SELAHATTİN DEMİRTAŞ MESELESİ

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’NİN HUKUK SINAVI

Türkiye’de bazı siyasi meseleler var ki üzerinden yıllar geçse de kapanmaz. Çünkü mesele yalnızca bir kişiye, bir davaya ya da bir siyasi partiye ait değildir. O mesele, devletin hukukla ilişkisini, siyasetin sınırlarını ve toplumun birbirinden farklı kesimlerinin aynı siyasal düzen içerisinde nasıl yaşayacağını ilgilendirir.

Selahattin Demirtaş meselesi de artık tam olarak böyle bir mesele haline gelmiştir.

4 Kasım 2016’da tutuklanmasının üzerinden yaklaşık on yıl geçti. Bu süre içerisinde Türkiye çok değişti. Türkiye’nin güvenlik politikaları değişti, bölgesel dengeler değişti, Kürt meselesinin ele alınış biçimi değişti. Daha da önemlisi, bugün “Terörsüz Türkiye” adıyla yeni bir siyasal süreç konuşuluyor.

Fakat bütün bu değişimlerin ortasında Demirtaş halen cezaevinde.

İşte bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca:

“Selahattin Demirtaş tahliye edilecek mi?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Türkiye yeni bir dönem başlatmak istiyorsa, eski dönemin en önemli siyasi aktörlerinden biri olan Demirtaş meselesini nasıl çözecek?

Bu soru, Demirtaş'ın siyasi kimliğinden bağımsız olarak Türkiye'nin hukuk devleti iddiasını doğrudan ilgilendiriyor.

Ben bu yazıda Demirtaş'ın siyasi geçmişini savunmak ya da mahkemelerin verdiği kararları peşinen yok saymak niyetinde değilim. Tam tersine, meseleyi mümkün olduğunca hukukçu kimliğimle hukuk üzerinden ele almak istiyorum.

Çünkü bir siyasetçinin geçmişteki sözlerini, eylemlerini veya siyasi tercihlerini eleştirmek başka bir şeydir.

O siyasetçinin hukuk karşısındaki durumunu tartışmak başka bir şeydir.

Ve Türkiye'nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, bu iki alanı birbirine karıştırmamaktır.

Selahattin Demirtaş, 4 Kasım 2016'dan beri özgürlüğünden mahrum.

Ancak kamuoyunda zaman zaman kullanılan “Demirtaş on yıldır tek bir dosyadan cezaevinde” şeklindeki yaklaşım hukuki tabloyu tam olarak yansıtmıyor. Çünkü Demirtaş hakkında yıllar içinde çok sayıda soruşturma ve dava açıldı. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre bu sayı 150'nin üzerinde soruşturma ve 50'nin üzerinde dava seviyesine ulaştı. Bunların tamamının aynı nitelikte olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Bir bölümü siyasi konuşmalar, propaganda iddiaları veya çeşitli açıklamalar üzerinden şekillenirken, Kobani dosyası çok daha ağır suçlamaları içeren ayrı bir hukuki zemine oturuyor.

Dolayısıyla Demirtaş dosyasını tek bir dosya gibi anlatmak doğru değil.

On yıllık süreç, birbirinden farklı hukuki dosyaların üst üste binmesinden oluşan karmaşık bir tablo.

Bu dosyalar arasında kamuoyunda öne çıkan başlıklardan biri, farklı tarihlerdeki konuşmaları nedeniyle açılan TCK 301 kapsamındaki davalar. “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçlamasına dayanan çeşitli dosyalar söz konusu.

Bunun yanında Cumhurbaşkanına hakaret, terör örgütü propagandası ve farklı siyasi konuşmalar nedeniyle açılmış davalar ve verilmiş mahkûmiyetler de bulunuyor.

Fakat bütün bu dosyaların merkezinde, bugün tahliye tartışmasının hukuki ağırlık noktasını oluşturan Kobani davası var.

6-8 Ekim 2014 olayları Türkiye'nin yakın tarihinin en ağır toplumsal kırılmalarından biridir.

Yaşanan şiddet olaylarında insanlar hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı ve ciddi bir toplumsal travma ortaya çıktı.

Dolayısıyla bu olayları ve mağdurlarını görmezden gelerek Demirtaş meselesini tartışmak mümkün değildir.

Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Mayıs 2024'te açıkladığı kararla Demirtaş'a toplam 42 yıl hapis cezası verdi. Mahkemenin kararında 20 yıl “devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozmak suçuna yardım”, iki kez “suç işlemeye tahrik” suçundan toplam 7 yıl 6 ay ve dört ayrı “terör örgütü propagandası” suçundan toplam 10 yıl başta olmak üzere çeşitli suçlardan cezalar yer aldı.

