MAZLUMUN AHI, DEMİR KUBBE’Yİ DELİYOR!

Ortadoğu’da yıllardır değişmeyen bir gerçek vardı. İsrail vurur, Gazze yanar; İsrail saldırır, şehirler yıkılır, çocuklar ölür, dünya ise çoğu zaman sessiz kalırdı.

Gazze’yi yerle bir eden bombardımanlar, yıkılan mahalleler, yakılan evler ve toprağa düşen masum hayatlar…

İsrail, yıllarca bu coğrafyada gücünü hukukun ve vicdanın önüne koyarak hareket etti.

Ancak tarih çoğu zaman zalimlere aynı soruyu yeniden sorar; ''Yaşattıklarını yaşamaya hazır mısın?''

Bugün Tel Aviv semalarında çalan sirenler, sığınaklara koşan insanlar ve korkunun gölgesinde geçen geceler, belki de yıllardır Gazze’de yaşananların başka bir cepheden yankılanmasıdır.

Çünkü savaşın en acı gerçeği şudur; Ateşi büyütenler, bir gün o ateşin kendi kapısına dayanabileceğini de hesaba katmak zorundadır.

Evet…Ortadoğu bir kez daha tarihi bir kırılma anından geçiyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırıların üzerinden günler geçerken sahadan gelen haberler, savaşın beklenen senaryoya göre ilerlemediğini gösteriyor.

Washington ve Tel Aviv’in yıllardır inşa ettiği “yenilmezlik” algısı ciddi biçimde sorgulanmaya başladı.

On gün önce başlayan saldırılar, başlangıçta klasik bir güç gösterisi olarak lanse edilmişti.

Dünyanın en büyük askeri bütçesine sahip Amerika Birleşik Devletleri ve bölgenin en modern ordularından biri olarak gösterilen İsrail’in kısa sürede sonuç alacağı düşünülüyordu.

Ancak bugün gelinen noktada tablo hiç de öyle görünmüyor.

İran, yıllardır ambargolar altında olmasına rağmen askeri kapasitesini küçümseyenlere sahada farklı bir cevap veriyor. Özellikle füze ve insansız hava aracı teknolojisinde gösterdiği direnç, ABD ve İsrail’in hesaplarını altüst etmiş durumda.

Bölgedeki Amerikan üslerinin hedef alınması, radar sistemlerinin devre dışı bırakılması ve bazı üslerin tahliye edilmesi savaşın seyrine dair önemli işaretler veriyor.

Daha da çarpıcı olanı ise İsrail cephesinde yaşananlar. Uzun yıllar boyunca “Demir Kubbe” savunma sistemiyle adeta dokunulmaz bir güvenlik algısı oluşturan İsrail, bugün kendi şehirlerinin füzelerin hedefi haline geldiği bir gerçekle yüzleşiyor.

Tel Aviv ve çevresinde sirenlerin susmaması, halkın sığınaklara inmesi ve günlük hayatın aksaması, savaşın psikolojik boyutunun da ne kadar derin olduğunu ortaya koyuyor.

İsrail yıllardır bölgedeki operasyonlarını büyük ölçüde tek taraflı bir üstünlük psikolojisiyle yürüttü.

Filistin’de, Gazze’de ve zaman zaman başka coğrafyalarda kullanılan aşırı askeri güç, uluslararası hukukun ve insani değerlerin defalarca ihlal edilmesine yol açtı.

Kadın, çocuk, yaşlı demeden yapılan bombardımanlar dünya kamuoyunun vicdanında derin yaralar bıraktı.

Bugün ise o üstünlük algısının ciddi biçimde sarsıldığı bir dönem yaşanıyor. Çünkü savaşın en temel kuralı şudur. Ateşi yakan taraf, bir gün o ateşin kendisine de sıçrayabileceğini hesap etmek zorundadır.

ABD açısından bakıldığında da tablo düşündürücüdür. Son otuz yılda Ortadoğu’da trilyonlarca dolar harcayan Washington yönetimi, Afganistan ve Irak’tan sonra bir kez daha askeri gücün her sorunu çözemeyeceğini görmek zorunda kalıyor.

Devasa askeri bütçeler, gelişmiş teknolojiler ve dünya çapındaki üs ağı, sahadaki siyasi gerçeklikleri değiştirmeye her zaman yetmeyebiliyor.

Bugün bölgede yaşananlar sadece askeri bir çatışma değildir. Aynı zamanda güç dengelerinin yeniden sorgulandığı, küresel siyasetin yeni bir döneme girdiğinin işaretidir.

Ortadoğu’da barışın yolu bombalardan değil, adaletten geçer. İnsan haklarının, uluslararası hukukun ve halkların güvenliğinin hiçe sayıldığı bir düzen sürdürülebilir değildir.

Tel Aviv’de duyulan sirenler aslında bütün dünyaya şunu hatırlatıyor; Güç ne kadar büyük olursa olsun, adaletle desteklenmediğinde kalıcı bir güvenlik üretmez.

Bugün vurulmaz denilenlerin vurulduğu bir dönem yaşanıyorsa, bunun nedeni belki de yıllardır görmezden gelinen hakikatlerin artık daha gür bir sesle kendini hatırlatmasıdır.

Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni savaşlar değil, yeni bir vicdandır!