönemini aramızda geçirip gıcırdayan başka kapı diplerinde ustalık taslayanların milliyetçi-ülkücü hareketi hakkıyla idrak edip layıkıyla ifade etmeleri neredeyse imkânsızdır.
"BİZİM ÇAMUR ZİHNİYETLERE, ÇAMURLAŞMIŞ SİYASETE KAPIMIZ SÜNGÜLÜDÜR"
Hazreti Mevlânâ’nın dediği üzere her insan bir yağmur damlası gibidir, kimisi düşer çamura, kimisi düşer gül yaprağına. Çamurla karışan çamur atar, gül bahçesinde olan ise mis kokular yayar etrafına. Bizim çamur zihniyetlere, çamurlaşmış siyaset zıpçıktılarına yüzümüz dönük, kapımız süngülüdür. Ruhu bedenine egemen olan bir insanda görülecek davranış kalıbı öncelikle itidaldir; şayet insan itidalin pusulasıyla hareket ederse çetin imtihanları, zorlu engelleri birer birer aşacak yürekliliğe ulaşacaktır. Gerçek yüreklilik bilek gücü veya kas birikimiyle değil, aklın ve ahlakın adalet çizgisinde sapmadan ve savrulmadan ilerleyişiyle tecelli edecektir. İşte böylesi bir erdeme ve bundan mütevellit erinç hâline müstakim bir tutumla müstahak olanlar, yaptıkları her işle, attıkları her adımla, ağızlarından çıkan her sözle hayranlık ve hürmet uyandıracak, yanlışın ve yanılgının boşluğuna da hiçbir zaman düşmeyeceklerdir.
Halk ozanımız Yunus’un dediği gibi, “Az söz erin yükü, çok söz hayvan yüküdür.” Çok sözle yüzümüzü kızartıp mahcubiyet duyacağımıza, az ve öz söyleyip hafızalarda derin izler, vakitler bırakacak maharete sahip olmak lazımdır.
Yapılan konuşmalarda, paylaşılan görüş ve düşüncelerde bir mâkesin, bir de makusun şaşmaz gerçeğiyle karşılaşırız. Şayet sesimizi değil de sözümüzü yükseltir, üstelik bu yüksekliği millî ve manevî değer hükümleriyle perçinler, hepsinden mühimi ülkemizin menfaatini diğer bütün şahsî ve siyasî menfaatlerin önünde ve üstünde tutarsak, o zaman tezahür eden her söz, her düşünce, her görüş millet vicdanında mâkes bulacaktır, çünkü aziz millet varlığının basireti tıpkı tükenmez bir cevher gibidir. Fakat cümle cümle mağlubiyetle iade edilmiş, çelişki çukurlarına düşen açıklamaların, ahlaki safiyetten ve kalbî samimiyetten mahrum, ilke ve içerik yoksunu istismarcı çıkışların talihi, biliniz ki makustur. Bu makus düşünce ve ezberlerin millet huzurunda ne bir karşılığından ne de bir değerinden bahsedilebilecektir.
Hamasetin ilkesiz çekiciliği hakikat ve haysiyetin itibarlı çehresini gölgelerse, emin olunuz ki atılan hiçbir adımın, söylenen hiçbir sözün bağlayıcılığı ve kalıcılığı olmayacaktır. Türkiye’mizin geçtiği tarihî eşik, hepimize, özellikle siyaset müessesesine ve siyaset yapan zevata ihmal edilemez sorumluluklar yüklemektedir. Mâkeste buluşmak varken makusun tezgâhında bocalamak, akıl ve mantık ihlalinden başka bir şey değildir. Eğer taşımasını bildikten sonra insanda iki tür şuur hâli vardır. Birisi adalet şuuru, diğeri de tarih şuurudur. Kemale ermiş adalet şuuru bizi imanımızla bütünleştirip Allah’ın yolundan ayırmayacak, tarih şuuru ise vatan ve millet sevgisinin ana yatağı olacaktır. Deniz fenerini andıran, aydınlık bir meşaleyi çağrıştıran bu yatakta oluşacak ve ortaya çıkacak fikrî atılımın tanım ve tarifi de elbette ve kesinlikle milliyetçiliğin ta kendisidir. Türk milliyetçilerinin süresel ölçekli iddia ve hedefleri her zaman vardır ve bilinmektedir.
