SİYASET

Ömer Çelik: Bölge büyük bir kaosun içerisine çekiliyor!

AK Parti Merkez Yürütme Kurulu (MYK), Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplandı. Toplantı sonrası Sözcü Ömer Çelik Açıklama yaptı. Çelik, "Savaşta tablo son derece kötü. Bölge büyük bir kaosun içerisine çekiliyor" dedi.

AK Parti Merkez Yürütme Kurulu (MYK), Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplandı.

AK Parti Genel Merkezi'ndeki toplantı sonrası Parti Sözcüsü Ömer Çelik açıklama yaptı.

"TABLO SON DERECE KÖTÜ BİR DURUMA İŞARET EDİYOR"

İşte Çelik'in açıklamalarından öne çıkan satır başları; İyimser denilecek bazı haberler ortaya çıksa da şu anki tablo maalesef son derece kötü bir duruma işaret ediyor. Bölge büyük bir kaosun ve istikrarsızlığın içerisine giderek daha fazla çekiliyor. İran’la ilgili konuya tekrar değineceğim.

Dün Milli Takımımızın Dünya Kupası yolunda elde ettiği başarıyı kutluyoruz. Her birini tebrik ediyoruz. Bütün teknik heyete, futbolcularımıza, emeği geçenlere ve destek veren herkese teşekkür ediyoruz. 24 yıl aradan sonra yaşanan bu heyecan hepimiz için son derece kıymetli ve değerlidir. Tabii ülkemizin sevinçlerini kutlarken bu günlere gelmemizde büyük fedakârlık yapan görevlilerimizi, devlet adamlarımızı, şehit olanları, gazi olanları ve emek veren insanlarımızı unutmuyoruz. Dün şehit savcımız Selim Kiraz’ın şehadetinin yıl dönümüydü. Kendisini bir kez daha rahmetle anıyoruz. Allah rahmet eylesin. Bu memleket, millet, vatan ve devlet için hayatını feda edenlerin, bu ülkede barış ve huzur içinde yaşamamız için fedakârlıkta bulunanların hepsine büyük bir şükran borçluyuz. Mekânları cennet olsun.

"MANİPÜLASYONLARIN, ÇARPITMALARIN VE YALANLARIN DEVREYE SOKULDUĞUNU GÖRÜYORUZ"

Tabii İsrail’in yaptığı saldırganlık bütün bölgede Amerika’yla birlikte etkisini gösteriyor. En son İran’da gerçekleşen saldırılardan sonra İsrail aynı zamanda Batı Şeria’ya dönük işgal girişimini sürdürüyor ve Lübnan’a saldırıyor. Burada yıllar evvel 2021 yılında Batı medyasının ve Batılı siyasetçilerin dilini analiz ederek yaptığım bir basın toplantısında “Irkçılık ve işgal sözlüğü” diye bir literatür önermiştim. Yani gerçekleri bizden nasıl saklıyorlar ve bu gerçekleri bizden nasıl kaçırıyorlar sorusuna dikkat çekmiştim. O önerilerim çerçevesinde kullanılan bazı kavramların ne anlama geldiğini 2021 yılında yaptığım bir konuşmada ifade etmiştim. Bugün aynı manipülasyonların, aynı çarpıtmaların ve aynı yalanların tekrar devreye sokulduğunu görüyoruz. Fiziki saldırılar ve soykırımla birlikte bu çarpıtma ve manipülasyon yarışının da aynı şekilde devam ettiğine şahit oluyoruz. O zaman 2021 yılında önerdiğim ırkçılık ve işgal sözlüğü şu maddeleri içeriyordu. Batı medyasında ve Batılı siyasetçilerin söylemlerinde eğer birisi İsrail’in bütün saldırganlığı karşısında “İsrail’in kendini savunma hakkı var” diyorsa bu İsrail’in istediği zaman istediği zulmü yapabileceği ve herkesin buna bir bahane uydurması gerektiği anlamına geliyor demiştim.

