Z kuşağı gerçekten çalışmak istemiyor mu?

"Z kuşağı çalışmak istemiyor." Son zamanlarda en sık duyduğum cümle bu.

Peki gerçekten öyle mi?

Kurumsal iş hayatındaki 10. ayımı tamamlayıp 11. ayıma girerken, bu konuyu bir de bizim gözümüzden anlatmak istedim. Çünkü çoğu zaman Z kuşağı hakkında çok konuşuluyor ama Z kuşağını pek dinleyen olmuyor.

Önce şunu söyleyeyim: Evet, çalışmak istiyoruz. Ama belki de önceki kuşakların çalıştığı gibi değil. Hayatı sadece işten ibaret görmeden, çalışırken yaşamayı da başarabilmek istiyoruz.

Bugün birçok kurumsal şirkette sabah 08.00-17.00 ya da 09.00-18.00 mesaisi var. Kağıt üzerinde oldukça normal görünüyor. Fakat bir düşünün...

Bankaya ne zaman gideceksiniz? Doktor randevunuzu ne zaman alacaksınız? Resmî bir işinizi ne zaman halledeceksiniz? Çünkü siz çalışırken hayat açık, siz boş olduğunuzda ise hayat kapanmış oluyor.

Biz bunları üniversite yıllarında kendi ders programımıza göre planlayarak yapıyorduk. Daha önce ise çoğunu ailemiz hallediyordu. Mezun olup tam zamanlı çalışmaya başladığımızda ise ilk kez şunu öğreniyoruz: Gün içinde en basit ihtiyacımız için bile izin istememiz gerekiyor.

Belki de en büyük kırılma tam burada yaşanıyor.

Çünkü bizim kuşağımız özgürlüğüne düşkün büyüdü. Çocukluğundan beri kendi fikrini söylemesi teşvik edilen, soru soran, "neden?" demeyi öğrenen bir nesiliz. Evde en büyük tartışmayı çoğu zaman özgürlüğü kısıtlandığında yaşayan genç, bu kez aynı hissi iş hayatında yaşayabiliyor.

Bu elbette iş disiplinini reddetmek anlamına gelmiyor.

Ama her küçük ihtiyaç için izin istemek, bulunduğu yerden ayrılırken açıklama yapmak ya da sadece bilgisayar başında görünmek için saatler geçirmek birçok gençte gerçekten "kısıtlanıyorum" hissi oluşturuyor.

Bir de şu tarafı var...

Evet, Z kuşağı teknolojiyle büyüdü. Birçok şeye daha kolay ulaştı. Bilgiye saniyeler içinde erişti. Hayatı kolaylaştıran uygulamalarla büyüdü. Anne babalar da çocuklarının hayatını kendi yaşadıklarından daha kolay hâle getirmek istedi.

Bu bizim seçtiğimiz bir dünya değildi. Biz sadece içine doğduğumuz dünyaya uyum sağladık. Bir yandan da bizden önceki kuşakları izledik.

Öğle yemeklerini masalarında yiyenleri... Doğum günlerini kaçıranları... Hafta sonlarını ofiste geçirenleri... Tükenmişlik yaşayanları...

Yıllarca emek verdikten sonra bile "Bütçeler sıkı." ya da "İşin var, şükret." cümlelerini duyanları... Bütün bunları gördük. Belki de bu yüzden farklı bir yol seçtik.

Aşırı çalışmayı başarı göstergesi olarak görmüyoruz. Acı çekmeyi hırsla karıştırmıyoruz. Sağlığımızı alkış uğruna feda etmek istemiyoruz. Yine de çalışıyoruz. Sadece karşılığını görmek istiyoruz.

Fikirlerimizin dinlenmesini... Yaptığımız işin değer görmesini... Teknolojinin sağladığı imkânlardan yararlanılmasını... Mümkün olan yerde esnek çalışmayı... İşimizi iyi yaparken hayatı da yaşayabilmeyi... Bunları istemek tembellik mi? Bence değil. Bence bu, bizden önce yaşananlardan ders çıkarmak.

Bir başka konu da beklentilerimiz.

Bugünün gençleri yıllarca yabancı dil öğreniyor, sertifika programlarına katılıyor, staj yapıyor, kendini geliştirmek için ciddi emek harcıyor. Sonra ilk maaşını aldığında ona hemen "Biriktir." deniliyor. Elbette birikim önemli.

Ama o maaş, aynı zamanda ilk özgürlüğün, ilk emeğin ve ilk bağımsızlığın da sembolü.

Belki ilk kez tek başına seyahat edecek. Belki ailesine bir hediye alacak. Belki yıllardır hayalini kurduğu bir konsere gidecek. Belki de sadece kendi kazandığı parayla kahvesini içmenin mutluluğunu yaşayacak. Bunlar da hayatın bir parçası.

Belki de bütün mesele şu: Z kuşağı çalışmak istemiyor değil. Geçmiş kuşakların yaşadığı tükenmişliği tekrar etmek istemiyor. Çalışırken de yaşayabileceği, üretirken de nefes alabileceği bir düzen arıyor.

Belki işverenler de gençleri "çalışmak istemiyorlar" diye etiketlemek yerine şu soruyu sormaya başlasa birçok şey değişecek: "Biz çalışma hayatını bugünün dünyasına ne kadar uyarlayabiliyoruz?" Çünkü teknoloji değişti. Hayat değişti. İnsan değişti.

Belki de artık çalışma biçimimizin de değişmesinin zamanı gelmiştir.