21. yüzyılda dünyanın daha yaşanabilir, daha insani, daha adil, daha huzurlu ve daha sevimli olabilmesinin bir yolunun da böyle bir anlayışı zenginleştirmekten geçtiği açıktır. Huzursuz ve istikrarsız bir dünyada hiç kimse güvende değildir. “Bize bir şey olmaz” mağrurluğu, “her koyun kendi bacağından asılır” mantığı ve “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” masalı, alıcısı olmayan, satıcısı bulunmayan çürük ve küflü mal gibidir. Eski kafayla yeni yüzyılın fırsat verişlerini okumak, bununla bağlantılı siyasi ve stratejik düşünceye mâlik olmak, eşyanın tabiatına aykırıdır.
Dijitalleşmenin sürekli çıta yükselttiği, iletişim ve ulaşım teknolojilerinde göz kamaştıran sıçramaların yaşandığı bir zaman tünelinde insan iki durumla eş anlı karşı karşıyadır. Birisi kalabalıklar içindeki yalnızlık, diğeri de yalnızlığın tam ortasındaki uğultulu kalabalıklardır. Mitolojide anlatılan, yüzüne bakanın taş kesildiği yılan saçlı üç kadından birisi olan Gorgon, adeta insan varlığının tam göz hizasındadır. Mesele insanın baştan ayağa taş kesilmesi değil, asıl muharrik sorun kalbin katılaşması, vicdanın taşlaşması, merhamet duygusunun kapanmasıdır. Geçmişin şimdiki zamanı bellektir, hafızadır. Zamanın fırtınalı atmosferinde belleğin limanına ihtiyaç duymak son derece normal ve anlaşılır bir insani hâldir, ancak bu limanda sıkışıp kalmak, geleceğin dünya tablosunda bir nevi kenarda beklemek, yedek kulübesinde atıl ve aciz şekilde oturmak demektir.
Türk milleti asla beklemeyecek, bilahare beklenen, özlenen, yolu gözlenen, müşfik ve müteaklis bir kudret olduğunu devamlı surette ispat ve ihsas edecektir. Bu kapsamda Türk siyasetçisinin, millî ve manevî değerler kümesinden ayrılmayan Türk aydınlığının müessir bir dünya kavrayışı olmalı, çağın rotasını tayin etme iddiasıyla mündemiç fikir ve politikalar geliştirmelidir.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE VE TERÖRSÜZ BÖLGE HEDEFİ
Tasavvur, tahayyül ve tekniklerimizin ana çerçevesinde de “nasıl bir dünya, nasıl bir Türkiye” sorularına verilecek kalıcı ve kader belirleyici cevaplar oluşturulmalıdır. Kuru bir taklitçilik yerine özgün, özgüvenli ve öz değerlere bağlı fikir ve politika atılımlarıyla bezenecek müstesna projelerin arayışında olmak, bunları ekonomik, sosyal ve siyasal olayların akışıyla eklemlemek, medeniyet müktesebatımızın bize yüklediği başlıca sorumluluktur. İnsanlığı zorlu bir gelecek beklemektedir, bu nedenle gerek millî kaderimiz gerekse küresel kaderimiz üzerinde söz ve iddia sahibi olmaktan başka diğer tüm seçeneklere kapalı olmak durumundayız. Terörsüz Türkiye, terörsüz bölge hedefleri, Türk milletinin kaderine aracısız ve fazlasız sahip çıkma hamlesidir.
Kim veya kimler bu hedeflere dudak büküyorsa kuraktır, kukladır, korkaktır, karanlıktadır. Kim veya kimler söz ve eylemleriyle bu hedefleri baltalama baçındaysa maksatlıdır, marazlıdır, mahsurludur, maşadır. Kim ve kimler mâkesin yerine mâkusu tercih ediyor, gülün yerine çamura başvuruyorsa, bu surette terörsüz Türkiye, terörsüz bölge hedeflerini sekteye uğratmak için tetikte bekliyorsa, ülke ve millet aleyhine tertip içinde olan güdümlü işbirlikçilerdir.
