Komisyon değerlendirmeleri, kamuoyuna yansıyan bilgiler ve geçmiş uygulamalar ışığında hukuki ve siyasal bir analiz
Türkiye Cumhuriyeti, yaklaşık kırk yıldır terörle mücadeleyi yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda hukuki, siyasal ve toplumsal araçlarla da çözmeye çalışan bir devlettir. Bugün kamuoyunda "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırılan süreç de bu arayışın son halkasını oluşturmaktadır.
Ancak yazının en başında önemli bir tespitin altını çizmek gerekir.
Bugün itibarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulmuş resmi bir kanun teklifi bulunmamaktadır.
Dolayısıyla bu yazıda ele alacağım hususlar, TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş'un yaptığı açıklamalar, Adalet Bakanlığı'nın değerlendirmeleri, TBMM komisyon çalışmalarına ilişkin kamuoyuna yansıyan bilgiler, siyasi kulislerde konuşulan taslaklar ve hukuk çevrelerinde yapılan değerlendirmelerden oluşmaktadır.
Başka bir ifadeyle bu yazı, mevcut olmayan bir kanun metnini yorumlama çabası değildir.
Tam tersine, ortaya çıkması muhtemel yasal düzenlemenin hangi esaslar üzerine kurulabileceğini, geçmiş uygulamalarla benzer ve farklı yönlerini, hukuki sonuçlarını ve siyasal etkilerini değerlendirmeyi amaçlayan bir analizdir.
Burada özellikle bir hususun altını çizmek isterim.
Bu değerlendirmeleri hazırlanan düzenlemeyi eleştirmek, işlevsiz hale getirmek ya da başarısız olacağını söylemek amacıyla kaleme almıyorum.
Tam tersine...
Eğer gerçekten hedef "Terörsüz Türkiye" ise, hazırlanacak kanunun geçmişte yapılan hataları tekrar etmemesi, güven veren bir hukuk zemini oluşturması ve kalıcı toplumsal barışı sağlayabilmesi için şimdiden bazı hususların tartışılmasının yararlı olacağı kanaatindeyim.
Çünkü mesele yalnızca yeni bir kanunun çıkarılması değildir.
Mesele; 86 milyon vatandaşımızın güvenliğini, ülkemizin birlik ve bütünlüğünü, 783 bin 562 kilometrekarelik vatan toprağının huzurunu kalıcı şekilde güvence altına alabilecek bir hukuk mekanizmasının kurulabilmesidir.
"Af" Kelimesi Neden Özellikle Kullanılmıyor?
Şimdiye kadar yapılan bütün açıklamalarda özellikle üzerinde durulan ortak ifade şudur:
"Bu bir af düzenlemesi değildir."
Bu vurgu tesadüf değildir.
Çünkü Anayasa'nın 87. maddesine göre genel ve özel af ilan etme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir ve bunun için üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu gerekmektedir.
Siyasi aritmetik dikkate alındığında böylesine yüksek bir çoğunluğun sağlanmasının kolay olmadığı bilinmektedir.
Bu nedenle kamuoyuna yansıyan değerlendirmeler, hazırlanacak düzenlemenin "af" kavramı kullanılmadan farklı hukuki araçlar üzerinden inşa edilmesi yönündedir.
Nitekim TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş'un açıklamalarında da düzenlemenin "müstakil ve geçici bir yasa" olacağı, belirli bir süre içerisinde başvuran kişilerin bireysel değerlendirmeye tabi tutulacağı ifade edilmektedir.
Burada dikkat çekici olan husus, "genel af" yerine "bireysel adalet" anlayışının öne çıkarılmasıdır.
Yani herkes için geçerli toplu bir af yerine, her başvurunun kendi şartları içerisinde değerlendirilmesi hedeflenmektedir.
