Toplumun nabzı bazen en çok trafikte, okul bahçesinde, market sırasında hissedilir. Son zamanlarda ise bu nabız sağlıklı atmıyor; gergin, tahammülsüz ve kırılgan…
Sabah işe giderken direksiyon başında yaşanan en küçük bir tartışmanın bile anında büyüyebildiği, insanların birbirine karşı sabrını ve saygısını hızla yitirdiği bir dönemin içindeyiz.
Herkes adeta “pimi çekilmiş bir bomba” gibi, dokunsan patlayacak.
Daha acı olanı ise bu gerilimin artık en korunması gereken alanlara, okullara kadar sirayet etmiş olması. Son yaşanan olaylar, henüz hayatın başındaki çocukların, gençlerin nasıl bir şiddet ikliminin içine sürüklendiğini açıkça gösteriyor.
Kaybedilen her genç, sadece bir can değil, bir umut, bir gelecek, bir ihtimaldir. Ve bu kayıplar, toplum olarak hepimizin omuzlarına ağır bir sorumluluk yükler.
Peki buraya nasıl geldik? Bu sorunun tek bir cevabı yok elbette. Aileden eğitime, ekonomiden sosyal medyaya kadar pek çok başlık iç içe geçmiş durumda. Ancak görmezden gelinemeyecek bir gerçek var: Şiddetin normalleşmesi...
Özellikle son yıllarda televizyon dizilerinde ve dijital platformlarda sıkça karşımıza çıkan mafya temalı yapımlar, gücü şiddetle özdeşleştiren bir dil kuruyor.
“Güçlü olan kazanır” mesajı, çoğu zaman “şiddet uygulayan kazanır”a evriliyor. Genç zihinler ise bu kurgusal dünyayı, gerçek hayatın bir parçası gibi algılayabiliyor.
Elbette bütün suçu dizi yapımcılarına yüklemek kolaycılık olur. Ancak onların da toplumsal sorumluluğu yok sayamayacağı açık. Çünkü ekran, sadece eğlence aracı değil, aynı zamanda güçlü bir öğretici.
Sürekli olarak silahın, kaba gücün, intikamın yüceltildiği bir atmosferde büyüyen çocuklardan; empati, sabır ve diyalog beklemek ne kadar gerçekçi?
Sosyal medya da bu tablonun bir diğer önemli parçası. Denetimsiz içerikler, şiddeti sıradanlaştıran videolar, “güç gösterisi” olarak sunulan zorbalık görüntüleri…
Tüm bunlar gençlerin algısını şekillendiriyor. Beğeni uğruna yapılan tehlikeli davranışlar, linç kültürü ve dijital zorbalık da cabası. Burada en büyük görev yine bizlere düşüyor: Ailelere, eğitimcilere ve toplumu yönlendiren herkese…
Çocuklarımızı sadece fiziksel olarak değil, zihinsel ve duygusal olarak da korumak zorundayız. Onlara neyi izlediklerini, neye maruz kaldıklarını sormadan, “benim çocuğum yapmaz” diyerek bu sürecin dışında kalamayız.
Okullarda sadece akademik başarı değil, değerler eğitimi de öncelik haline gelmeli. Empati kurmayı, öfke kontrolünü, farklılıklara saygıyı öğrenmeyen bir neslin, sağlıklı bir toplum inşa etmesi mümkün değil.
Medya ise reyting kaygısı ile toplumsal sorumluluk arasında bir tercih yapmak zorunda. Kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadede bir neslin ruh sağlığını riske atmak, hiçbir başarı hikayesiyle açıklanamaz.
Ve belki de en önemlisi kendi davranışlarımız…Trafikte, evde, sokakta…Biz nasıl davranırsak, çocuklar da onu öğreniyor. Saygıyı, sabrı, anlayışı önce biz yaşatmazsak; onlardan bunu bekleme hakkımız zayıflar.
Toplum olarak bir yol ayrımındayız.
Ya şiddeti sıradanlaştıran bu gidişata sessiz kalacağız ya da hep birlikte dur diyeceğiz.
Unutmamalıyız ki, kaybettiğimiz her değer, geleceğimizden eksilen bir parçadır.
Şimdi yeniden hatırlama zamanı.
İnsan olmanın, saygının, merhametin ve birlikte yaşamanın ne demek olduğunu…
Çünkü başka bir toplumumuz yok.