Değerli arkadaşlarım, demokrasimizin, özgürlükleri ve insan hakları politikalarını el birliği ve iş birliği ile geliştirmenin makul ve mümkün yollarını bulup hayata geçirmek hem zorunlu hem de önemlidir. Milliyetçiliğin fikir prizmasından baktığımızda; demokrasinin, özgürlüklerin ve insan haklarının istismarına fırsat verilmeden, sinsi ve hain emelleri maskelemesine dikkat ve uyanıklık göstererek güçlendirilmesi kuşkusuz vazifemizdir. Aynı şekilde ülke ve millet bütünlüğü ile demokrasiyi, birbiriyle çelişen değil birlikte gelişen bir bakış açısıyla ele almalıyız. Yine demokratik hukuk devletinin, bütün Türk vatandaşlarının bir arada daha mutlu ve daha huzurlu yaşamasının asgari şartlarından biri olduğu konusunda tereddüt uyandırmayacak bir samimiyetin ve saydamlığın sergilenmesine ihtiyaç olduğunu unutmamalıyız. Siyaset kurumunun inisiyatif ve itibar kaybının temel sebeplerinden biri olan seviyesiz ve tutarsız günübirlik söylem ve davranışlardan mutlak surette uzak durulmalıdır. Siyasetçinin siyaset alanını daraltma değil, siyaseti zenginleştirme ve itibar kazandırma gibi esaslı bir işlevinin bulunduğu göz ardı edilmemelidir. Siyaset alanına ve siyaset etme tarzına dair böyle bir duruş ve kararlılık, hepimizin müşterek sorumluluklarının en başında gelmektedir. Bilinmelidir ki cumhuriyet ile demokrasi, temiz, seviyeli, ahlaklı ve ilkeli siyasetle birbirlerinin sigortasıdır. Türk milletinin hangi kökenden, hangi meslekten, hangi mezhepten olursa olsun bütün mensuplarının bir arada kardeşçe yaşamasını temin ve teşvik etmek demokratik rejimin asli görevidir. Bu sürecin önünde engel ve sıkıntı oluşturan kurumsal ve yasal düzenlemeleri iyileştirmek de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin temel varlık sebeplerinden biridir. Birliktelik ve dayanışma kültürünün önemini kabul etmeyenlerin ya da ediyor gibi görünüp sürekli çark edenlerin, farklılık ve çatışma noktalarının kurumsallaşmasına sürekli vurgu yapması demokrasiye değil anarşiye çanak tutmaktır, gerçek duygusal kopuş da aynen böyle doğacaktır. Çünkü özünü milletimizin ortak değerleri ve özlemlerinin belirlediği kamu ruhu ve alanını taşa tutmanın ve tartışmayı açmanın ne demokrasiye ne de ülkemize bir faydası dokunamayacaktır.
İnsan, sustuğu şeyler kadardır, insan insanı anlatamadığı yerden anlaşılabiliyorsa yakındır. Biz söylenenler kadar söylenmeyen şeylere de kulak veriyoruz fakat anlayış gösterirken anlaşılmayı da bekliyoruz ve bunun karşılıklı bir emek ve erdem faaliyeti olduğunu gayet iyi biliyoruz. Geliştirici iş birlikleri kurmanın yegâne yolu, sırf anlaşılmaya değil, anlamaya yönelik adımlar atmaktır. Gönlü temiz olanın gözü daha iyi görecek, kulağı daha iyi duyacak, ağzından saçılacak her kelime kutuplaşmayı değil kucaklaşmayı sağlayacaktır.
