İstanbul’un Adalar açıklarında başlayan sismik hareketlilik gece boyunca devam etti. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) verilerine göre bölgede en büyüğü 3,2 olan çok sayıda sarsıntı kaydedildi.
Marmara Denizi’nde dün saat 17.43’te meydana gelen 3,2 büyüklüğündeki depremin derinliği 7 kilometre olarak ölçüldü. Bu sarsıntının ardından bölgede hareketlilik sürdü.
AFAD verilerine göre dün saat 18.13 ile bugün saat 07.50 arasında büyüklüğü 2’nin üzerinde 11 deprem meydana geldi. Son olarak saat 07.18’de 2,5 büyüklüğünde ve 12 kilometre derinlikte bir sarsıntı kaydedildi.
Bölgede 2 büyüklüğünün altında da çok sayıda mikrodeprem yaşandı. Bugün saat 11.40 sıralarında Adalar açıklarında 3,1 büyüklüğünde bir deprem daha meydana geldi.
Peş peşe yaşanan sarsıntılar, “Büyük Marmara depreminin habercisi mi?” sorusunu yeniden gündeme getirdi.
Uzmanlar ise mikrodeprem kümelerinin tek başına büyük bir depremin öncüsü olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek, Marmara’daki fay sisteminin daha geniş kapsamlı verilerle ele alınması gerektiğine dikkat çekti.
Şener Üşümezsoy: “Yaşlı ve ölü bir fay”
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, Adalar açıklarındaki mikrodepremlerin beklenen büyük İstanbul depremiyle doğrudan ilişkilendirilmemesi gerektiğini savundu.
Üşümezsoy, Büyükada’nın güneyindeki sarsıntıların doğrudan ana fay üzerinde değil, ana fayı güneyden kuzeye doğru kesen ikincil ve üçüncül fay kollarında meydana geldiğini belirtti.
“Adalar fayı yaşlı ve ölü bir faydır. Buradan büyük bir deprem çıkmaz” diyen Üşümezsoy, söz konusu küçük fay kollarının tek başına yıkıcı stres üretecek kapasitede olmadığını ifade etti.
Hareketliliğin 17 Ağustos 1999 ve 23 Nisan depremlerinin bölgeye yüklediği stresin sonucu olduğunu ileri süren Üşümezsoy, 1999’dan bu yana fay üzerinde benzer küçük hareketlerin görüldüğünü söyledi.
Üşümezsoy, yaşanan mikrodepremlerin olağan bir sürecin parçası olduğunu ve bu hareketliliğin “İstanbul depremi geliyor” şeklinde yorumlanmasının bilimsel verilerle desteklenmediğini savundu.
Övgün Ahmet Ercan: “En erken 2045”
Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan ise Adalar’ın güneybatısındaki sismik hareketliliğin halkı gereksiz paniğe sevk etmemesi gerektiğini belirtti.
Deprem tahmininin yalnızca küçük sarsıntıların sayısına bakılarak yapılamayacağını söyleyen Ercan, yerin yaklaşık 12 fiziksel özelliğinin birlikte izlendiğini ifade etti.
Kuzey Marmara’da 7 ila 10 kilometre odak derinliğinde iki ana deprem beklediğini belirten Ercan, büyük deprem için en erken 2045 yılını, en olası dönem olarak ise 2075’i işaret etti. Ercan, sürecin 2150’ye kadar gecikebileceğini de öne sürdü.
Okan Tüysüz: “Öncü olduğu ancak büyük depremden sonra anlaşılır”
Jeoloji Yüksek Mühendisi Prof. Dr. Okan Tüysüz, Adalar açıklarındaki hareketliliğin doğrudan büyük bir depremin habercisi olarak yorumlanamayacağını belirtti.
Tüysüz, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, her büyük depremin ardından artçıların görüldüğünü ancak her büyük depremden önce öncü deprem yaşanmadığını vurguladı.
“Bir depremin ya da depremlerin öncü olduğu arkasından büyük deprem gelince anlaşılır” diyen Tüysüz, Adalar fayı üzerindeki mikrodepremlerin bu fayın aktif olduğunu göstermesi dışında tek başına başka bir anlam taşımadığını ifade etti.
Osman Bektaş: Fay sisteminin derin yapısına dikkat çekti
Prof. Dr. Osman Bektaş ise deprem kümesinin yaklaşık 10 kilometre derinlikte Adalar-Çınarcık fay sistemi üzerinde geliştiğini belirtti.
Bektaş, aynı fay hattında 1963 yılında 6,3 büyüklüğünde bir deprem meydana geldiğini hatırlatarak bölgedeki yoğun mikrodeprem aktivitesine dikkat çekti.
Hareketliliğin yalnızca “gaz patlaması” gibi basit bir açıklamayla geçiştirilmemesi gerektiğini savunan Bektaş, fay zonundaki hareketliliğin bölgenin derin yapısıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Naci Görür: “Er veya geç büyük bir deprem olacak”
Prof. Dr. Naci Görür de 17 Ağustos Marmara Depremi’nin yıl dönümünde Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğuna dikkat çekerek büyük deprem konusunda uyarıda bulunmuştu.
Görür, “Er veya geç, orada veya burada büyük bir deprem olacak ve binlerce insan ölecektir” ifadelerini kullanarak asıl meselenin depremin ne zaman olacağını beklemek değil, Türkiye’yi depreme dirençli hale getirmek olduğunu belirtmişti.
Görür, bunun için deprem çalışmalarının siyasetten bağımsız şekilde uzun vadeli yürütülmesi gerektiğini vurgulayarak Türkiye’nin bunu yapabilecek güce sahip olduğunu söylemişti.