İsrail’in kendini savunma hakkı var deyip bütün bu saldırganlık karşısında İsrail’e kırmızı çizgi önermiyoruz diyorlarsa bunun daha fazla zulüm yapması için İsrail’i teşvik anlamına geldiğini ifade etmiştim. Bugün bunu maalesef pek çok başbakanda ve farklı aktörlerde görüyoruz. İsrail ile Filistinli gruplar arasında çatışma çıktı şeklinde bazı başlıklar görüyoruz. Bunun anlamı İsrail’in bazı Filistinli gruplara sebepsiz yere saldırdığıdır. Taraflara itidal ve sükûnet tavsiye ediyoruz ifadesi İsrail’in saldırısından sonra kullanıldığında aslında İsrail zalimce saldırdı ve Filistinliler buna ses çıkarmasın anlamına gelir. Çatışmada Filistinli kadınlar ve çocuklar hayatını kaybetti ifadesi gerçekte İsrail askerlerinin hedef gözeterek kadınları ve çocukları öldürdüğü gerçeğini gizlemek için kullanılan bir anlatımdır. Yine aynı şekilde Filistinliler bir İsraillinin arabasını taşladı ifadesi fanatik bir İsraillinin aracını Filistinlilerin üzerine sürdüğünü ve buna karşı doğal bir tepki oluştuğunu gizlemek için kullanılan bir söylemdir. Kudüs’te sebebi bilinmeyen bir patlama oldu şeklinde haberler yer alabilir. Önerdiğimiz bu işgal ve ırkçılık sözlüğüne göre bunun anlamı İsrail askerlerinin Mescid-i Aksa’ya ya da başka bir noktaya ses bombalarıyla saldırdığıdır. Eğer İsrail’de hükümet krizi var deniyorsa bu birilerinin hükümet kurabilmek için yeni katliamlar başlatacağı anlamına geliyor. Eğer Batı’da ya da İsrail’de bir siyasetçi veya bir medya organı “Kudüs İsrail’in bölünmez başkenti” diyorsa bu Filistinlileri yeryüzünden ve Kudüs’ten silmek için gayret gösterildiği anlamına gelir. İsrail bölge ülkeleriyle normalleşme istiyor denildiğinde aslında İsrail hiçbir politikasından vazgeçmeyecek, ancak İsrail’in saldırganlıklarına karşı bölge ülkeleri ses çıkarmasın anlamı taşır. Bunun sayısını elbette yüzlerce artırabiliriz.

Önerdiğim ırkçılık, işgal ve soykırım sözlüğü karşısında doğruyu anlatmak için doğru bir literatür kullanmamız gerekiyor. Bu kavramların arkasındaki manipülasyonları görmemiz gerekiyor. Biz hem parti olarak hem de hükümet içerisinde bütün bunlarla güçlü bir mücadele veriyoruz. Doğru kavramların doğru yere oturtulması ve her şeyin ilkeli bir şekilde anlatılması büyük önem taşıyor. Bu bakımdan İletişim Başkanlığımızın gerçekleştirdiği STRATCOM Zirvesi bu kavramların yerli yerine oturtulması ve karşı karşıya kaldığımız çarpıtmalar karşısında nasıl direnç hatları oluşturabileceğimizi göstermesi açısından çok önemlidir. Bu sene de zirve çok kıymetli açılımlar ortaya koydu. İletişim Başkanımız Burhanettin Duran’ı ve tüm ekibini bu açıdan tebrik ediyoruz. Kavramların doğru şekilde kullanılması ve İsrail’i ve saldırganlığını savunacak şekilde kurumsallaşmış bu literatüre karşı direnmek aslında soykırıma, işgale ve zulme direnmek kadar kıymetli ve gereklidir.

"MEKANSAL, DÜŞÜNSEL VE DİNSEL BOYUTLARDA DA BİR SOYKIRIM YÜRÜTÜLMEKTE"

Yine İsrail saldırganlığının ve soykırım siyasetinin yalnızca insanları fiziken, çocukları ve kadınları öldürmekle sınırlı kalmadığını görüyoruz. Mekânsal, düşünsel ve dinsel boyutlarda da bir soykırım yürütülmektedir. Mescid-i Aksa’da ibadetin uzun zamandır yasak olduğunu, bayram namazının dahi engellendiğini biliyoruz. Bunu en güçlü şekilde kınadığımızı ve bunun İsrail saldırganlığının bir parçası olduğunu ifade ettik. Bu saldırganlık yalnızca İslam dinine değil, İsrail dışındaki herkese yöneliktir. Bu nedenle Mescid-i Aksa’ya yapılan saldırının sadece Müslümanlara değil tüm insanlığa yapılmış bir saldırı olduğunu ifade ettik. Nitekim geçtiğimiz günlerde Hristiyanlar açısından Palmiye Pazarı ayini Kıyamet Kilisesi’nde gerçekleştirilmek istenmiş ancak İsrail otoriteleri Kudüs Latin Patriği’nin bu ayini yapmasına izin vermemiştir. Dolayısıyla aynı durumun Hristiyanlar açısından da yaşandığını görüyoruz. İran savaşı devam ederken birilerinin dikkatleri Gazze’den ve Batı Şeria’dan uzaklaştırmaya çalıştığını da görüyoruz. Buna kesinlikle müsaade edilmemelidir.