Bu nedenle hazırlanacak düzenlemenin:
• etkin pişmanlık hükümleri,
• ceza indirimi,
• hükmün açıklanmasının geri bırakılması,
• denetimli serbestlik,
• şartlı salıverme
gibi mevcut ceza hukuku kurumlarının birlikte kullanılacağı yeni bir hukuki model oluşturması beklenmektedir.
İşte tam da bu nedenle kamuoyunda sıkça kullanılan "af geliyor" söyleminin hukuki karşılığının bulunmadığını söylemek mümkündür.
Ancak burada başka bir tartışma başlamaktadır.
Çünkü hukukta önemli olan düzenlemenin adı değildir.
Önemli olan doğurduğu hukuki sonuçtur.
Bir kanun "af" adını taşımayabilir.
Fakat fiili olarak cezayı ortadan kaldırıyor veya önemli ölçüde hafifletiyorsa, kamuoyu bunu yine af olarak değerlendirebilir.
Dolayısıyla önümüzdeki süreçte tartışılacak konu büyük ihtimalle kanunun adı değil, uygulanma biçimi olacaktır.
Kanunun Muhtemel Amacı
Kamuoyuna yansıyan değerlendirmeler dikkate alındığında hazırlanacak düzenlemenin ilk maddesinde kanunun amacının açık biçimde tanımlanması beklenmektedir.
Bu amaç muhtemelen:
PKK/KCK silahlı terör örgütü mensuplarının silah bırakarak topluma yeniden kazandırılması, örgütün silahlı faaliyetlerinin tamamen sona erdirilmesi ve toplumsal entegrasyonun sağlanması şeklinde ifade edilecektir.
Bunun yanında düzenlemenin genel af niteliği taşımadığı, yalnızca bireysel değerlendirmeye dayalı özel bir hukuk mekanizması olduğu özellikle vurgulanabilir.
Aslında burada devletin vermek istediği mesaj açıktır.
"Herkes affediliyor." denilmeyecek.
"Silah bırakan, örgütsel faaliyetlerinden vazgeçen ve bireysel şartları taşıyan kişiler hukuki değerlendirmeye tabi tutulacaktır." denilecektir.
Bu yaklaşım, klasik af anlayışından farklı olarak bireysel sorumluluk ilkesini esas almaktadır.
Kanunun Kapsamı Nasıl Olabilir?
Komisyon çalışmasına ilişkin kamuoyuna yansıyan değerlendirmeler, düzenlemenin belirli bir tarihten sonra silah bırakan örgüt mensuplarını kapsayacağı yönündedir.
Bu kapsamda:
Türkiye içerisinde bulunan örgüt mensupları,
Irak'ta bulunanlar,
Suriye'de bulunanlar,
İran'da bulunan bazı örgüt mensupları
başvuru hakkına sahip olabilecektir.
Buna karşılık da bazı suçlar kapsam dışında bırakılma beklenmektedir.
Özellikle;
• çocuklara karşı işlenen ağır suçlar,
• kasten öldürme,
• bombalama,
• ağır yaralama,
• doğrudan sivilleri hedef alan eylemler
gibi fiiller bakımından genel ceza hükümlerinin uygulanmaya devam edeceği değerlendirilmektedir.
Ayrıca kamuoyunda yapılan açıklamalarda FETÖ ve DEAŞ gibi diğer terör örgütlerinin bu düzenlemenin kapsamı dışında tutulacağı yönünde değerlendirmeler de bulunmaktadır.
Dolayısıyla hazırlanan model yalnızca belirli bir örgüte yönelik geçici ve özel bir hukuk mekanizması niteliği taşımaktadır.
Başvuru Sistemi Nasıl İşleyebilir?
Yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla düzenlemenin en önemli bölümlerinden biri başvuru usulü olacaktır.
Beklenen sisteme göre;
Türkiye içerisinde bulunan örgüt mensupları savcılıklara veya güvenlik birimlerine teslim olabilecek,
Yurt dışında bulunanlar ise sınır kapıları, büyükelçilikler veya konsolosluklar aracılığıyla başvuruda bulunabilecektir.
TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş'un açıklamalarında kanunun geçici nitelikte olacağı ifade edildiği için başvuruların belirli bir süre ile sınırlandırılması beklenmektedir.
Kulislerde konuşulan süre ise yaklaşık altı aydır.
Başka bir ifadeyle kanun yürürlüğe girdikten sonra örneğin altı ay içerisinde başvuru yapmayan kişiler daha sonra bu düzenlemeden yararlanamayacaktır.
Bu yönüyle düzenleme sürekli uygulanacak bir ceza kanunu değişikliği değil, belirli bir dönemi kapsayan geçici bir hukuk mekanizması görünümündedir.
Güvenlik Soruşturması ve MİT Raporu
Başvurunun yapılması tek başına yeterli olmayacaktır.
Kamuoyuna yansıyan bilgiler, başvuru sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından ayrıntılı bir faaliyet değerlendirme raporunun hazırlanacağını göstermektedir.
Bu raporda;
kişinin örgüte katılım tarihi,
üstlendiği görevler,
silahlı faaliyetleri,
lojistik destekleri,
istihbarat faaliyetleri,
katıldığı eylemler,
öldürme veya yaralama olaylarına iştirak edip etmediği,
örgüt içerisindeki konumu,
örgütten ayrılma iradesinin samimiyeti
gibi hususların ayrıntılı biçimde değerlendirileceği konuşulmaktadır.
Ayrıca gerçeğe aykırı beyanda bulunan kişilerin düzenleme kapsamı dışında bırakılması ve haklarında ayrıca cezai işlem uygulanması ihtimali de dile getirilmektedir.
Dolayısıyla sistem yalnızca teslim olmayı değil, teslim olduktan sonra yapılacak kapsamlı güvenlik incelemesini de esas almaktadır.
Yargılama Modeli
Kamuoyuna yansıyan bilgilerde dikkat çeken diğer bir husus ise klasik mahkeme sistemi yerine uzmanlaşmış bir yargılama modeli kurulması ihtimalidir.
Konuşulan modele göre Ankara'da oluşturulacak ihtisas mahkemesi veya ihtisas hakimliği başvuruları kısa sürede sonuçlandıracaktır.
Bu modelin gerekçesi ise geçmiş çözüm sürecinde farklı mahkemelerde yürüyen uzun yargılamaların tekrar edilmemesi olarak açıklanmaktadır.
Eğer bu sistem kabul edilirse, yargılama sürecinin daha hızlı işlemesi amaçlanacaktır.
Ancak burada da hukuk devleti ilkesi açısından tartışılması gereken önemli başlıklar bulunmaktadır.
Örneğin:
Kararların hangi kanun yoluna tabi olacağı,
İtiraz mekanizmasının bulunup bulunmayacağı,
MİT raporunun mahkemeyi ne ölçüde bağlayacağı,
Savunma hakkının nasıl kullanılacağı,
Adil yargılanma ilkesinin nasıl korunacağı kanun teklifi açıklandığında ayrıntılı biçimde değerlendirilmesi gereken hususlar olacaktır.
Geçmişin Gölgesi: Sekiz Pişmanlık Yasası Bugüne Ne Söylüyor?
Bugün "Terörsüz Türkiye" kapsamında hazırlanması beklenen yasal düzenleme kamuoyunda yeni bir hukuk modeli olarak tartışılmaktadır. Oysa Türkiye, terör örgütlerinden ayrılmayı teşvik eden hukuki düzenlemeler konusunda önemli bir geçmişe sahiptir. Yaklaşık kırk yıllık terörle mücadele sürecinde kamuoyunda "pişmanlık yasası" olarak bilinen sekiz ayrı yasal düzenleme yürürlüğe girmiş ve farklı dönemlerde uygulanmıştır.
Bu nedenle hazırlanacak yeni düzenlemeyi değerlendirirken geçmiş uygulamaları göz ardı etmek sağlıklı bir yaklaşım olmayacaktır. Aksine, önceki tecrübeler yeni düzenlemenin başarısı açısından önemli dersler içermektedir.
