RÖPORTAJ

Metin Külünk: Bir belediyenin kapısında makam aracı olarak 5 tane lüks araç olamaz!

AK Parti MKYK Üyesi Metin Külünk, kamu ve yerel yönetimlerdeki yöneticilere seslenerek, ‘’Kimse kusura bakmasın ama kamudaki ve yerel yönetimlerdeki israf bir an önce sonlandırılmalı. Bir belediyenin kapısında makam aracı olarak 5 tane lüks araç olamaz, olmamalı’’ dedi.

Çınar Ayser ÇINAR/ ÖZEL RÖPORTAJ  - Son zamanlarda kişisel sosyal medya hesabından sık sık zam paylaşımları yapan AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) Üyesi Metin Külünk, sokağa dikkat çekmeye çalıştığını söyledi.

''Devlet, üretim ve tüketim hattında sıkı denetim yapmalı'' diyen Metin Külünk, ''İki gün önce bir market temizlik ürünlerinin rafını kapatıyor, üzerindeki etiketleri değiştiriyor ve satış yapmıyor. Neden? Çünkü zam yapacaklar! Çok net söylüyorum; bu milletin, garibanın, yetimin, yoksulun, memurun cebindeki paraya haksız bir şekilde göz uzatan, el uzatan ve bu anlamda devletin aldığı bütün tedbirleri hiçe sayanlar örgütlü suç kapsamında değerlendirilmelidir! Çünkü bunun vatana ihanetten hiçbir farkı yoktur!'' dedi.

Yaşanılan bu krizden çıkış yolu olarak sermayedarları işaret eden Külünk, ''Türkiye’de kazanılıp sermaye tarafından yurt dışına çıkarılmış milyarlarca dolarlar var. Herkes bunları konuşuyor. Devlet bunlara sahip çıkmalı. Bu iş adamları bu topraklarda kazanıp yurt dışına çıkardıkları bu paralarını Türkiye’ye getirmelidir çünkü ekosistem olarak olağanüstü bir dönemden geçiyoruz'' ifadelerini kullandı.

Yaptığı her açıklamayla gündem belirleyen AK Parti MKYK Üyesi Metin Külünk, Türkiye’nin yaşadığı ekonomik krizi ve çözüm önerilerini Yeni Journal’a anlattı.

''EN BÜYÜK RİSK SOKAKTAN KOPMAKTIR''

''Her güne ayrı bir zam haberiyle uyanıyoruz ve sürekli etiketler değişiyor. Siz de yaptığınız açıklamalarla bu duruma dikkat çekmeye çalışıyorsunuz. Bu zam furyasına bir çözüm öneriniz var mı?''sorusuna Metin Külünk şu yanıtı verdi:

''Ben aslında sokağa dikkat çekmeye çalışıyorum. AK Parti hareketinin temel gerekçesi sokakla bütünleşik olmaktır! Yani AK Parti hareketi bir millet hareketidir. Bir siyasal hareketi bekleyen en büyük risk sokaktan kopmaktır. Sokağın reflekslerini okumaktan uzağa düşmektir. AK Parti hareketinin ve liderimiz Sayın Erdoğan’ın temel stratejik üstünlüğü bu zemindir. Tabi ki bu zemin kendi tarihinin küresel ölçekte en ağır dönemiyle karşı karşıya. Öncelikle şunu ifade edelim; bugün Türkiye’nin yaşadığı zamlar üzerinden ekosistemdeki türbülans sadece bize ait bir türbülans değildir. Bu türbülans küresel ölçekte bütün ülkelerin kendi büyüme oranlarının, kendi refah düzeylerine bağlı olarak doğrudan etkileyen bir türbülans. Örneğin Almanya kendi bağlamında bu türbülansı yaşıyor, Amerika kendi bağlamında bu türbülansı yaşıyor, İngiltere yaşıyor, Fransa yaşıyor, İtalya yaşıyor, diğer ülkeleri saymıyorum bile. Dolayısıyla önce meseleyi sağlıklı bir zemine oturtturmamız gerekiyor.''

''DÜNYANIN TEMEL PARADİGMASI DEĞİŞİYOR!''