Gazze’den sonra aynı durum Batı Şeria’da da yaşanmak isteniyor. İsrail saldırganlığı ve soykırım siyaseti orada da sürdürülmeye çalışılıyor. Aynı şekilde Lübnan’da da benzer girişimler söz konusudur. İsrail Lübnan’a çok ağır saldırılar gerçekleştirmiştir. Önce hava harekâtı ardından kara harekâtı ile Litani Nehri’ne kadar ilerlenmiş ve neredeyse Lübnan’ın üçte biri insansız bölge haline getirilmiştir. Bu durum Netanyahu hükümetinin yürüttüğü saldırganlığın ne kadar büyük bir tehlike oluşturduğunu göstermektedir. Defalarca ifade ettiğimiz gibi bugün bölgede ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkileyen krizin temel sebebi Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırısıdır. Bu saldırı haksız, hukuksuz, gayrimeşru, uluslararası hukuka aykırı ve gayriinsanidir. Bunun hiçbir gerekçesi yoktur. Nükleer çalışmalar gerekçe gösterilmektedir ancak İran zaten uluslararası arabuluculuk kapsamında bu konuyu müzakere etmekteydi ve masadaydı. Buna rağmen saldırı gerçekleştirilmiştir. İsrail sonrasında rejim değişikliği söylemini dile getirmektedir ancak İran halkının sokaklardan çekilmeyerek kendi devletine ve ülkesine sahip çıktığı görülmektedir. Hiç kimsenin başka bir ülkenin rejimini değiştirmek amacıyla böyle gayriinsani bir saldırı gerçekleştirmeye hakkı yoktur ve bunun uluslararası hukukta da bir karşılığı bulunmamaktadır. Vahşetten bu saldırıları yapanlar sorumludur.

"ATEŞKESİN SAĞLANMASI VE ARDINDAN BARIŞIN TESİS EDİLMESİ GEREKMEKTEDİR"

Ardından Hürmüz Boğazı ile ilgili bir kriz ortaya çıktı. Şimdi ise tedarik zincirleriyle ilgili bir kriz gündeme geliyor. Dolayısıyla saldırının gerekçesi olarak sunulan unsurların, tıpkı Körfez Savaşı’nda olduğu gibi, gerçekte sağlam bir zemine dayanmadığı tüm dünya tarafından ifade edilmektedir. Bu vahşet yalnızca askeri yapıların hedef alınmasıyla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda sivil altyapıların ve insanların temel ihtiyaçlarını karşılayan unsurların da hedef alınması şeklinde, suç teşkil eden bir yaklaşımın sistematik biçimde uygulanmasına dönüşmektedir. Bu durum bir eylem biçimi olarak suçun sistematik şekilde işlendiğini göstermektedir. Dolayısıyla bir an evvel ateşkesin sağlanması ve bir barış masasının kurulması herkes için en doğru olandır. Bu saldırganlığın bir an önce sona ermesi gerekmektedir. İran halkının karşı karşıya kaldığı bu haksızlık ve hukuksuzluğun sona ermesi barış isteyen herkes için en doğru adımdır. Amerika ve İsrail saldırganlığının sona ermesi bu krizin bitirilmesinin ilk aşaması olacaktır. Ateşkesin sağlanması ve ardından barışın tesis edilmesi gerekmektedir. Biz her zaman bölge ülkelerinin birlikte hareket etmesi gerektiğini ve aralarında birbirine zarar verecek yaklaşımların ortaya çıkmaması gerektiğini ifade ettik. Bölge ülkeleri arasında askeri, siyasi, mezhepsel, etnik ya da başka sebeplerle ortaya çıkacak ihtilaflar refahı ve güvenliği artırmak yerine azaltır, güvenliği riske atar ve İsrail saldırganlığına yeni fırsatlar doğurur. Bölge ülkeleri arasındaki her kriz İsrail’in kendisine daha fazla alan açmasına ve daha saldırgan bir tutum geliştirmesine neden olmaktadır. Bu sebeple kardeş ülkeler arasında ihtilafların ve çatışmaların çıkmaması için yoğun bir gayret göstermeye devam ediyoruz. Ancak ilk aşamada yapılması gereken, haksız ve hukuksuz ABD ve İsrail saldırganlığına son verilerek bir an önce ateşkesin sağlanmasıdır.