Bugüne kadar çıkarılan sekiz pişmanlık yasası kapsamında PKK terör örgütü mensuplarından 4 bin 429 kişi başvuruda bulunmuştur. Bunlardan 2 bin 40 kişi ilgili yasal düzenlemelerden yararlanırken, 2 bin 389 kişinin başvurusu çeşitli gerekçelerle kabul edilmemiştir. Ayrıca 509 kişi hakkında koruma tedbirleri uygulanmıştır.
Bu rakamlar tek başına önemli olmakla birlikte, asıl dikkat edilmesi gereken husus geçmiş uygulamaların ortaya çıkardığı sonuçlardır.
Yeni Düzenleme Geçmişten Ne Kadar Farklı?
Kamuoyuna yansıyan bilgiler incelendiğinde, hazırlanması beklenen düzenlemenin temel mantığının önceki “etkin pişmanlık uygulamalarına” büyük ölçüde benzediği görülmektedir.
Geçmişte çıkarılan pişmanlık yasalarının ortak özellikleri incelendiğinde şu temel unsurlar öne çıkmaktadır:
• Örgüt mensubunun kendi iradesiyle teslim olması,
• Pişmanlık hükümlerinden yararlanmak istediğini açıkça beyan etmesi,
• Örgüt yapısı hakkında bilgi vermesi, yer göstermesi ve suçların aydınlatılmasına katkı sağlaması,
• Verdiği bilgi ve belgelerin güvenlik birimlerince doğru ve inandırıcı bulunması,
• İçişleri Bakanlığı ve güvenlik birimlerinin değerlendirmeleri doğrultusunda yargısal sürecin şekillenmesi.
Bugün kamuoyunda konuşulan çerçeveye bakıldığında ise benzer bir sistematiğin korunduğu anlaşılmaktadır.
Buna göre;
• örgüt mensubu silahını bırakarak teslim olacaktır,
• örgütsel faaliyetlerinden vazgeçtiğini samimi şekilde beyan edecektir,
• Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından ayrıntılı bir faaliyet değerlendirme raporu hazırlanacaktır,
• hazırlanan rapor doğrultusunda uzmanlaşmış bir yargı merciince kısa süre içerisinde karar verilecektir.
Dolayısıyla yöntem bakımından bakıldığında, bugün tartışılan modelin önceki etkin pişmanlık uygulamalarından tamamen farklı yeni bir sistem olduğu söylenemez.
Aksine, mevcut etkin pişmanlık sisteminin geliştirilmiş, merkezi hâle getirilmiş ve topluma yeniden kazandırma hedefiyle genişletilmiş yeni bir versiyonu olarak değerlendirilmesi mümkündür.
En Büyük Risk: Geçmişi Çağrıştıran Bir Algı
Tam da bu noktada yasa koyucuya önemli bir uyarıda bulunmak gerektiğini düşünüyorum.
Eğer hazırlanacak düzenleme kamuoyunda veya örgüt mensupları tarafından geçmişte uygulanan pişmanlık yasalarının yeni bir versiyonu olarak algılanırsa, beklenen başvuru sayısına ulaşılması zorlaşabilir.
Çünkü geçmiş uygulamalara ilişkin olumlu veya olumsuz bütün tecrübeler yeni düzenlemeye yönelik güven duygusunu doğrudan etkileyecektir.
Devletin amacı gerçekten silah bırakan örgüt mensuplarını topluma yeniden kazandırmak ve terörü kalıcı olarak sona erdirmek ise, hazırlanacak hukuki mekanizmanın yalnızca isminin değil, yöntemi, güvenceleri ve uygulama esaslarının da geçmişten ayrıldığını açık biçimde ortaya koyması gerekir.
Bu nedenle yeni düzenlemenin yalnızca "sekizinci pişmanlık yasasının devamı" olarak görülmesine izin verilmemelidir.