"KÜRT KARDEŞLERİMİZLE TERÖR ÖRGÜTÜ YPG’Yİ YAN YANA GETİRMEK GAFİLLİKTİR"
Millî birlik ve kardeşlik duygumuzu karartmanın ve kaskatı hâle getirmenin emelini taşıyanlar, tarihin uçurumuna yakın bir yerde durmaktadır. Suriye’deki malum olayları Türkiye’ye taşıyıp Kürt kardeşlerimizi provoke etmeye çalışmanın iyi niyetle bağdaşır bir tarafı asla yoktur ve olmayacaktır. Kürt kardeşlerimizle terör örgütü YPG’yi yan yana getirmek, üst üste örtüştürmek fahiş bir gafilliktir.
"YPG'NİN ENTEGRASYONU MEMNUN EDİCİ"
Suriye Cumhuriyeti’nde yeni bir denklem, yeni bir paradigma, yeni bir yapı oluşmuştur. Bu durum beklenen ve olması gereken bir gayedir, ayrıca devletin egemenlik haklarıyla, siyasal, toplumsal ve toprak bütünlüğüyle doğrudan ilişkilidir ve bunu destekleyen, tescilleyen bir gelişmedir. 30 Ocak 2026 tarihinde Şam yönetimi ile SDG ve YPG arasında, 10 Mart mutabakatı ile 18 Ocak mutabakatı temelinde kapsamlı bir ateşkes ve askerî ile idari yapıların Suriye Cumhuriyeti’ne aşamalı entegrasyonu hususunda anlaşmaya varılmıştır. Bu gelişme, Suriye’nin egemenliğinin güçlendirilmesi ve uzun vadeli istikrarın sağlanması açısından belirleyici ve memnuniyet verici bir kavşak noktasıdır. Devlet otoritesi sağlanmıştır. SDG-YPG’li teröristler bulundukları mevcut hatlardan çekilecek, hükümete bağlı birlikler Haseke ve Kamışlı merkezlerine konuşlanacaktır. SDG-YPG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir tümen kurulacak, Ayn el-Arab’daki silahlı unsurlar ise Halep’e bağlı birer tugay olarak yapılandırılacaktır. Askerî ve güvenlik entegrasyonunun tugaylar içinde bireysel bazda gerçekleştirileceği anlaşılmaktadır. Yapılan anlaşmanın uygulama süreci dün başlamıştır.
"SURİYE'DE ÇOK ÖNEMLİ BİR ETAP GEÇİLMİŞTİR"
Suriye’de devlet içinde devletin olmayacağı, paralel bir ordunun hayalden ibaret kalacağı netleşmiştir. Artık komşu ülkemiz Suriye’nin haritası tek bir renge bürünmüş, Siyonist emperyalizme kiralık tetikçilik yapanlar işgal ettikleri alanlardan çıkarılmıştır. 27 Şubat 2025 tarihinde PKK’nın kurucu önderliği tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum çağrısı, 337 gün sonra Suriye’de de müspet karşılığını bulmuş ve böylelikle çok önemli bir etap geçilmiştir. Onun bunun saçma sapan telkin ve tazyikine kapılmadan, su katılmamış mühtemelere aldırış etmeden, elimizi vicdanımıza koyup düşünelim ve sorgulayalım: PKK’nın kurucu önderliği 27 Şubat 2025 tarihinden itibaren verdiği tüm sözlerin ardında durdu mu? Durdu. Bölücü terör örgütünün lağvedilmesini ve silahların yakılmasını sağladı mı? Sağladı. 27 Şubat çağrısı PKK ile birlikte örgütün tüm bileşenleri için bağlayıcı oldu mu? Oldu. Madem maksat tahassül oldu, o hâlde bize düşen de PKK’nın kurucu önderliğine, DEM Parti’den tüm örgüt uzantılarına kadar saygı gösterilmesini istemek ve beklemektir.
Araplar, Kürtler, Türkmenler ve diğer halkların birlik, dirlik ve kardeşlik içinde yaşaması için tarihî bir fırsat kapısı aralanmış, herkes somut gelişmeleri benimsemiştir. Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de provokasyonların yaşanması mümkündür ve beklenmelidir, buna karşı azami derecede ve düzeyde sabırlı, tedbirli ve temkinli olmak herkesin ortak çıkarınadır.