Burada çok önemli bir ayrıntıyı özellikle vurgulamak gerekiyor.

Kamuoyunda zaman zaman: “Demirtaş, Kobani'de insanların öldürülmesinden dolayı 42 yıl hapis cezası aldı.” şeklinde bir anlatım kullanılıyor. Bu ifade hukuki tabloyu doğru yansıtmıyor. Çünkü Demirtaş, Kobani olaylarındaki ölümler bakımından kasten öldürmeye azmettirme suçundan mahkûm edilmedi. Dolayısıyla 42 yıllık cezanın hangi suçlardan oluştuğu ile ölümler bakımından yöneltilen suçlamanın sonucu birbirinden ayrılmalıdır. Bu yalnızca hukuki gerçekliği doğru anlatmaktır.

Çünkü hukukta suçlamayla mahkûmiyet aynı şey değildir. Bir kişiye bir suç isnat edilebilir. Mahkeme bu suçlamayı değerlendirebilir. Ve sonunda beraat kararı verebilir.

Bu nedenle demokratik bir hukuk toplumunda “suçlandı” ile “mahkum edildi” arasındaki farkı korumak zorundayız.

Kobani davasında Demirtaş'ın aldığı 42 yıllık ceza ise başka suçlardan oluşmaktadır ve dosya istinaf aşamasındadır. Adalet Bakanlığı da 2025 sonunda dosyanın Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi önünde bulunduğunu açıklamıştı.

Dolayısıyla bugün Demirtaş'ın hukuki statüsünü konuşurken hem mahkûmiyet kararını hem de bu kararın henüz istinaf denetiminden geçmekte olduğunu birlikte değerlendirmek gerekiyor.

AİHM: 2018, 2020 VE 2025

Demirtaş dosyasının Türkiye sınırlarını aşan en önemli boyutu ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları. Burada kronolojiyi doğru kurmak çok önemli. Kamuoyunda “AİHM Demirtaş hakkında üç kez tahliye kararı verdi” şeklinde ifadeler kullanılabiliyor. Oysa hukuken daha doğru anlatım şudur:

2018 ve 2020 kararları Demirtaş/Türkiye (No. 2) dosyasının iki aşamasıdır. 2025 kararı ise Demirtaş/Türkiye (No. 4) dosyasına ilişkindir. Bu ayrım küçük görünse de hukuk açısından önemlidir.

20 Kasım 2018: İlk önemli AİHM kararı

AİHM İkinci Dairesi, Demirtaş/Türkiye (No. 2) dosyasında 20 Kasım 2018 tarihinde karar verdi. Mahkeme, Demirtaş'ın tutukluluğuna ilişkin çeşitli ihlaller tespit etti ve özellikle siyasi çoğulculuk, siyasi tartışma ve özgür seçim hakkı bakımından önemli değerlendirmelerde bulundu. Kararda, tutukluluğun siyasi tartışmayı ve çoğulculuğu sınırlama amacı taşıdığına ilişkin önemli tespitler de yer aldı.

Ancak bu kararın ardından dosya Büyük Daire'ye taşındı.

22 Aralık 2020: Büyük Daire kararı Asıl kritik dönüm noktalarından biri burada ortaya çıktı. AİHM Büyük Daire, 22 Aralık 2020'de kararını verdi.

Büyük Daire: Demirtaş'ın kişi özgürlüğü ve güvenliği, ifade özgürlüğü, serbest seçim hakkı ve Sözleşme'nin 18. maddesi dahil olmak üzere çeşitli haklarının ihlal edildiği sonucuna vardı. Ve daha da önemlisi, Türkiye'nin Demirtaş'ın serbest bırakılmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alması gerektiğini belirtti.

Burada artık mesele sıradan bir “AİHM eleştirisi” değildir.

Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemi içerisinde ortaya çıkmış bağlayıcı bir karar söz konusudur.

8 Temmuz 2025: Yeni dönem tutukluluğuna ilişkin karar Üçüncü önemli aşama ise 8 Temmuz 2025 tarihli AİHM kararıdır.

Bu karar Demirtaş/Türkiye (No. 4) dosyasına ilişkindir. Mahkeme, 20 Eylül 2019 sonrasındaki tutukluluk bakımından da çeşitli ihlaller tespit etti ve özellikle kişi özgürlüğü ve güvenliği ile Sözleşme'nin 18. maddesi bakımından önemli değerlendirmelerde bulundu. Daha sonra kararın Büyük Daire'ye gönderilmesi talebi reddedildi ve karar 3 Kasım 2025'te kesinleşti.