Ben bu değerlendirmeyi süreci eleştirmek amacıyla yapmıyorum.
Tam tersine...
Terörsüz Türkiye hedefinin başarıya ulaşmasını isteyen biri olarak, geçmiş tecrübelerden ders çıkarılmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum.
Yasa ne kadar güven verici, şeffaf ve öngörülebilir olursa, başarı ihtimali de o kadar artacaktır.
"Topluma Entegrasyon Yasası" mı, "Eve Dönüş Yasası" mı?
Bugün itibarıyla hazırlanmakta olan düzenlemenin resmi adı henüz belli değildir.
Ancak kamuoyuna yansıyan komisyon değerlendirmelerinde "Topluma Entegrasyon Yasası" ifadesinin kullanıldığı görülmektedir.
Bu nedenle kamuoyunda zaman zaman "Eve Dönüş Yasası" veya "Topluma Yeniden Kazandırma Yasası" şeklinde isimlendirmeler de yapılmaktadır.
Aslında bu yaklaşım Türkiye açısından tamamen yeni değildir.
2008 yılında yayımladığım "Kürt Sorunu" isimli kitabımda da silah bırakan örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılmasına ilişkin hukuki modellerin nasıl oluşturulabileceğini ayrıntılı biçimde ele almış, güvenlik ile hukuk arasındaki dengenin nasıl kurulabileceğine ilişkin önerilerimi paylaşmıştım.
Bugün kamuoyunda tartışılan birçok başlığın, o tarihte dile getirdiğim önerilerle benzerlik göstermesi dikkat çekicidir.
Kimler Yararlanabilecek?
Kamuoyuna yansıyan değerlendirmelere göre hazırlanacak düzenleme örgüt mensupları arasında hukuki bir ayrım yapacaktır.
Buna göre:
Doğrudan öldürme, bombalama, ağır yaralama ve benzeri kanlı eylemlere katılmamış örgüt mensuplarının belirli şartları yerine getirmeleri hâlinde düzenlemeden yararlanabilmeleri,
Buna karşılık kanlı eylemlere katıldığı tespit edilen kişiler hakkında ise genel ceza hükümlerinin uygulanmaya devam edilmesi öngörülmektedir.
Dolayısıyla tartışılan model, genel af anlayışından ziyade bireysel sorumluluk esasına dayalı bir hukuk mekanizmasını esas almaktadır.
Kamuoyuna yansıyan bazı değerlendirmelerde güvenlik birimlerinin analizlerine göre yaklaşık 1.000 sivil unsur ile 8.000 civarında örgüt mensubunun bu süreçten yararlanabileceği ifade edilmektedir.
Buna karşılık örgütün üst düzey yönetim kadrosunda bulunan yaklaşık 1.100 kişinin ise bu düzenleme kapsamı dışında tutulabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.
Ancak bu rakamların ve değerlendirmelerin resmileşmiş veriler olmadığını, kanun teklifinin henüz TBMM'ye sunulmadığını özellikle belirtmek gerekir.
Cezaevindeki Hükümlüler ve Tutuklular
Kanaatimce bugün cevap bekleyen en önemli hukuki soru, cezaevinde bulunan örgüt mensuplarının durumudur.
Kamuoyunda konuşulan model daha çok silah bırakarak teslim olacak kişiler üzerine kurulmaktadır.
Peki, halen cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlüler bu düzenlemeden yararlanabilecek midir?
Yararlanacaklarsa hangi şartlar aranacaktır?
Etkin pişmanlık hükümleri mevcut infaz sistemiyle nasıl ilişkilendirilecektir?
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya denetimli serbestlik gibi kurumlar cezaevinde bulunan kişiler bakımından nasıl uygulanacaktır?
Bu soruların cevabı henüz verilmiş değildir.
Kanun teklifinin TBMM'ye sunulmasıyla birlikte bu hususların ayrıntılı biçimde açıklığa kavuşturulması gerekecektir.