Nusaybin’de bayrağımızı indiren alçaklar, Diyarbakır ve Tarsus’ta sahaya çıkan provokatörler, aynı amaç üzerinden millî birliğimizi yaralamaya kalkışan siyasî odaklar ne yaparlarsa yapsınlar, Pir Sultan Abdal’ın sözleriyle alayına sesleniyorum: “Koyun beni Hak aşkına yanayım / Dönen dönsün ben dönmezim yolumdan / Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım / Dönen dönsün ben dönmezim yolumdan.” Merhum fikir pınarımız Hüseyin Nihal Atsız’ın haykırdığı gibi, yufka yüreklilerle çetin yollar açılmaz çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağı’na; hâlbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin değeri topu topu bir sokak kaltaklığına iner.
"ÖZEL'İN SURİYE AÇIKLAMASI HEZEYANDIR"
Nefreti aşılayanlar kaybedecek, fitneyi körükleyenler kaybedecek, ebedî Türk-Kürt kardeşliğini bozmayı planlayanlar kaybedecek, Kürt kardeşlerimizi malum terör örgütüyle bir ve eşit görenler kaybedecek, bölücü terör örgütünün Kürt kardeşlerimizi vesayet altında tutmasına hizmet edenler, bunu dileyenler ve bunu görmek için çılgına dönenler iki cihanda da yatacak yer bulamayacaklardır. Türk bizimdir, Kürt bizimdir. Türk milleti de biziz ve alayımızız.
CHP Genel Başkanı’nın Suriye Devleti’nin terörle mücadelesini endişe verici bulması, Sayın Ahmed Şara’nın Suriye’nin tamamını temsil edemediğini dile getirmesi hüsran verici bir hezeyandır. Hesabı kalbinde taşıyan, aklını ve gönlünü YPG’ye kaptıran bu zatın ne sözü söz, ne de siyaseti mert ve millidir. Gürültü patırtı çıkarmanın siyaset olmadığını, laf ola beri gele türünden konuşmaların komik durumlara düşürdüğünü anlamalı ve kabullenmelidir. Dilinin altındaki baklayı çıkarmalı, Suriye’nin siyasî ve toprak bütünlüğünü sağlamasından dolayı uykularının kaçtığını da itiraf etmelidir. Merhum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sözlerinden esinlenerek söylüyorum ki, dünyaya baktığın zaman ayrı görür, kendi kendine kaldığın zaman ayrı düşünürsün, yıllarca tezat içinde bir tevile çırpınırsın. Ahlaken sorunlu siyaset zar atmaktan farksızdır. Gelecek olan da her zaman hep tektir.
"ERKEN SEÇİM DİYE BİR ŞEY ASLA GÜNDEME ALINMAYACAKTIR"
CHP Genel Başkanı’nın erken seçim ezberine takılması ve şahsıma beyhude çağrılar yapması tam bir siyasî ahmaklıktır. Seçimin ne zaman yapılacağı bellidir, erken seçim diye bir şey asla gündeme alınmayacaktır. CHP Genel Başkanı seçim kapısını aralamaya vursa da biz Cumhur İttifakı olarak arayacağımız kapının Türkiye’nin ve Türk Yüzyılı’nın cümle kapısı olduğunu biliyoruz. Kapılara yüz sürmek, başka kapılarda medet ummak Cumhuriyet Halk Partisi’nin beklentisi ve dileği olsa da Milliyetçi Hareket Partisi ile Cumhur İttifakı’nın böyle ucuz ve bayat gündemlerin peşinden savrulması, o kapı bu kapı gezip dolaşması siyasi akıl ve mantık dışıdır. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı merak etmesin, seçim günü gelip çattığında Türk milleti, yüksek iradesiyle istismarcı, inkârcı, rüşvetçi, kumarcı, komisyoncu, vurguncu ve organize yolsuzluk çetesine Türkiye’nin kaç bucak olduğunu muhakkak gösterecektir.