Dolayısıyla bugün, Ağustos 2026 itibarıyla Demirtaş dosyasını konuşurken yalnızca 2020 kararından söz etmek yeterli değildir.

2025'te kesinleşen AİHM kararı da artık bu dosyanın hukuki gerçekliğinin parçasıdır.

PEKİ AİHM KARARLARI VARSA DEMİRTAŞ NEDEN HALEN CEZAEVİNDE?

İşte asıl düğüm burada. Bir tarafta: “AİHM kararları bağlayıcıdır ve uygulanmalıdır.” diyenler var. Diğer tarafta: “AİHM’n değerlendirdiği tutukluluk süreci ile 2024 yılında verilen Kobani mahkûmiyeti aynı hukuki durum değildir.” diyen yaklaşım bulunuyor.

Bu ikinci yaklaşım bütünüyle göz ardı edilemez. Çünkü tutukluluk ile mahkûmiyet aynı hukuki statü değildir. Fakat 2025 AİHM kararı da tam olarak bu yeni dönemdeki özgürlükten mahrum bırakılma sürecine ilişkin değerlendirmeler içeriyor.

Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki hukuki soru şudur:

Kesinleşmiş AİHM kararları ile iç hukukta verilmiş mahkumiyet kararı nasıl bağdaştırılacaktır?

İşte bugün asıl tartışılması gereken budur.

“İÇ HUKUK ÖNCE” Mİ, “AİHM KARARI ÖNCE” Mİ?

Burada Türkiye'de çok önemli bir hukuk tartışması var.

Türkiye açısından Anayasa'nın 90. maddesi son derece önemlidir. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde uluslararası anlaşma hükümlerinin esas alınacağını Anayasa açıkça düzenliyor.

Dolayısıyla AİHM kararlarını yalnızca “Avrupa'dan gelen siyasi görüşler” gibi değerlendirmek mümkün değil.

Ancak AİHM'n Türkiye'deki bir ceza mahkemesinin yerine geçip doğrudan bütün ceza dosyasını yeniden yargılamadığı da bir gerçektir.

İşte bu nedenle hukuk tekniği bakımından mesele: AİHM kararının Türkiye'deki yargısal mekanizmalar tarafından nasıl uygulanacağıdır.

Adalet Bakanlığı da 2025 yılında Demirtaş dosyasının Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi önünde olduğunu ve AİHM kararının istinaf aşamasında değerlendirileceğini açıklamıştı.

Dolayısıyla “AİHM karar verdi, mahkeme kapısının anahtarı AİHM'de” demek de eksik. “Dosya Türkiye'de, AİHM'n hiçbir önemi yok” demek de eksik. Gerçek hukuki mesele bu iki uç yaklaşımın arasındadır.

Burada Carl Schmitt'in klasik siyaset teorisine kısa bir gönderme yapmak anlamlı. Schmitt, modern devletin temel problemlerinden birini egemenlik ve olağanüstü durum üzerinden tartışıyordu. Onun meşhur sorusu:

“Olağanüstü hale kim karar verir?”

Bugünün Türkiye'sindeki Demirtaş dosyasına Schmitt'i doğrudan uygulamak elbette mümkün değil. Fakat Schmitt'in açtığı tartışmanın bir boyutu halen geçerli: Siyasi çatışmanın yoğunlaştığı dönemlerde hukuk ne kadar bağımsız kalabilir?

Türkiye'nin yakın tarihine baktığımızda bu soru teorik değildir.

Kürt meselesi, terör, güvenlik, OHAL, siyasi partiler ve devlet güvenliği gibi başlıkların iç içe geçtiği dönemlerde hukuk ile siyaset arasındaki sınırların ne kadar zorlandığını gördük.

Demirtaş dosyası da bu tarihsel arka plandan bağımsız değildir.

Fakat burada başka bir hataya da düşmemeliyiz.

Demirtaş'ın siyasi kimliğini tartışmanın dışına çıkarmak da doğru değildir.

Selahattin Demirtaş, Türkiye'nin yakın siyasi tarihinde milyonlarca seçmene ulaşmış, HDP'nin eş genel başkanlığını yapmış, cumhurbaşkanı adayı olmuş bir siyasi aktördür. Dolayısıyla onun uzun süre cezaevinde tutulması yalnızca bireysel özgürlük meselesi değildir. Aynı zamanda demokratik temsil meselesidir.