Benzerlikler ve Ayrışan Noktalar
Bugün kamuoyuna yansıyan bilgiler ışığında hazırlanması beklenen düzenlemenin temel işleyişi önceki etkin pişmanlık uygulamalarıyla önemli ölçüde benzerlik göstermektedir.
Benzer yönleri şunlardır:
• Örgüt mensubunun kendi iradesiyle teslim olması,
• Silah bırakması,
• Örgütsel faaliyetlerinden vazgeçtiğini samimi biçimde beyan etmesi,
• Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından faaliyet raporu hazırlanması,
• Uzmanlaşmış bir yargı mekanizmasının kısa sürede karar vermesi.
Buna karşılık farklı olması beklenen yönler ise şunlardır:
• Düzenlemenin geçici ve müstakil bir yasa olarak hazırlanması,
• Toplumsal entegrasyonun ilk kez bu kadar güçlü şekilde vurgulanması,
• Psikolojik destek, meslek edindirme ve istihdam gibi sosyal politikaların sürece dahil edilmesi,
• Şehit aileleri, gaziler ve terör mağdurlarına yönelik ayrı mekanizmaların oluşturulmasının tartışılması,
• Süreç yalnızca ceza hukuku değil, toplumsal barış perspektifiyle ele alınması.
Dolayısıyla bugün tartışılan konu yalnızca yeni bir ceza hukuku düzenlemesi değildir.
Asıl tartışılan husus, Türkiye'nin yaklaşık kırk yıldır devam eden silahlı çatışmayı hangi hukuki ve siyasal model üzerinden sona erdirmeye çalıştığıdır.
Bu nedenle hazırlanacak düzenlemenin başarısı yalnızca çıkarılacak kanuna değil; toplumda oluşturacağı güvene, hukuk devleti ilkelerine bağlılığına ve toplumsal meşruiyetine bağlı olacaktır.
Pax Türkiye: Yeni Bir Güvenlik Doktrini mi, Yeni Bir Barış Paradigması mı?
Son dönemde "Terörsüz Türkiye" süreciyle birlikte kamuoyunda sıkça dile getirilen kavramlardan biri de "Pax Türkiye" olmuştur.
Latince "Pax" kelimesi "barış" anlamına gelmektedir. Tarihte "Pax Romana", "Pax Britannica" ve "Pax Americana" kavramları, belirli bir gücün kendi coğrafyasında oluşturduğu düzeni ve istikrarı ifade etmek için kullanılmıştır.
Bugün dile getirilen "Pax Türkiye" kavramı ise Türkiye'nin yalnızca kendi sınırları içerisinde değil, aynı zamanda yakın coğrafyasında da güvenlik ve istikrar üreten bir ülke olmasını ifade etmektedir.
Bu yaklaşımın temel amacı, 1984 yılından bu yana devam eden silahlı çatışma sürecini sona erdirerek yalnızca terörü bitirmek değil; aynı zamanda Türkiye'nin iç barışını sağlamlaştırırken bölgesel güvenliğin de temel aktörlerinden biri hâline gelmesini sağlamaktır.
Devletin kullandığı kavram "Terörsüz Türkiye"dir.
PKK tarafının kullandığı söylem ise daha çok "demokratik siyaset alanının genişletilmesi" şeklindedir.
Tarafların kullandıkları kavramlar farklı olsa da tartışmanın merkezinde aynı hedef bulunmaktadır:
Silahlı çatışmanın sona erdirilmesi.
Yaklaşık kırk yıldır devam eden bu süreçte on binlerce insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca vatandaş doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmiş, milyarlarca dolarlık kamu kaynağı güvenlik harcamalarına ayrılmıştır.
Dolayısıyla bugün tartışılan mesele yalnızca bir güvenlik meselesi değildir.
Aynı zamanda ekonomik kalkınma, demokratikleşme, hukuk devleti, sosyal barış ve toplumsal bütünleşme meselesidir.