''Dünya küresel bir eko türbülansıyla karşı karşıya'' diyen Külünk, bunun sebeplerini ise maddeler halinde şöyle özetledi: 

''Birinci sebep; dünyanın temel paradigması değişiyor. Sanayi toplum yerini dijital topluma bıraktı. Ve bu dijital topluma geçiş bir adım sonra insansız ekonominin merkezde olduğu bütün devletlerin bu anlamda kendilerini hazırlamak mecburiyetinde olduğu ve üzerinde tartışmalar olan, yani artık yapay zekâ, insan ilişkisi ve toplum ilişkisinin bu kadar sert tartışıldığı bir döneme de girdiğimiz bu süreçte, insansız ekonominin merkezde olduğu bir paradigmayla dünya buluşacak. Buradan ne çıkacak karşımıza, çok ciddi anlamda insanlık bir işsizlik türbülansına girecek. Bundan hiç kimsenin kaçışı yok! ABD’nin de kaçışı yok, Avrupa’nın da kaçışı yok, Asya’nın da.

İkincisi; küresel ölçekteki pandemi bütün dünyadaki ekosistemi darmadağın etti. Tedarik zincirlerini kesti, üretim alanlarını dondurdu, Çin kıpırdayamadı, hatta Çin’i sınırlandırmak için pandemiyi araca dönüştürdüler. Ama buna bağlı olarak insanlık tüketmek için tedarik etmeye kalktığında tedarik kabiliyeti zayıfladı ve dünyanın bütün ekosistemi allak bullak oldu.

Üçüncüsü; Ukrayna savaşı. Ukrayna savaşı bulunduğu coğrafyanın fevkinde küresel ölçekte bütün üretim hatlarını enerji maliyeti üzerinden doğrudan etkiledi. Türkiye’de biz enflasyona endeksli bir hayatı yaşarken dünya, özellikle de kuzey enflasyonu bilmezken bugün artık küresel ölçekte bütün ülkeler enflasyonlu bir hayatı içselleştirmiş, kabullenmiş durumda. Ama güçleriyle orantılı hareket ettikleri için ne ABD ülkesindeki enflasyon mağduru evsizlerin dünyanın gündemine taşınmasına izin veriyor, ne Avrupa Birliği ülkelerindeki enflasyon artışından dolayı refah seviyesinin yukarıyla aşağıdaki refah seviyenin birbirinden nasıl koptuğunu saklayabiliyor çünkü yüzyıllık egemen bir model.

''NEOLİBERAL FAŞİZMLE KARŞI KARŞIYAYIZ''

Dördüncüsü; dünya dolar sonrası, yani kağıt para sonrası hayata geçişin travmasını yaşıyor. Bütün bunların hepsini aynı anda analiz etmemiz lazım. ABD, kendi içindeki 1929 eko buhranından daha ağır bir buhranla karşı karşıya olmanın bedelini dünyaya ödetmek için uğraşıyor şu anda. Ukrayna ile Rusya savaşını mı genişletelim diye sorarken, acaba Çin’i bu anlamda sınırlandıralım da beraberinde Hindistan’ı da aradan çıkaralım, Çin’i de dört beş parça yapalım mı diye çabalıyor. Bütün bu riskleri, tehditleri ve içinde taşıdığı fırsatları görmeden Türkiye’deki zamlar meselesini bir temele oturtmak mümkün değil. Peki içsel faktörler var mı? Var tabi ki. Türkiye’deki sermaye üzülerek ifade ediyorum; Neoliberal faşizmle karşı karşıyayız. Neden? Çünkü Türkiye’deki sermayenin de çok önemli bir kısmının ister dindar olsun, ister Kemalist olsun, ister sağcı olsun, ister solcu olsun bir kutsalı yok. Çünkü küresel ölçekte egemen olan Neoliberal ahlak temel çıkış noktasını para üzerinden görür, bilançolarında eğer üretimden para kazanma kabiliyetini kaybetmişse tereddütsüz üretim dışı gelirlerden para kazanmaya odaklanır. Yani faiz, döviz borsa üçgenine yönelir. Misal ben merak ediyorum, 6 aylık İstanbul Sanayi Odası’nın 500 ya da 1000 büyük şirketinin bilançoları açıklandığında, onların üretim gelirleriyle ve üretim dışı gelirlerinin arasında geçtiğimiz 3 yıla istinaden ne anlamda ne kadar fark çıktı sorusunu sorar, cevabını alalım. Dolayısıyla bu zamlarda küresel ölçekteki doların artmasından kaynaklanan bir etkilenme var çünkü Türkiye üzülerek ifade ediyorum, 1945’lerden sonra Batı’ya tutsak edilmiş, ABD’nin kontrolünde ürettirilmeyen sadece tükettirilen bir ülke haline getirilmenin örtüsünü yeni yeni kaldırmaya çalışıyor. Şimdi soruyorum; bu zamlar, dövizdeki artış, faizlerdeki çıkışlar kime yarıyor. Bana yaramıyor, işçiye yaramıyor, memura yaramıyor, emekliye yaramıyor ama ne garip Türkiye’deki bir mutlu azınlığa yarıyor. Türkiye’nin yüzde 54 sermaye gücünü elinde bulunduran yüzde 10’luk kesim her şartta ne kış tatilinden ne yaz tatilinden ne aracından ne de tüketime dayalı hayatının hiçbir aşamasından ödün vermeksizin tam zıttı bir hayat yaşıyor. Bunlar devleti sıkıştırmak için, halkı sıkıştırmak için Sayın Cumhurbaşkanımızın vatandaşı rahatlatmak için attığı adımları önceden burunları para noktasında iyi koku aldığı için anında kendilerini vatandaşın lehine gelecek katkıdan kendi çıkarlarını alabilmek harekete geçiyor. Bir bakıyorsunuz lüks marketler anında kapılarını kapatıyor, dükkanları kapatıyor, hemen etiketlerin fiyatları değişiyor.''