Pierre Rosanvallon'un modern demokrasinin meşruiyeti üzerine çalışmalarını burada hatırlamak gerekiyor. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir tabi ki, temsil, denetim, karşıtlık ve kurumlara duyulan güven de demokratik meşruiyetin parçalarıdır.

Dolayısıyla bir siyasetçinin yargılanması demokratik sistem açısından elbette mümkündür.

Ancak siyasal rekabet ile ceza yargılaması arasındaki sınırın son derece dikkatli korunması gerekir.

Çünkü mahkeme salonu, seçim sandığının yerine geçmemelidir.

Peki mesele 6-8 EKİM'İ UNUTMAK MI? Hayır.Tam tersine. 6-8 Ekim'de hayatını kaybeden insanları, yaralananları ve yakınlarını görmezden gelerek bir “barış” anlatısı kurmak mümkün değildir. 6-8 Ekim olayları Türkiye'nin hafızasında ağır bir yara olarak duruyor. Bu nedenle Demirtaş meselesini savunmak, 6-8 Ekim'deki mağdurların acılarını küçümsemek anlamına gelmemeli. Fakat bunun tersi de doğru. 6-8 Ekim'de yaşanan ağır olaylar, Demirtaş hakkında yapılan bütün hukuki tartışmayı otomatik olarak sona erdirmemeli. Mağdurun adaleti ile sanığın adil yargılanması birbirinin düşmanı değildir. Tam tersine, aynı hukuk devletinin iki unsurudur.

BURADA BAHÇELİ'NİN “DEMİRTAŞ EVE DÖNMELİ” SÖZÜ NEDEN ÖNEMLİ?

Devlet Bahçeli'nin Demirtaş'ın “evine dönmesi” gerektiği yönündeki açıklaması siyasi açıdan son derece önemli.

Çünkü Demirtaş'ın serbest bırakılması talebi uzun süre esas olarak DEM Parti ve onun siyasi çevresi tarafından dile getirilen bir talep olarak görülüyordu. Ve DEM Parti: "AİHM kararı uygulanmalı, bu siyasi rehine"

AK Parti "Yargı kararı"

Diyarbakır Barosu da "AHİM kararı uygulanmalı"

Bugün MHP liderinin bu konuda farklı bir yaklaşım ortaya koyması, meselenin siyasi bağlamını değiştiren bir gelişmedir.

Ama burada çok önemli bir ayrım var: Siyasilerin demeçleriyle hukuki çözüm olmaz. Bir siyasi lider: “Demirtaş evine dönmeli.” diyebilir.

Bir başka siyasi lider: “Demirtaş tahliye edilmemeli.” diyebilir.

Bunların tamamı siyasetin alanıdır. Fakat hukuk devletinde tahliye kararı siyasi demeçle verilmez. Gerçek hukukta bana göre çözüm ya yargının mevcut hukuk kurallarını uygulamasıyla ya da TBMM'nin açık ve uygulanabilir bir kanun çıkarmasıyla ortaya çıkar.

İşte bu nedenle Bahçeli'nin sözü siyasi açıdan önemlidir ama tek başına hukuki sonuç doğurmaz.

Eğer gerçekten siyasi irade “Demirtaş eve dönmeli” diyorsa, bunun hukuki karşılığını da ortaya koymalıdır.

Türkiye bugün yeni bir sürecin içerisinde “Terörsüz Türkiye” hedefi, silahların bırakılması, örgütsel yapıların tasfiyesi, toplumsal bütünleşme ve yeni hukuki düzenlemeler üzerinden tartışılıyor.

Burada çok kritik bir soru ortaya çıkıyor:

Yeni süreç yalnızca silah bırakan insanlarla mı ilgili olacak, yoksa çatışmanın siyasi ve hukuki mirası da bu sürecin konusu olacak mı?

Eğer yalnızca silah bırakma üzerinden bir düzenleme yapılırsa Demirtaş'ın bu düzenlemeden otomatik olarak yararlanacağını söylemek mümkün değildir. Çünkü Demirtaş'ın temel siyasi savunması zaten kendisinin PKK üyesi olmadığı ve siyaset yaptığı yönündedir.

Dolayısıyla “örgütten ayrılma”, “silah bırakma” veya “etkin pişmanlık” şartları üzerine kurulacak bir yasa ile Demirtaş'ın durumunu çözmeye çalışmak hukuken sorunlu olabilir.

Buna karşılık TBMM; belirli dönemlerdeki propaganda suçları, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, siyasi nitelikli bazı suçlar, belirli hükümlerin infazına ilişkin düzenlemeler, AİHM tarafından kesinleşmiş ihlal kararlarının uygulanmasına ilişkin mekanizmalar konusunda özel ve genel hükümler getirirse tablo değişebilir.