TBMM Komisyonunun Yol Haritası Ne Söylüyor?
Kamuoyuna yansıyan bilgiler doğrultusunda TBMM bünyesinde oluşturulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan yol haritası, bugün tartışılan sürecin siyasal çerçevesini oluşturmaktadır.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir.
Komisyon raporu bir kanun değildir.
Bağlayıcı hukuk normu değildir.
Hükümete sunulmuş tavsiye niteliğinde bir politika metnidir.
Dolayısıyla raporda yer alan önerilerin tamamının kanunlaşacağını söylemek mümkün değildir.
Ancak yine de kamuoyuna yansıyan başlıklar, yasa koyucunun nasıl bir çerçeve üzerinde çalıştığını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Raporda öne çıkan başlıklar şu şekilde özetlenebilir:
Birinci olarak anayasal çerçeve...
Anayasa'nın 66. maddesinde yer alan Türk milleti tanımının korunacağı, anayasanın ilk dört maddesinin tartışmaya açılmayacağı ifade edilmektedir.
Buna karşılık temel hak ve özgürlükler ile demokratik standartların güçlendirilmesine yönelik çalışmalar yapılabileceği belirtilmektedir.
Bu yaklaşım, son yıllarda sıkça tartışılan "kimlik tartışmaları"nın anayasal düzlemde kapatılmasının amaçlandığını göstermektedir.
İkinci başlık silahsızlanma ve örgütsel fesih sürecidir.
Silah bırakmanın yalnızca bireysel değil, örgütsel düzeyde de tamamlanması hedeflenmektedir.
Silahlı yapının tamamen sona ermesi, sürecin temel şartı olarak görülmektedir.
Üçüncü başlık topluma entegrasyon yasasıdır.
Silah bırakan kişilerin yeniden toplumsal yaşama katılmalarını sağlayacak hukuki mekanizmaların oluşturulması planlanmaktadır.
Meslek edindirme, psikolojik destek, istihdam ve sosyal uyum programlarının bu kapsamda değerlendirilmesi beklenmektedir.
Dördüncü başlık mağdur haklarıdır.
Şehit aileleri, gaziler ve terör mağdurlarının haklarının korunması, zararlarının giderilmesi ve süreç hakkında bilgilendirilmeleri, toplumsal meşruiyet açısından büyük önem taşımaktadır.
Kanaatimce hazırlanacak kanunda yalnızca örgüt mensuplarının haklarının değil, terörden zarar gören vatandaşlarımızın haklarının da açık biçimde güvence altına alınması gerekmektedir.
Aksi halde toplumsal vicdanın ikna edilmesi güçleşecektir.
Beşinci başlık demokratik siyaset alanıdır.
Kamuoyunda yapılan değerlendirmelerde demokratik siyasetin güçlendirilmesi ve şiddetin tamamen siyaset dışına çıkarılması hedeflenmektedir.
Ancak burada dikkat çekici olan husus şudur:
Bugüne kadar kamuoyuna yansıyan bilgiler daha çok güvenlik ve ceza hukuku boyutuna ilişkindir.
Demokratikleşmeye ilişkin somut hukuki reformların neler olacağı henüz açıklanmış değildir.
Bana göre sürecin en önemli eksikliklerinden biri de budur.
Çünkü Kürt meselesi yalnızca güvenlik eksenli bir konu değildir.
Aynı zamanda demokrasi, hukuk devleti, yerel yönetimler, siyasal temsil, ekonomik kalkınma ve temel haklar meselesidir.
Eğer süreç yalnızca silah bırakmaya indirgenirse, uzun vadeli toplumsal barışın sağlanması güçleşebilir.
Dil, Kültür ve Yerel Yönetimler
Komisyon değerlendirmelerine göre Anayasa'nın 42. maddesinde yer alan eğitim diline ilişkin hükmün korunması öngörülmektedir.
Başka bir ifadeyle Türkçe eğitim dili olmaya devam edecektir.