SORU-CEVAP

Neçirvan İdris Barzani’nin konutuna bir saldırı gerçekleştirilmişti. Özellikle bu konuda bölgede bazı yorumlar yapılıyor. İsrail’in Kürtleri İran ile olan savaşın parçası haline getirmeye çalıştığı dile getiriliyor. Bu başlıkta bölgede yaşananları nasıl değerlendirirsiniz. Ek olarak yine terörsüz Türkiye sürecinde hangi aşamadayız? Zira bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan Numan Kurtulmuş ile de bir görüşme gerçekleştirmişti. Bu süreçte hangi aşamadayız?

Ömer Çelik: Sayın Neçirvan Barzani’ye geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Kendisi yakinen görüştüğümüz, istişarelerde bulunduğumuz ve uzun zamandır tanıdığımız bir isimdir. Kuzey Irak yönetiminin Türkiye ile dostane ilişkiler kurmasına önemli katkılar sağlamış bir siyasetçidir. Bu saldırıdan dolayı çok üzgünüz. Herhangi bir can kaybı olmamasını memnuniyetle karşılıyoruz ve kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Kuzey Irak’taki Kürt kardeşlerimizin her zaman yanında olduğumuzu, onların güvenliğini ve refahını önemsediğimizi bir kez daha ifade etmek isterim. Evet sorunuzda ifade ettiğiniz ve çeşitli haberlere yansıyan konular doğrudur. Özellikle İsrail tarafının bazı gruplarla ve aktörlerle görüşerek Kürt kardeşlerimizi bu savaşın içine çekmeye çalıştığına dair yoğun bir faaliyet yürüttüğünü görüyoruz. Birtakım temaslar olduğunu biliyoruz. Bunları istihbari olarak biliyoruz ve bunun bir kısmı açık kaynaklara da yansımıştır. Örneğin bazı örgüt temsilcileri bu temasların olduğunu ve yakın iş birliği içinde olduklarını ifade etmiştir.

Burada daha önce de belirttiğim gibi bazı hususları birbirinden ayırmak gerekir. Biz gerek Irak’taki, gerek Suriye’deki, gerek İran’daki Kürt kardeşlerimizin refahını, güvenliğini ve onurlu bir geleceğe sahip olmasını her zaman önemsiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti bu konuda her zaman kardeşlerinin yanında olmuştur. Ancak Kürtler adına hareket ettiğini iddia eden örgütlerle bölgedeki Kürt kardeşlerimizi birbirinden ayırmak gerekir. İsrail ile paralel şekilde hareket eden PJAK, Komala gibi İran’daki bazı örgütlerin ve bunlara bağlı unsurların eş zamanlı hareket etme ve temas kurma çabalarını görüyoruz ve biliyoruz. Bu temaslardan haberdarız. Batı basını ise bu durumu genelleyerek Kürtler şeklinde sunmaktadır. Bu doğru değildir. Kürt kardeşlerimiz ile bu örgütsel yapıları hassasiyetle ayırmak gerekir. Türkiye’de de bu konuda çalışma yaptığını iddia eden bazı kişiler akademisyen sıfatı taşısa da bu ayrımı bulanıklaştıran bir yaklaşım sergilemektedir. Bu bir akademik faaliyet değil, örgütsel bir yaklaşımın yansımasıdır. Sürekli olarak Kürt kardeşlerimizi belli örgütlerin denklemi içine hapsetmeye yönelik sistematik bir faaliyet yürütülmektedir. İran’daki Kürt kardeşlerimiz bu süreç başladığından itibaren son derece sağduyulu davranmışlardır. Kuzey Irak’taki Kürt kardeşlerimiz de aynı şekilde sağduyulu bir tutum sergilemiş ve bu savaşın haksız ve hukuksuz zeminde gerçekleştiğini ifade ederek buna taraf olmayacaklarını belirtmişlerdir. Önemli Kürt kanaat önderleri de bu yönde açıklamalar yapmıştır. Bu sağduyulu yaklaşım ile bazı terör örgütlerinin İsrail ile paralel hareket etme yönündeki açıklamalarını birbirine karıştırmamak gerekir. Biz Irak’taki ve İran’daki Kürt kardeşlerimizin bu sağduyulu tutumunu tarihi, siyasi ve bölgesel istikrar açısından son derece kıymetli buluyoruz ve kendilerini bu basiretleri ve ferasetleri için tebrik ediyoruz. Terör örgütleri bu tür kaos ortamlarında her zaman kendilerine alan açmaya çalışır. Ancak sonuç her zaman aynıdır. Umuyoruz ki bu kez de örgütler Suriye’de ve başka bölgelerde olduğu gibi kaos dönemlerinde dış güçlerle birlikte hareket eden bir çizgiye yönelmezler. Bunun sonuçlarının ne olduğu geçmişte görülmüştür. Burada önemli olan Irak ve İran’daki Kürt kardeşlerimizin sağduyulu tutumudur. Onların basireti, tarihin doğru tarafında durmaları ve bu çatışma ile işgal süreçlerinin dışında kalmaları son derece değerlidir.