''ÜRETİM VE TÜKETİM HATTI SIKI DENETLENMELİ''

''Hükümet tam da bu noktada nasıl bir politika izlemeli sizce?'' sorusuna ise, Külünk şu yanıtı verdi:

''Bence Neoliberal politikalardan vazgeçmek zorundayız. Elbette ki para kendi mecrasında akar ancak Neoliberal politikaların öznesi olan piyasayı kontrol edemeyiz. Devlet vatandaşın lehine bu geçiş döneminde tedbirlerini sıkılaştırmalı. Misal birkaç gün önce Ankara’da bir kamu yöneticisini ziyaret ettim. İsmini vermeyeceğim ancak kendisini tebrik ediyor ve teşekkürlerimi sunuyorum. Niçin peki? Bu yönetici, bulunduğu noktada, sahip olduğu güçle şunu yapmış; satıcıya demiş ki; bu ürünü tüketim alanına çıkışındaki üretim maliyetleriyle üzerine konulacak karı görüyoruz, sen bu ürünü bu rakamın üzerinde satamazsın. Bu bürokrat arkadaşımızı buradan bir kez daha tebrik ediyorum. Devletin asli fonksiyonu, ekonomik gelişmelerde sermayenin çıkarlarını gerektiğinde sınırlandırmak, tedbirleri almak ve kontrollerini sıkılaştırmaktır. Özellikle de üretim ve tüketim hattındaki kontrolleri yapmak zorundayız. İki gün önce bir market temizlik ürünlerinin rafını kapatıyor, üzerindeki etiketleri değiştiriyor ve satış yapmıyor. Neden? Çünkü zam yapacaklar! Bunu duyan devlet çok net söylüyorum; bu milletin, garibanın, yetimin, yoksulun, memurun cebindeki paraya haksız bir şekilde göz uzatan, el uzatan ve bu anlamda devletin aldığı bütün tedbirleri hiçe sayanlar örgütlü suç kapsamında değerlendirilmelidir! Çünkü bunun vatana ihanetten hiçbir farkı yoktur! Benim 75 yaşındaki emeklim eğer evinde yarım kilo peynir yiyemiyorsa ve bu yarım kilo peyniri yiyememesinde marketler zincirinin fırsatçı ve tefeci rolü varsa bu bir suç örgütüdür. Ayrıca Türkiye tüketim mallarında bir an önce kontrolü sağlamalıdır. Yani ürettiğimiz kadar tüketmeyi öğrenmek mecburiyetindeyiz.''

''KAMU VE YEREL YÖNETİMLERDE İSRAF SONLANDIRILMALI''

''Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in göreve geldiğinden beri uyguladığı ekonomi politikasını nasıl buluyorsunuz? Şimşek sizce ülkeyi içinde bulunduğu bu krizden çıkarabilir mi?'' sorusuna da yanıt veren Metin Külünk, şu değerlendirme bulundu:

''Sayın Cumhurbaşkanımızın güvendiği bir arkadaşımıza elbette güvenirim. Türkiye 3 büyük olayla karşı karşıya kaldı; pandemi, Ukrayna ile Rusya savaşı ve yüz milyar dolar maliyetinin çok net olduğu asrın felaketini yaşadı. Bu 3 felaketin yaşandığı yerde bir kez daha devlet-millet el ele vermeliyiz ancak devlet-millet el ele verirken, refahı zenginlere, faturayı da garip gurabaya, yetime yoksula, işçiye memura çıkartılmasının doğru olmadığını ben zaten açık açık söylüyorum, söylemeye de devam edeceğim! Kimse kusura bakmasın kamudaki ve yerel yönetimlerdeki israfı sonlandırılmalı. Kamudaki ve yerel yönetimlerdeki yöneticiler, bu eko türbülans döneminde vatandaşa şu mesajı vermeli; Biz de bu süreci okuyoruz ve bu süreçte ortaya koymamız gereken tavır noktasında tevazulu bir ekosistemi kurgulamak bizim vazifemiz, bu anlamda biz de bindiğimiz arabalardan vazgeçiyoruz demeli. Bu anlamda tereddütsüz tasarrufa gidilmeli. Bir belediyenin kapısında makam aracı olarak 5 tane lüks araç olamaz, olmamalı! Kamu yöneticilerin kapılarındaki son model arabalar dönemini artık sonlandırmalıyız. Çünkü vatandaş kamu ve yerel yöneticilere baktığı zaman güvenmeli. Evet ben zorlanıyorum ama benim yöneticilerim de bu süreçte tevazuyu esas alarak hareket ediyorlar diyebilmeli. Yerel yönetimlere açıktan sesleniyorum; lütfen ama lütfen olması gereken standart hizmetlerin dışında belediyeler kaynaklarını tereddütsüz, sadece bulundukları il ve ilçelerdeki garip gurabanın sofrasına omuz verecek şekilde, sosyal siyaseti merkeze koyacak bir modeli hayata geçirmeliler. Bu nedenle Sayın Şimşek’in attığı adımlara sokağın gösterdiği refleksler ortada, o da bu refleksleri görüyor. Elbette ki Sayın Şimşek’in işi hiç kolay değil. Neden kolay değil çünkü Türkiye’nin bahsettiğim bütün bu zorluklardan dolayı kaynak ihtiyacı var. Bu kaynakların ortaya çıkacağı adresler belli ama ben bu adreslerde sadece memur, esnaf, işçi ve emekli kesimine yüklenmek değil, Türkiye’de kazanılıp sermaye tarafından yurt dışına çıkarılmış milyarlarca dolarlar var. Herkes bunları konuşuyor. Devlet bunlara sahip çıkmalı. Bu iş adamları bu topraklarda kazanıp yurt dışına çıkardıkları bu paralarını Türkiye’ye getirmelidir çünkü ekosistem olarak olağanüstü bir dönemden geçiyoruz.''

''AB VE NATO’NUN SAMİMİ OLUP OLMADIĞINI GÖRECEĞİZ''

Metin Külünk, Türkiye'nin İsveç'in NATO üyeliğine destek vermesini de şu sözlerde yorumladı:

''Türkiye Avrupa’ya ve Avrupa üzerinden NATO’ya bir şans verdi. Ben şahsen hiçbir zaman pagan Batı uygarlığına inanan birisi değilim, Avrupa Birliği’ne de asla inanan birisi değilim ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği yürüyüşüne hodri meydan diyorum. Avrupa Birliği buyursun, Türkiye’yi tabii olarak kabul etsin görelim. Ancak burada vatandaşlarımız fotoğrafı okurken, Avrupa Birliği artık kendi içerisinde hangi türbülansları yaşayacak bekleyip göreceğiz. Türkiye’yi tabii olarak kabul etme kabiliyeti var mı, çok güç. Kendi ordusunu kurma kabiliyeti olmayan bir Avrupa Birliği’nin Türkiye gibi dünyanın en güçlü ordularından birine sahip ve teknolojik son derece başarılı bir noktada olan bir modeli, hele de Müslüman kimliğiyle asla kabul etmek istemeyecekler ama Türkiye bu anlamda küresel ölçekte, kendi çıkarları doğrultusunda dengeleri Sayın Cumhurbaşkanımız gayet iyi tutarak bu yolu açmıştır. Aslında herkesin konuşmadığı, görmek istemediği bir başka pozitif boyutu var; o da biz artık NATO üzerinden Baltık denizindeyiz çünkü önümüzdeki yüzyıl Atlantik boğazında mücadele sürecektir ve o zamana kadar NATO kalır mı zamana bağlı. Ancak biz bundan sonraki süreçte hattımızı Baltık denizine kadar taşıdık, sakin ve soğukkanlı olacağız. Avrupa Birliği’nin ve NATO’nun Sayın Cumhurbaşkanımıza verdiği sözlerde samimi olup olmadığını göreceğiz. Hiç ummadığımız bir anda pat diye NATO’dan çıkış ihtimalimiz de yok değildir.''