Buna karşılık yaşayan diller ve lehçelere ilişkin mevcut kültürel uygulamaların geliştirilmesi, seçmeli derslerin sürdürülmesi, üniversitelerde ve kültürel faaliyetlerde bu alanların desteklenmesi yönünde öneriler bulunmaktadır.
Yine yerel yönetimlere ilişkin olarak kayyum uygulamalarının mevcut terör mevzuatı çerçevesinde yeniden değerlendirilmesine yönelik öneriler de kamuoyuna yansımıştır.
Ancak bunların tamamı bugün için yalnızca öneri niteliğindedir.
Kanun teklifinin TBMM'ye sunulmasıyla birlikte hangi düzenlemelerin korunacağı, hangilerinin değiştirileceği netlik kazanacaktır.
Cevap Bekleyen Sorular
Bugün elimizde bir kanun metni bulunmadığı için cevap bekleyen çok sayıda hukuki soru bulunmaktadır.
Örneğin;
• Cezaevinde bulunan hükümlüler bu düzenlemeden nasıl yararlanacaktır?
• Başvurusu reddedilen kişiler hangi kanun yoluna başvurabilecektir?
• MİT raporunun hukuki niteliği ne olacaktır?
• Tek hakimli ihtisas mahkemesi modeli adil yargılanma ilkesi bakımından nasıl denetlenecektir?
• Toplumsal entegrasyon programlarının finansmanı nasıl sağlanacaktır?
• Terörden zarar gören vatandaşların tazminat ve hakikat talepleri hangi mekanizma tarafından karşılanacaktır?
Bu soruların tamamı ancak kanun metni açıklandığında cevap bulacaktır.
Sonuç: Kanunun Başarısı Adında Değil, Güven Vermesinde Gizlidir
Bugün kamuoyuna yansıyan bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, hazırlanması beklenen düzenlemenin yöntem bakımından geçmiş etkin pişmanlık uygulamalarıyla önemli ölçüde benzerlik taşıdığı görülmektedir.
Silahla teslim olma…
Örgütsel faaliyetlerden vazgeçtiğini samimi biçimde beyan etme…
Milli İstihbarat Teşkilatı'nın hazırlayacağı değerlendirme raporu…
Uzmanlaşmış yargılama sistemi…
Bütün bunlar daha önce uygulanan modelleri büyük ölçüde hatırlatmaktadır.
İşte tam da bu nedenle yasa koyucunun en fazla dikkat etmesi gereken husus, yeni düzenlemenin toplumda ve başvuru yapması beklenen kişiler nezdinde yalnızca "yeni bir pişmanlık yasası" olarak algılanmamasıdır.
Ben bu değerlendirmeleri süreci eleştirmek için yapmıyorum.
Tam tersine, hedef gerçekten "Terörsüz Türkiye" ise, geçmiş tecrübelerden ders çıkarılması gerektiğine inanıyorum.
Temennim; hazırlanacak düzenlemenin yalnızca bir ceza hukuku metni olarak kalmaması, aynı zamanda toplumsal barışı güçlendiren, mağdur haklarını gözeten, hukuk devleti ilkelerinden ayrılmayan ve güven veren bir model hâline gelmesidir.
Son söz olarak şunu ifade etmek isterim:
Bugün konuştuğumuz bütün hususlar, kamuoyuna yansıyan açıklamalar ve komisyon değerlendirmelerine dayanmaktadır.
Nihai değerlendirmeyi ise ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulacak kanun teklifini madde madde gördükten sonra yapmak mümkündür.
Çünkü hukukta esas olan açıklamalar değil, yürürlüğe giren kanun metnidir.
O gün geldiğinde, teklifin her maddesini hukuk devleti, demokratik meşruiyet, toplumsal barış ve milli güvenlik perspektifinden yeniden değerlendireceğiz.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, sadece silahların susması değil hukukun üstünlüğü, adalet duygusu ve toplumsal güven üzerine inşa edilmiş kalıcı bir barıştır.