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ

Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedefi doğrultusundaki çalışmalarımız kesintisiz devam etmektedir. Partimiz bünyesinde Cumhurbaşkanımızın ve Genel Başkanımızın talimatlarıyla oluşturulmuş mekanizmalar bulunmaktadır. Bu mekanizmalar ve strateji heyetleri konuyu sürekli gündemde tutmakta ve haftalık olarak bir veya birden fazla toplantı yaparak değerlendirmelerde bulunmaktadır. Meclisin sürece dahil olmasıyla birlikte bu süreç bir devlet politikası olarak daha da güçlenmiş ve parlamenter boyut kazanmıştır. Bizim açımızdan üç temel boyut söz konusudur. Birincisi Cumhur İttifakı’nın iradesidir. Cumhur İttifakı olarak birlik ve bütünlük içinde bu hedef doğrultusunda çalışmalarımızı sürdürüyor ve kamuoyuna tutarlı mesajlar vermeye devam ediyoruz.

İkincisi devlet iradesinin ortaya koyulmasıyla bunun bir devlet politikası olmasıdır. Devlet kurumları burada üzerlerine düşeni yapmakta ve gayet uyumlu, koordine bir şekilde süreci ilerletmeye çalışmaktadır.

Üçüncü boyut ise Yüce Meclis’tir. Yüce Meclis’in kurulan komisyonla birlikte yaptığı çalışmalar sonucunda ortaya koyduğu bir rapor bulunmaktadır. Bu rapora göre silah bırakma gerçekleştikten sonra adımların atılacağı ve yasal düzenlemelerin yapılacağı konusunda açık ve net bir irade vardır.

Her zaman ifade ettiğim gibi burada terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge derken PKK terör örgütünün feshi ve bunun gerçekleşmesi için silahların tamamen bırakılması çerçevesinde bir yol haritasından bahsediyoruz. Bu yol haritası Meclis komisyon raporunda da şekillenmiştir. Dolayısıyla burada zaman zaman başka tartışmalar devreye sokulmaktadır ancak bu tartışmalar konunun özünü oluşturmamaktadır. Buradaki esas mesele fesih ve silah bırakma meselesidir. Yani terörsüz Türkiye’nin tecelli ve tahakkuk etmesi, terörsüz bölgenin hayata geçirilmesidir. Terör örgütlerinin özellikle kaos dönemlerinde kendilerine alan açmak için yabancı güçlerin ve emperyalist odakların vekil unsurları olarak hareket ettiğini defalarca gördük. Bu durum bölgeye daha fazla acı ve sıkıntı getirmiştir. Bunun tekrar yaşanmamasını arzu ediyoruz.