Burada belirleyici olan Demirtaş'ın adı değil, kanunun kapsamıdır.

Bu süreçte ayrıca üzerinde durulması gereken başka bir mesele daha var. Son günlerde bazı milletvekillerinin ve üst düzey siyasi aktörlerin Selahattin Demirtaş'ı ziyaret ederek ardından kamuoyuna açıklamalar yapmasını da dikkatle okumak gerekiyor.

Elbette bir siyasetçinin cezaevindeki başka bir siyasetçiyi ziyaret etmesi başlı başına yanlış değildir hatta yeni bir toplumsal barış döneminde siyasi temasların artması demokratik açıdan olumlu bile görülebilir. Ancak burada asıl mesele ziyaretin kendisi değil, ziyaret ile siyasi sorumluluk arasındaki çelişkidir. Çünkü bir siyasetçi kameraların önünde Demirtaş'a yakın mesajlar veriyor, kendisini o siyasi çevreye ve o seçmen kitlesine anlatmaya çalışıyor, fakat aynı siyasetçinin mensubu olduğu parti TBMM'de sürecin hukuki zeminini oluşturan çerçeve yasasına “hayır” oyu veriyorsa, burada ciddi bir samimiyet problemi ortaya çıkıyor.

Nitekim çerçeve yasa 467'nin üzerinde oyla Meclis'ten geçerken Yeni Parti milletvekillerinin önemli çoğunluğunun ret oyu kullanması, bu çelişkiyi daha görünür hale getirdi. Burada ister istemez şu soru soruluyor: Siyaset gerçekten çözüm üretmek için mi yapılıyor, yoksa çözümün ürettiği yeni siyasi alanda kendisine görünürlük sağlamak için mi?

Demirtaş'ı ziyaret etmek kolaydır, fotoğraf vermek, açıklama yapmak, sosyal medyada mesaj paylaşmak da kolaydır. Asıl siyasi cesaret ise Meclis'te, karar anında ortaya çıkar. Eğer gerçekten Demirtaş'ın özgürlüğü, demokratik siyasetin genişlemesi ve yeni sürecin başarıya ulaşması isteniyorsa, bunun karşılığı yalnızca cezaevi ziyaretlerinde değil, kanun oylanırken kullanılan oyun renginde aranmalıdır. Siyasette samimiyetin ölçüsü mikrofon karşısında söylenen sözler değil, milletvekili sıfatıyla kullanılan oydur. Aksi halde ortaya çıkan şey siyasal çözüm değil, siyasal popülizm ve görünürlük siyaseti olur. Hele ki bir parti yönetimi süreç yasasına karşı çıkarken, aynı partinin bazı mensuplarının süreçten doğan siyasi sempati alanına yatırım yapması, seçmene karşı açıklanması gereken ciddi bir tutarsızlık yaratır.

Türkiye'nin yeni dönemde ihtiyacı olan siyaset tam da bu değildir. Artık herkesin kendi siyasi hesabını yaparak barışın, normalleşmenin ve demokratikleşmenin üzerine pozisyon alması değil neye inanıyorsa onun arkasında Meclis'te de, meydanda da, kamuoyu önünde de aynı tutarlılıkla durması gerekiyor.

Çünkü tarih, kimin hangi cezaevini ziyaret ettiğinden çok, hangi kritik anda hangi oyu kullandığını kaydeder.

YENİ BİR “DEMİRTAŞ MADDESİ” Mİ?

Benim kanaatim, Türkiye'nin böyle bir hataya düşmemesi gerektiği yönünde. Eğer TBMM bir düzenleme yapacaksa, yalnızca bir kişiyi hedefleyen veya yalnızca bir kişinin tahliyesini sağlayacak biçimde kaleme alınmamalı. Çünkü hukuk kişiye göre yazılmaz. Genel, soyut ve öngörülebilir kurallar üzerinden yazılır. Aksi halde bugün Demirtaş için çıkarılan özel bir düzenlemenin yarın başka bir siyasi aktör için kullanılmasını nasıl açıklayacağız?

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey kişiye özel hukuk değil.

Herkese uygulanabilecek hukuk.

Bu nedenle AİHM kararları bakımından da genel bir mekanizma oluşturulabilir. Örneğin kesinleşmiş AİHM ihlal kararlarının iç hukukta nasıl ve hangi sürede uygulanacağı daha açık biçimde düzenlenebilir.

Bu, yalnızca Demirtaş'ın değil, Türkiye'nin bütün AİHM dosyalarının geleceği açısından önemlidir.