Muhterem arkadaşlarım, her geçen gün daha da karmaşıklaşan, sürdürülebilir kriz ve kargaşanın gittikçe kökleşip derinleştiği bulanık ve bunalımlı bir dünya tablosu, insanlığın müşterek geleceğini, münhasır huzur ve istikrar özlemini ciddi şekilde tahdit ve tehdit etmektedir. İkinci Dünya Savaşı’na müteakip yerleşen ve yürürlüğe giren kurallara dayalı uluslararası müesses düzen, geldiğimiz bu aşamada yıkık dökük, harap, yoğun bakımda can çekişen umutsuz bir hastadan muhteva itibarıyla farklı değildir. Yeni bir dünya düzeni kurma arayış ve vardosu, eskisinin ağır enkazı kaldırılmadan, en azından hazmedilebilir ve yönetilebilir bir seviyeye taşınmadan oldukça mahiyetli ve meşakkatlidir. Çok kutuplu küresel kuvvet dengesinin yeniden tesis ve tezahürü geciktikçe, gücün tek merkezde toplanmasına bağlı askerî ve ekonomik baskıların ve dayatmaların cesameti arttıkça dünya yaşanabilir olmaktan çıkacak, ateş her yeri saracaktır. Bilindiği üzere 19–23 Ocak 2026 tarihleri arasında Davos’ta düzenlenen 56. Dünya Ekonomik Forumu, aynı zamanda AB ile ABD arasında kızışan çok boyutlu cepheleşmenin artık merkezine dönüşmüştür, kaynayan ve kanayan küresel sistem, düşen halka iflas bayrağını çekmiştir.
"VENEZUELA’DAN SONRA SIRAYI İRAN’IN ALMASI FELAKETLERE AÇIK DAVETİYE ÇIKARMAKTIR"
ABD’nin silaha ve zora dayalı müdahaleleri, sömürüye ve yayılmaya dayalı mütecaviz talepleri, bağımsız devletlerin egemen eşitliklerini tartışmaya açacak noktaya kadar gelmiştir. Venezuela’dan sonra İsrail’in tahrik ve tacizleriyle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı gündeme aldığı askerî operasyon ihtimali, sadece komşu ülke İran ve bölgemiz için değil, dünyanın tamamını yakıcı şekilde etkileyecek asli bir tehlikedir. İran’a askerî hareket yoluyla sözde ılımlı, gerçekte zincirlenmiş ve devşirilmiş köstebek liderleri iş başına getirme senaryosu çok vahim sonuçları peş peşe tetikleyecektir. Venezuela’dan sonra sırayı İran’ın alması felaketlere açık davetiye çıkarmaktır. Siyonizmin dürtmesiyle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ı vurması hiçbir şekilde kabul edilemez bir emperyalist vandallık olacaktır, böylesine bir hak ve yetki hiçbir ülkenin uhdesinde değildir. Model olarak tedavüle sokulan, sipariş edilmiş, boyunduruk altına alınmış kukla yönetici sisteminin gayrimeşruluğu, gayrihukukiliği ve gayriahlakiliği tartışılmaz bir gerçek olarak karşımızdadır. İran’ın ve diğer egemen eşitliğe haiz bağımsız devletlerin geleceğini müessir şekilde tayin ve temin edecek tek güç, kendi halklarının irade haysiyetidir.
"CUMHURBAŞKANIMIZIN TARAFLARI UZLAŞTIRMA VE YATIŞTIRMA ÇABASI SAYGINDIR VE TAKDİRE LAYIKTIR"
Bu itibarla ABD ile İran arasında diyalog ve toplumsal diplomasya öne çıkmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanımızın tarafları uzlaştırma ve yatıştırma çabası saygındır ve takdire layıktır. İran’ın huzur ve güvenliği, aynı şekilde Suriye’nin huzur ve güvenliği bölgesel istikrarın kilit taşıdır, bu taşı yerinden oynatmak, İran’a askerî operasyon yapmak, zincirleme ve altından kalkılması kolay olmayan sorunları dalga dalga gün yüzüne çıkaracaktır. Rusya ve Ukrayna’dan sonra İran’ın da işin içine alınması, savaş ve sıcak çatışma havasının küresel boyut kazanması hâlinde kâbus senaryolarının kuvveden fiile geçmesi anlamına gelecektir. Katar’ın arabuluculuğu ve Türkiye’nin yoğun gayretleri, ABD ile İran arasındaki anlaşmazlığa sebep olan konu başlıklarının mutlaka çözümüne katkı sağlamalıdır. Bölgemiz yeni bir savaşı kaldıramaz, tarafları aklıselime çekecek orta bir yolun bulunması barışçıl ortama musallat olan sisi dağıtacaktır.