Bu sebeple Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı tarihi çağrı ve Sayın Cumhurbaşkanımızın bunu bir devlet politikası haline getiren iradesi çerçevesinde görüşlerimizi açık ve net bir şekilde ifade ediyoruz. Tüm temaslarımızı vatandaşlarımızın gözü önünde son derece şeffaf bir biçimde yürütüyoruz. Baştan beri ifade ettiğimiz gibi bu süreç devletin nitelikleri ve milletin değerleri konusunda herhangi bir pazarlık veya müzakere süreci değildir. Bu süreç terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedefinin gerçekleştirilmesidir. Çeşitli konularla ilgili olarak birçok açıklama yaptık. Gelinen noktada bölgede iş birliğinin artması ve ortak hareket kabiliyetinin güçlenmesi yönünde daha güçlü bir iradenin ortaya konulması gerekmektedir. Nitekim Suriye meselesinde de terörsüz bölge perspektifi çerçevesinde bunu ifade etmiştik. Oradaki terör yapılanması SDG silah bırakır. Silahların bırakılmasının ardından herhangi bir cezasızlık algısı oluşturmadan siyasi parti olarak yollarına devam ederler. Siyasi parti olarak devam ettiklerinde suça karışmamış olanlar Suriye Meclisi’nin ve Suriye Parlamentosu’nun bir parçası olabilir demiştik. Ancak süreç farklı bir şekilde ilerledi ve maalesef çeşitli sıkıntılı ve çatışmalı durumlar ortaya çıktı. Bugün gelinen noktada ise Savunma Bakan Yardımcısının Kürt olduğu ve farklı görevlerde yer alabildikleri görülmektedir. Bu durum Suriye’nin birlik ve bütünlüğü içinde terörsüz bölgenin nasıl hayata geçirileceğine dair bir model ortaya koymaktadır. Burada esas olan terör örgütünün feshi ve silah bırakma sürecinin tamamlanmasıdır. Yasal adımlar ise bu süreç tamamlandıktan sonra Yüce Meclis tarafından kendi dinamikleri içerisinde belirlenecektir. Yüce Meclis gündemine hakimdir ve ortaya koyduğu raporla yol haritasını belirlemiştir. Bu çerçevede silah bırakma ve ardından yasal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Öncelikli olarak silah bırakma sürecinin tamamlanması esastır. Esas hedef terörün Türkiye’nin ve bölgenin gündeminden tamamen çıkarılmasıdır.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel dikkat çeken bir çıkış yaptı; "Ara seçim sandığı kurmayı düşünüyoruz, o konuda karar alınmasıyla birlikte çok iddialı bir hamlemiz olacak" dedi. Siz bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Doğrusunu söylemek gerekirse dünyanın içinde bulunduğu tabloya bakın. Bütün bunun içerisinde CHP’nin oluşturmaya çalıştığı gündeme bakın. Gerçekten Türkiye’deki ve dünyadaki gerçeklerden kopuk bir CHP yönetimi var. Kendi konsolidasyonunu sağlayamamış, kendi bütünlüğünü kuramamış, herhangi bir politik üretimi olmayan, dar ve sorunlu tablolara sıkışmış, bizzat CHP’liler tarafından dile getirilen yolsuzluk iddialarına yine CHP yöneticilerinin cevap veremediği bir tablo söz konusu. Günün sonunda bu CHP’nin bir geleneğidir.

ARA SEÇİM TARTIŞMALARI

Cumhuriyetin bütün değerlerini ve demokrasinin bütün kurallarını kendi politik ihtiyaçlarına göre değiştirebileceklerini ve kendilerine uyarlayabileceklerini düşünüyorlar. Seçim olsa bu CHP yönetimi yine ağır bir yenilgiyle karşı karşıya kalır. Ben bunlara silgisi kaleminden önce bitiyor diyordum. Hatta bu sözümü de geri alıyorum. Kalemi de yok, sadece silgi kullanıyor. Şimdi bir gazetecinin karşısına oturuyor. Bizim söylediğimiz son derece açık ve nettir. Politik bir değerlendirme yapıyoruz, yanlış politikalardan bahsediyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’nin, ona gönül vermiş saygıdeğer vatandaşlarımıza haksızlık olacak şekilde kötü yönetildiğini ve yanlış denklemlere sürüklendiğini ifade ediyoruz. Ancak bir gazeteci çıkıp Ömer Çelik bunları söyleyerek arka planda sizi yargıyla mı tehdit ediyor diye soruyor. Genel başkan da bunun üzerine atlıyor ve bizi yargıyla tehdit ediyorlar diyor. Karşımıza çıkamazlar gibi ifadeler kullanıyor. Okuduğu cümleyi anlamaktan uzak bir tabloyla karşı karşıyayız. Siyasi okuryazarlık problemi olan bir durum söz konusu. CHP’nin en büyük sorunu kendi yönetimidir. Türk siyasi hayatının böyle bir sorunu yoktur. Seçimlerin nasıl yapılacağı, demokrasinin kuralları ve cumhuriyetin temel değerleri son derece açıktır.