Çünkü şunu herkes bilmelidir ki modern demokrasinin meşruiyeti yalnızca iktidarın seçimle gelmesinden kaynaklanmaz. Yurttaşların kamusal tartışmaya katılması, karar alma süreçlerinin iletişimsel biçimde meşrulaştırılması ve hukukun herkes için öngörülebilir olması da demokratik meşruiyetin parçalarıdır.

Demirtaş meselesine bu açıdan baktığımızda çok daha büyük bir soru çıkıyor: Türkiye'de farklı siyasi görüşlere sahip insanların hukuk sistemine güvenebilmesi için ne gerekiyor? Sadece Demirtaş'ın destekçileri açısından değil. Onu eleştirenler açısından da. Çünkü hukuk devletinin gerçek testi, sevdiğimiz insanın hakkını korumak değildir. Sevmediğimiz insanın hakkını da koruyabilmektir.

Michel Foucault'nun iktidar analizleri bu noktada anlamlı.

Foucault bize iktidarın yalnızca yasak koyan bir mekanizma olmadığını gösterir. İktidar aynı zamanda hangi davranışın meşru, hangi söylemin kabul edilebilir, hangi aktörün siyasal alanda ne kadar hareket edebileceğine ilişkin sınırlar üretir. Demirtaş meselesine buradan baktığımızda soru yalnızca:

“Demirtaş suçlu mu, değil mi?” sorusu değildir. Daha büyük soru şudur:

Türkiye'de siyasi muhalefetin sınırları nerede çizilecek?

Ceza hukuku, demokratik siyasetin sınırlarını belirleyen temel araç haline gelirse bunun sonuçları yalnızca bir siyasi partiyle sınırlı kalmaz.

Bugün Kürt siyaseti için kullanılan mekanizma yarın başka bir siyasi hareket için de kullanılabilir.

Bu nedenle hukuk devletini savunmak, yalnızca bugünün siyasi aktörlerini korumak değildir.

Yarının siyasi aktörlerini de korumaktır.

John Rawls'un “adalet olarak hakkaniyet” yaklaşımını da burada hatırlamak gerekir. Rawls'un temel meselesi, toplumun temel kurumlarının herkes için adil ve makul kurallar üzerine kurulmasıdır. Bu bakımdan Türkiye'nin Demirtaş meselesindeki sınavı çok basit bir soruya indirgenebilir: Aynı hukuki standart, siyasi görüşü ne olursa olsun herkese uygulanacak mı? Eğer uygulanacaksa hukuk devletinden söz edebiliriz.

Eğer kişinin kim olduğuna, hangi partiye oy verdiğine, hangi ideolojiye sahip olduğuna göre hukuk standardı değişiyorsa orada hukuk değil, siyasal tercih vardır.

“DEMİRTAŞ ÇIKARSA TÜRKİYE NE KAYBEDER?”

Bu soru da dürüstçe sorulmalı.

Demirtaş cezaevinden çıkarsa yeniden siyasetin merkezinde etkili bir aktör olabilir. DEM Parti içerisinde veya Kürt siyasi hareketinde etkisi artabilir.

Muhalefet içerisinde yeni tartışmalar yaratabilir. Kürt seçmen üzerindeki etkisi yeniden güçlenebilir. Türkiye siyasetindeki dengeleri değiştirebilir.

Bütün bunlar mümkündür. Ama hukuk devletinin görevi siyasi sonuçları hesaplayıp bir insanın özgürlüğünü belirlemek değildir. Devletin görevi hukuki sonucu uygulamaktır. Demirtaş'ın siyasi geleceği sandığın konusudur. Cezaevinde kalıp kalmayacağı ise hukukun konusudur.

Bu iki alan birbirine karıştırılmamalıdır.

DEMİRTAŞ ÇIKARSA KÜRT MESELESİ BİTER Mİ?

Hayır.

Demirtaş'ın tahliyesi Kürt meselesini çözmez. Demirtaş'ın cezaevinde kalması da Kürt meselesini çözmez. Çünkü Kürt meselesi bir kişinin meselesi değildir.

Dil, kimlik, temsil, yerel yönetimler, ekonomik eşitsizlikler, demokratik katılım, güvenlik politikaları ve toplumsal hafıza gibi çok sayıda boyutu vardır.

Demirtaş ise bu büyük meselenin içerisindeki önemli siyasi aktörlerden biridir. Dolayısıyla onu ne bütün Kürt meselesinin kendisi haline getirmek ne de mesele yokmuş gibi davranmak doğru olur.