EPSTEİN DOSYALARI
Birdenbire, asrın sapıklığı ve ahlaksızlığı olarak değerlendirilmesi gereken ve üç milyon sayfanın üzerinde olan Epstein belgeleri dünya kamuoyunun gündemine oturmuştur. Skandallar, itiraflar ve dehşet verici çarpıklıklar, ne hikmetse Amerika Birleşik Devletleri’nin Suriye’de SDG’ye ve YPG’ye sırt dönüp Ahmed Şara’yı desteklediği, ayrıca İran’a yönelik saldırı planlarının ortaya çıktığı bir zamana tesadüf etmiştir. İşkence gören çocuklardan, taciz ve tecavüze uğrayan reşit olmayan kız çocuklarına varıncaya kadar kan donduran iğrençliklerin yaşanması, pek çok siyasetçi, devlet adamı ve meşhur ismin karıştığı skandallar furyası, insanım diyen herkesin midesini bulandırmaktadır. Cinsel istismar suçlusu milyarderler ve çevrelerine ilişkin yayınlanan belgelerin zamanlama itibarıyla manidar bir dönemde deşifre edilmesi hem tuhaf hem de akılları karıştıran soru işaretleriyle doludur. İnsanlık ayıplarının, insani felaketlerin ve kirli ilişkilerin merkezinde yer aldığı bu tehdit mekanizmasının, organize hâlde siyasî ve stratejik hedefleri gözettiği kanaatimce son derece mümkündür. İnsani değer ve mirasın ayaklar altında çiğnenmesi, çocukların bu faciada kullanılması, nice çatıları uçuracak, nice şöhretli insanı rezil edecek mahiyettedir.
Biz temiz siyaseti ve temiz toplumu yalnızca Türkiye için değil, tüm dünya adına istiyoruz. Şerefli, güvenli, namuslu ve evrensel insani değerlere muvafık biçimde yaşamanın başka bir yolunun olmadığını, olmayacağını düşünüyoruz. Ahlaki yarılmanın, ahlaktaki dağılmanın, Lut kavmine benzer toplumsal yapılardaki kokuşmanın, hazza, hıza, hırsa, dipsiz şehvet ve şöhrete dalmanın sonu ve sonucu, yeryüzü cehenneminin yanan ateşine odun taşımakla eş anlamlıdır. Değerlerin müdafaa edilmesi şarttır. Peki bu değerleri analitik gözlem becerisiyle nasıl tefsir edebiliriz? Değerler, insanın davranışlarını yargılarken ve hayattaki amacını seçerken başvurulan, toplumsal olarak paylaşılan amaç ve davranışları belirlerken neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gösteren standartlardır. Beşeriyet doğru ile yanlışı birbirine karıştırarak vicdan kaybına uğramış, iyi ile kötüyü ayıramayarak erdemden uzaklaşmıştır.
"TEHLİKE ÇANLARI HİÇ BU KADAR YOĞUN İŞİTİLMEMİŞTİR"
Konuşmamın başında vurguladığım gibi, Allah’tan korkmayanın kuldan utanmasını beklemek nafile bir gayrettir, insan varlığının kirli ilişki ve irtibatlardan beslenmesi gelecek hayallerini kundaklamaktadır. Tehdit çok büyüktür, tehlike çanları hiç bu kadar yoğun işitilmemiştir. Burada bir temenniyi ifade etmek istiyorum: Partimizin AR-GE bünyesinde hazırlanan ve şahsen çok önemsediğim “İnsanlığın Huzuru” çalışmasının artık raflarda tozlanması yerine herkesin ve hepimizin başvuru eseri olması samimi arzum ve çağrımdır. Huzursuz insan, huzursuz dünya bir kısır döngüdür, bu döngüyü kıracak güçlü karar ve acil eylem planlarını ortak akılla gerçekleştirmek mümkündür. Biz dünyanın en gözde ve en zorlu coğrafyasında yaşayan ve bundan böyle de yaşamak zorunda olan büyük bir milletiz, ne tarihimizi ne de coğrafyamızı değiştirme imkânına sahibiz, ancak hep birlikte daha güzel bir gelecek inşa edebiliriz.
Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı bu muhasebe sebebiyle vardır ve bunun için de var olmaya devam edecektir. Türkiye, yeni yüzyılın ikinci çeyreğinde yeni bir heyecan ve atılım ruhuyla hareket etmek mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Türkiye’nin, Avrasya’nın ve Afrika’nın bir barış ve istikrar bölgesine dönüşmesi, dünyanın insani bir boyut kazanması için büyük bir dinamizme kavuşmak ve böyle bir iddianın sahibi olmak durumundadır. Bunun temel şartı, kalkınma ve demokratikleşme sürecini tamamlamak, büyük devlet geleneğini ve tecrübe birikimlerini yeni yüzyılın şartlarıyla yeniden yorumlamaktır. Biliyor ve inanıyoruz ki tarih şuuruyla dolup taşan, kültür ve medeniyetiyle barışık bir siyaset etme tarzı sadece demokrasiyi ve cumhuriyeti güçlendirmekle kalmayacak aynı zamanda bu coğrafyayı yeniden istikrara ve refaha taşıyacak dinamikleri de harekete geçirecektir. Türk milleti ve devleti bunu başaracak potansiyele sahiptir, bunları kavrayıp hayata geçirdiğimiz ölçüde hedeflediğimiz güzel ve parlak gelecek yakın ve ulaşılabilir olacaktır. Neredeyse bütün mesailerini partimizi karalamaya harcayanların bizi anlaması da başarılı olması da mümkün değildir. Meclis içinde ya da dışında yer alanlar ne yaparlarsa yapsınlar, Milliyetçi Hareket Partisi doğru bildiği yoldan ayrılmayacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi olarak da Türkiye ve dünya sorunlarıyla uğraşmaya devam edecektir. Biz siyaseti siyaset olsun diye değil, milletimize ve ülkemize hizmet için yapıyoruz çünkü başkaları gibi ülkeleri, ilkeleri, nezaketi ve hoşgörüyü unutma lüksüne sahip değiliz.
"SÜPER GÜÇ TÜRKİYE YOLUNDAKİ YÜRÜYÜŞÜMÜZ DEVAM EDECEKTİR"
Hiçbir Türk milliyetçisi, hiçbir dava ve gönül insanı günübirlik yaşayamaz, savurgan ve sorumsuz davranamaz. Elleri öpülesi Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye dediği gibi, gerçek inanç ve dava insanları sabah doğup akşam ölenlerden olamaz. Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı, nereden kaynaklanırsa kaynaklansın küçük siyasi hesapların kendi ayaklarına pranga vurulmasına izin vermeyecektir, hiçbir Türkiye sevdalısı da buna göz yummayacaktır. Bilakis her gün biraz daha kenetlenip büyüyerek Süper Güç Türkiye yolundaki yürüyüşümüz devam edecektir. Bu aziz vatan hepimizindir. Temel varoluş sebebimizdir. Bunun için her şeyimizdir ve her şeyden de azizdir. Milliyetçi Hareket Partisi böyle bir anlayışın samimi temsilcisi, yürekli savunucusudur. Can pahasına olsa bile ülkesinden ve ülkülerinden taviz vermeyecektir.
"ÖCALAN UMUDA, AHMETLER MAKAMA, DEMİRTAŞ YUVASINA DÖNÜNCEYE KADAR KARARIMIZ NETTİR"
Değerli dava arkadaşlarım, bu duygu ve düşüncelerle sözlerimi noktalarken hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyor, en iyi dileklerimi sunuyorum. Aziz dava arkadaşlarım, Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir. Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.



