YENİ DÜŞMAN ARAYIŞI

Ortadoğu bir kez daha tarihinin en kırılgan eşiklerinden birinden geçiyor. ABD, İsrail ve İran savaşının son bulup bulmayacağı Lübnan hattında derinleşen çatışma riski ve enerji güvenliğine dair büyüyen endişeler…

Tüm bu başlıklar, yalnızca bölgesel dengeleri değil, küresel sistemi de doğrudan etkileyen bir tabloyu gözler önüne seriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın dünkü açıklamaları ise bu karmaşık denklemde Türkiye’nin pozisyonunu ve olası tehdit algılarını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Bakan Fidan’ın özellikle “Netanyahu’nun Türkiye’yi yeni düşman ilan etme arayışında olduğunu görüyoruz” sözleri, sıradan bir diplomatik tespit olmanın ötesinde, dikkatle okunması gereken stratejik bir uyarı niteliği taşıyor.

Çünkü İsrail’in son yıllarda izlediği politika, güvenlik söylemi ile meşrulaştırılan ancak sahada daha geniş bir etki alanı oluşturmayı hedefleyen bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda, “güvenlik” kavramının giderek daha fazla “yayılmacılık” eleştirileriyle birlikte anılması tesadüf değil.

İran ile yaşanan savaş, uzun süredir İsrail’in güvenlik politikalarının merkezinde yer alıyordu. Ancak sahadaki gelişmeler, bu denklemin artık tek başına İran üzerinden okunamayacağını gösteriyor.

Lübnan’da artan baskı ve “yok etme politikası” olarak nitelendirilen askeri hamleler, bölgesel bir çatışmanın fitilini ateşleyebilecek riskleri barındırıyor.

Bu noktada Fidan’ın “Lübnan krizi bölgesel çatışmaya neden olabilir” uyarısı, sadece bir öngörü değil, aynı zamanda uluslararası topluma yapılmış açık bir çağrı olarak görülmeli.

Öte yandan, Hürmüz Boğazı’na ilişkin değerlendirmeler de meselenin yalnızca askeri ya da siyasi boyutta kalmadığını, ekonomik etkilerinin de giderek derinleştiğini ortaya koyuyor.

Dünya enerji arzının önemli bir kısmının geçtiği bu kritik geçiş noktasında yaşanabilecek herhangi bir aksama, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeyi doğrudan etkileyecek sonuçlar doğurabilir. “Enerji arzıyla ilgili önümüzdeki dönem sıkıntı olabilir” ifadesi, aslında küresel ekonomi için de bir alarm niteliği taşıyor.

İsrail’in “düşmansız yaşayamayacağı” yönündeki değerlendirme ise, bölgedeki güvenlik mimarisine dair daha derin bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Bir devletin güvenlik politikalarını sürekli tehdit algısı üzerinden inşa etmesi, o tehdidin ortadan kalkması durumunda yeni bir “düşman” tanımını zorunlu kılabilir. İşte tam da bu noktada Türkiye’nin adının telaffuz edilmesi, Ankara açısından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişme olarak öne çıkıyor.

Türkiye, tarihsel olarak bölgesinde denge unsuru olmayı başarmış, krizlerde diyalog ve diplomasi kanallarını açık tutmayı öncelemiş bir ülke. Ancak gelinen noktada, bölgedeki aktörlerin söylem ve eylemleri, bu dengeyi zorlayan yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Türkiye’nin bu süreçte nasıl bir strateji izleyeceği, sadece kendi güvenliği açısından değil, bölgesel istikrar açısından da belirleyici olacak.

Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıyor. İsrail’in güvenlik eksenli söylemlerinin arkasındaki stratejik hedefler, İran ve Lübnan hattında derinleşen krizler ve Türkiye’ye yönelik yeni söylemler…

Tüm bu gelişmeler, önümüzdeki dönemin daha sert, daha karmaşık ve daha öngörülemez olacağını gösteriyor. Bu nedenle hem diplomasi hem de sağduyu, belki de her zamankinden daha fazla önem taşıyor.