Yıllarca cumhuriyetin temel değerlerini sahte rejim krizleri üreterek kendi çıkarları için istismar ettiler. Aynı yaklaşımı Atatürk üzerinden de sürdürüyorlar. Sürekli ben Atatürk’ün oturduğu koltukta oturuyorum diyor. O CHP ile bugünkü CHP arasında ne ilişki var. Aradan uzun yıllar geçmiş. Ayrıca oturduğu koltuğun Atatürk’e yapılan saygısızlığın hesabı henüz verilmiş değildir. Defalarca gündeme getirdik. Atatürk’ün vasiyetinde İş Bankası hisselerinden Türk Tarih Kurumu’na ve Türk Dil Kurumu’na ayrılan paylar CHP tarafından bu kurumlara verilmemiştir. Bu kurumlar defalarca mahkemeye giderek bu hakkın teslim edilmesini sağlamıştır. Bunların hesabını vermemiş bir CHP Genel Başkanı var. Sürekli çıkın karşıma diyerek kendi kendine gündem oluşturmaya çalışıyor. Cervantes’in Don Kişot romanındaki gibi kendi yel değirmenleriyle mücadele eden bir tablo ortaya koyuyor. Bu gündem aslında bizimle ilgili değildir. AK Parti ile ya da Türk siyasi hayatıyla ilgili değildir. Kendi parti içi sorunlarını yönetmek için ortaya atılmaktadır. Maalesef elinde herhangi bir kalem kalmamış, sadece silgiyle hareket eden bir CHP yönetimi söz konusudur.

Papa 14. Leo, Hazreti İsa’nın savaşların meşrulaştırılması için kullanılmaması gerektiğini ifade etti. Çeşitli kesimler tarafından yoğun bir biçimde din savaşları kavramının kullanılmaya başladığını görüyoruz. Böyle bir gündemin oluşturulmaya çalışılmasını siz nasıl görüyorsunuz?

7 Ekim olaylarından sonra Netanyahu ilk değerlendirmelerinde dini referanslar kullanmış ve Davut koridoru kuracağız demiştir. Sonrasında Amalek ve Goyim gibi ifadelerle dini literatürü kendi saldırganlığını ve soykırım siyasetini meşrulaştırmak için kullanmıştır. Bir Amerikan senatörü olan Lindsey Graham da Netanyahu’ya destek vererek bunu bir haçlı seferi olarak nitelendirmiştir. ABD’nin önceki yönetiminde Dışişleri Bakanı olan Blinken ise İsrail’e gittiğinde buraya bir Yahudi olarak geldim demiştir. Biz de buna tepki göstererek bir dışişleri bakanının dini kimliğiyle değil resmi kimliğiyle hareket etmesi gerektiğini ifade etmiştik. Tüm seküler tecrübeye ve tarihsel örneklere rağmen bu konunun dini bir çerçeveye oturtulmaya çalışıldığını görüyoruz. Netanyahu ise en büyük saygısızlıklardan birini yaparak kendisini eleştirenlere karşı Hazreti İsa’nın Cengiz Han karşısında hiçbir şansı olamaz gibi ifadeler kullanmıştır. Bu yaklaşım son derece tehlikelidir. Bugün İsrail’de Netanyahu’dan daha aşırı grupların etkisinin arttığını ve karar süreçlerini yönlendirdiğini görüyoruz. Din savaşları ve dini temalar üzerinden uluslararası siyasetin yönlendirilmeye çalışılması çok daha vahim sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle uluslararası hukuka bağlı kalınması gerekir. Biz herkesin dini kimliğine saygı duyuyoruz ve dini değerlerin özgürce yaşanmasını savunuyoruz. Ancak uluslararası hukuku ihlal edenlerin bunu dini argümanlarla meşrulaştırmaya çalışması daha büyük çatışmalara yol açacaktır. Birileri bu saldırganlığı haçlı seferi olarak tanımlarsa buna verilecek cevap da bellidir.