İşte geçirdiğimiz zaman mı önemli, ürettiğimiz değer mi?

İstanbul'da yaşıyorsanız, sabah alarmınız çoğu zaman işe göre değil, trafiğe göre çalar.

Son günlerde haberlerde de sıkça görüyoruz. İnsanlar sabah trafiğine yakalanmamak için gün doğmadan yola çıkıyor ve ofisine saatler önce varıp arabasında uyuyor. Sırf o yoğunluğu yaşamamak için...

Bu haberleri izlerken aklıma tek bir soru geldi: Biz gerçekten işe mi gidiyoruz, yoksa sadece ofise mi?

Eskiden iş demek büyük ölçüde ofis demekti. Evraklar masadaydı, dosyalar dolaplardaydı, toplantılar aynı odada yapılıyordu.

Bugün ise işin büyük kısmı bilgisayar ve internet üzerinden yürütülüyor. Düşünsenize, yarın ofiste internet kesilse çoğumuz ne mailimize ulaşabiliriz ne toplantımıza girebiliriz ne de işimizi sürdürebiliriz. İşimizin merkezi artık fiziksel bir masa değil, dijital dünya.

Bir tasarımcı, yazılımcı, iletişim uzmanı, pazarlamacı, analisti düşünün. Bugün bu mesleklerin büyük kısmı bilgisayar üzerinden üretim yapıyor.

Peki o zaman neden hâlâ "orada bulunmak", "iş üretmekten" daha önemli görülüyor?

Bazen bunu gerçekten sorguluyorum. Ben bilgisayarıma ve internete erişebildiğim sürece çalışabiliyorsam, neden haftanın beş günü sekiz saat boyunca aynı masada bulunmak zorundayım? Neden kart bastım mı, ofise kaçta girdim, öğle arasını kaç dakika kullandım gibi detaylar hâlâ performansın bir parçası olarak görülüyor?

Asıl değerlendirmemiz gereken şey bunlar mı?

Yoksa ortaya çıkan iş mi?

Bir günün sadece 24 saat olduğunu düşünelim.

Sekiz saat uyuduk. Sekiz saat çalıştık. İstanbul'da yaşıyorsak ortalama üç-dört saatimiz de trafikte geçti. Geriye kalan birkaç saate yemek, duş, ev işleri ve günlük sorumlulukları eklediğimizde... Hayat nerede? Arkadaşlarımız? Ailemiz? Kendimize ayırdığımız zaman? Bir insan sadece çalışmak için yaşayabilir mi?

Yaklaşık bir yıldır kurumsal hayatın içindeyim. Bu süreçte şunu fark ettim: Bazen gerçekten verimli geçen iki saat, sekiz saatlik bir ofis gününden çok daha fazla iş çıkarabiliyor.

Sessiz bir ortamda, bölünmeden, kendi düzenimde çalıştığımda saatler sürecek işi çok daha kısa sürede tamamlayabildiğimi görüyorum. Geri kalan zamanda ise yeni işler geldikçe onları planlayabiliyor, aynı zamanda hayatın içinde de kalabiliyorum.

Sanırım Z kuşağının anlatmaya çalıştığı şey tam olarak bu. Biz evden hiç çıkmadan çalışmak istemiyoruz. Yatağımızdan toplantıya bağlanmak da istemiyoruz. Sadece işin gerçekten nerede daha verimli yapılabiliyorsa orada yapılmasını istiyoruz.

Esnek çalışma bana göre tembellik değil. Esnek çalışma, çalışana güvenmek demek.

"Saat 09.00'da kart bastın mı?" yerine, "İşini tamamladın mı?" diye sormak demek.

Elbette her sektör uzaktan çalışmaya uygun değil. Üretim yapan, sahada çalışan ya da birebir hizmet veren birçok meslek fiziksel olarak orada olmayı gerektiriyor. Ama işi büyük ölçüde bilgisayar üzerinden yürüyen alanlarda neden hâlâ aynı çalışma modelinde ısrar ediyoruz, bunu düşünmek gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde global bir şirketin İstanbul'daki uygulamasını gördüm. Çalışanlar, Avrupa ya da Anadolu Yakası'ndaki ofislerden kendilerine en yakın olanı seçebiliyor. Yaz aylarında ise cuma günleri mesaiyi erken bitirerek hafta sonuna daha erken başlayabiliyorlar.

Şirketin açıklamasında dikkatimi çeken bir cümle vardı: "Esnek çalışma modelleri bir lüks değil, günümüz iş hayatının önemli bir ihtiyacıdır."

Bence mesele tam da bu. Artık insanlar sadece maaşa ya da sektörün adına bakmıyor. Çalışma koşulları da en az bunlar kadar önemli hâle geliyor.

Belki de geleceğin iş dünyasında şirketler birbirleriyle sadece ücret politikalarıyla değil, çalışanlarına sundukları yaşam kalitesiyle de rekabet edecek. Çünkü iyi çalışan, en uzun süre masada oturan kişi değil, ürettiği değerle fark yaratan kişi olacak.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: gerçekten çalışıyor muyuz, yoksa sadece çalışıyor gibi mi görünüyoruz?