MAĞDURLARIN ADALETİ İLE HUKUK DEVLETİ BİRBİRİNİN DÜŞMANI DEĞİLDİR

Türkiye'nin en fazla ihtiyaç duyduğu zihinsel dönüşümlerden biri de burada.

6-8 Ekim'de yakınlarını kaybedenler adalet istemekte haklıdır. Şiddetin mağdurları adalet istemekte haklıdır. Devlete yönelik saldırıların hesabının sorulmasını isteyen vatandaş da haklıdır. Demirtaş'ın adil yargılanmasını ve AİHM kararlarının uygulanmasını isteyen vatandaş da haklıdır. Bunları birbirinin karşısına koymak zorunda değiliz.

Mağdurun adaleti ile sanığın adil yargılanması aynı hukuk düzeninin iki unsurudur. Gerçek hukuk devleti budur. Eğer suç işlendiyse

Cezalandırılmalıdır. Ama ceza her daim: maddi kanıta dayanmalı, gerekçeli olmalı, adil yargılama sonucunda verilmeli, bağımsız yargısal denetime açık olmalı ve Türkiye'nin taraf olduğu insan hakları hukukuyla uyumlu olmalıdır.

Türkiye bugün çok önemli bir eşikte

Eğer “Terörsüz Türkiye” gerçekten yeni bir dönem anlamına gelecekse, bu dönemin yalnızca güvenlik politikasıyla kurulması mümkün değildir.

Bir toplumun silahları bırakması önemlidir.

Ama daha sonra insanların birbirine güvenmesi gerekir

Ve her iki tarafın zihniyeti önemlidir. Siyaset yapabilmesi gerekir.

Kendini ifade edebilmesi gerekir. Hukuka güvenebilmesi gerekir.

Devletin kendisine adil davranacağına inanması gerekir.

İşte Demirtaş meselesi bu nedenle önemlidir. Çünkü bugün Demirtaş hakkında verilecek karar yalnızca Demirtaş'ın hayatını etkilemeyecek.

Türkiye'nin Avrupa insan hakları sistemiyle ilişkisini, yargının bağımsızlığına ilişkin algıyı, Kürt seçmenin devlete bakışını, muhalefetin hukuk devleti söylemini, iktidarın normalleşme iddiasını ve “Terörsüz Türkiye” sürecinin samimiyetine ilişkin toplumsal kanaati de etkileyecektir.

Ben Demirtaş'ın bütün siyasi düşüncelerini doğru bulmak zorunda değilim.

Onun geçmişte yaptığı bütün açıklamaları savunmak zorunda da değilim.

6-8 Ekim olaylarının ağır sonuçlarını görmezden gelmek zorunda hiç değilim. Fakat bütün bunlar bana şu hakkı vermez: Hukukun yerine siyasi kanaatimi koymak. Aynı şekilde Demirtaş'ın destekçisi olmak da mahkemenin verdiği her kararı otomatik olarak yok sayma hakkı vermez.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey tam da bu iki aşırılığın dışına çıkabilmektir.

Bir tarafta: “Demirtaş ne yaptıysa doğrudur.” diyecek bir anlayış. Diğer tarafta: “Demirtaş terörle ilişkilendirildi, dolayısıyla AİHM kararlarının hiçbir önemi yoktur.” diyecek bir anlayış. İkisi de hukuk devleti değildir.

Hukuk devleti üçüncü yolu bulur. Suç varsa cezalandırır. Hak ihlali varsa giderir. AİHM kararını uygular. Mağdurun hakkını korur. Sanığın adil yargılanmasını sağlar. Ve bütün bunları siyasi iktidarın günlük ihtiyaçlarına göre değil, hukuk kurallarına göre yapar.

DEMİRTAŞ EVE NASIL DÖNECEK?

Bugün Türkiye'de tartışılan cümle: “Demirtaş eve dönecek mi?”

Fakat benim için daha önemli soru şu:

“Demirtaş eve nasıl dönecek?”

Çünkü aradaki fark, Türkiye'nin hukuk devleti olup olmadığını gösterir.

Bir siyasi liderin talimatıyla mı? Bir siyasi pazarlık sonucunda mı?

Bir siyasi lütuf olarak mı? Yoksa AİHM kararları, Anayasa, iç hukuk ve TBMM'nin çıkaracağı açık bir düzenleme çerçevesinde mi?

Türkiye için doğru olan sonuncusudur.

Çünkü bir siyasetçinin özgürlüğü bir siyasi iktidarın lütfu haline gelmemelidir.

Aynı şekilde bir siyasetçinin cezaevinde tutulması da bir siyasi iktidarın tercihine dönüşmemelidir. Hukuk varsa, hukuk konuşmalıdır. Türkiye bugün “Terörsüz Türkiye” hedefini konuşuyor. Silahların bırakılmasını konuşuyor. Yeni yasal düzenlemeleri konuşuyor. Toplumsal bütünleşmeyi konuşuyor. Kürt meselesinin yeni bir zeminde ele alınmasını konuşuyor.

O halde bütün bunların sonunda Türkiye'nin cevaplaması gereken soru artık daha büyüktür:

Silahlar sustuktan sonra hukuk nasıl konuşacak?

Çünkü silahların susması güvenlik meselesidir.

Ama kalıcı barış: hukuk + siyaset + toplumsal güven + demokratik temsil gerektirir. Bu nedenle Demirtaş meselesi, “Terörsüz Türkiye” sürecinin dışında tutulabilecek sıradan bir dosya değildir.

Demirtaş, Türkiye'nin Kürt siyasetinin son yirmi yılındaki en görünür siyasi aktörlerinden biridir.

Eğer yeni süreç gerçekten demokratik siyaseti güçlendirecekse, Demirtaş'ın hukuki durumu da bu yeni dönemin hukuk anlayışı içinde tartışılmak zorundadır.

SON SÖZ

Türkiye'nin önünde aslında çok açık bir tercih bulunuyor. Ya Demirtaş meselesi üzerinden yeniden: “Bizim siyasetçimiz – sizin siyasetçiniz”

Tartışmasına gireceğiz. Ya da bunun üzerine çıkıp: “Herkes için aynı hukuk” diyeceğiz.

Ben ikinci yolu tercih ediyorum.

Fakat bütün bunlarla birlikte AİHM kararlarının uygulanmasını, adil yargılanmayı ve hukuk devletini de savunabiliriz.

Bunlar birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, demokratik devletin aynı anda yerine getirmesi gereken yükümlülüklerdir.

Demirtaş meslesi;

Türkiye, yeni bir siyasal döneme eski hukuk anlayışıyla mı girecek, yoksa geçmişin ağır siyasi dosyalarını hukuk devletinin evrensel ilkeleri içerisinde çözebilecek mi?

Bence “Terörsüz Türkiye’nin gerçek sınavı burada başlayacak.

Çünkü terörün sona ermesi yalnızca silahların susması değildir. Barış yalnızca çatışmanın bitmesi değildir. Demokratik normalleşme yalnızca siyasi liderlerin birbirine el uzatması değildir. Bütün bunların kalıcı olabilmesi için hukuka güvenmek gerekir. Ve hukuka güvenmenin ilk şartı da şudur: Hukuk, sevdiğimiz insan için de sevmediğimiz insan için de aynı hukuk olmalıdır.

Demirtaş meselesinin Türkiye açısından gerçek anlamı da tam burada yatıyor. Demirtaş'ın eve dönüp dönmemesi bir sonuçtur.

Türkiye'nin o sonuca hangi hukuk yoluyla ulaşacağı ise asıl meseledir.

Eğer bu süreç sonunda TBMM açık ve genel bir hukuk düzenlemesi yapar, yargı AİHM kararlarını ve iç hukuku birlikte değerlendirir ve ortaya kişiye özel değil, herkes için uygulanabilir bir hukuk standardı çıkarırsa, Türkiye yalnızca bir dosyayı çözmüş olmaz.

Kendi hukuk devleti iddiasını da güçlendirmiş olur. Ve belki de yıllardır beklediğimiz gerçek soru budur:

Türkiye, geçmişin güvenlik siyasetinden geleceğin hukuk siyasetine geçmeye hazır mı?

Demirtaş dosyası bunun cevabını verecek dosyalardan biridir.

NOT=

TBMM de bu konuda çıkmasını düşündüğüm kanun maddelerini de yazarak yazımı noktalamak istiyorum.

1. AHİM için,

"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından kesinleşmiş ihlal kararı bulunan ve siyasi saiklerle tutuklu/hükümlü bulunan kişiler hakkında derhal tahliye kararı verilir. Bu kişiler hakkında devam eden yargılamalar durur."

2. Propaganda için,

‘’ 31.12.2025 tarihine kadar terör örgütü propagandası yapmak, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet suçlarından hüküm giyenlerin cezaları 5 Yıl ERTELENİR’’

‘’Veya 1/2 oranında indirilir. Tutuklulukta geçen süre mahsup edilir."*

3. Siyasi Suçlar için,

"Terörle mücadele kanunu kapsamı dışındaki siyasi düşünce açıklamaları nedeniyle verilen cürüm veya kabahatlerin cezalar infaz edilemez.