SİYASET

Hatimoğulları'ndan Kurtulmuş'a çağrı: Meclis'in başında durun

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Tülay Hatimoğulları, Türkiye’nin içinden geçtiği kritik eşikte duraklama noktasına gelen barış ve demokratik toplum süreci için TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a tarihi bir çağrıda bulundu. Hatimoğulları, barış adına adım atılmayan her günün ülkenin ekonomisinden ve demokrasi umudundan çaldığını vurgulayarak, Meclis’in sürece öncülük etmesi gerektiğini ifade etti.

Türkiye’nin barış arayışında önemli bir yavaşlama yaşandığını ve bu halden mutlaka çıkılması gerektiğini belirten Tülay Hatimoğulları, siyaset kurumu, taraflar ve sivil toplum arasında köprü kuracak bir mekanizmanın hızla oluşturulması gerektiğini vurguladı. Bu mekanizmanın hem mevcut tıkanıklığı gidermesi hem de ileride oluşabilecek sorunları çözecek bir siyasi muhakeme kapasitesine sahip olması gerektiğini ifade eden Hatimoğulları, komisyonun sonuç raporunda yer alan "yasal çerçevenin devreye alınması" ifadesine dikkat çekerek adımların birlikte atılması gerektiğinin altını çizdi. Sürecin sürüncemede bırakılamayacak kadar hayati olduğunu dile getiren Hatimoğulları, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a seslenerek, günlük programları bir kenara bırakıp Meclis’in başında durması ve raporun yasalaşması için itici güç olması çağrısında bulundu. Olumsuzlukları geri plana itip meclisle istişare ederek yaz mevsimine barışın güçlü umuduyla girilmesi gerektiğini savunan Eş Genel Başkan, 16 Mayıs’ta "Barış için" şiarıyla Türkiye’nin dört bir yanında alanlarda olacaklarını duyurarak tüm halkı barışın sesini yükseltmeye davet etti.

Konuşmasına 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nı kutlayarak başlayan Tülay Hatimoğulları’nın açıklamalarından öne çıkan başlıklar şöyle:

"Dili susturmak, bir halkın hafızasını silmektir"

''15 Mayıs Kürt Dil Bayramı. Hawar’la başlayan tarihsel yürüyüş, bugün ‘Perwerdeya Kurdî’ talebiyle sürüyor. Bir dilin yüzyılı aşan mücadelesi, aynı zamanda varoluş, kimlik, hafıza ve onur mücadelesidir. Dili susturmak, bir halkın hafızasını silmek demektir. Kürtçe ve tüm ana diller bu coğrafyanın ortak mirasıdır. Anamızın sütü kadar bize haktır, helaldir. Kürtçe evde, okulda, hastanede, mahkemede, belediyede ve Meclis’te yaşamalıdır. Eğitim hakkına kavuşmalı, anayasal güvence altına alınmalıdır. Celadet Ali Bedirxan şahsında Kürt dilinin yaşaması için emek veren, büyük bedeller ödeyerek dil mücadelesini bugünlere taşıyan herkesi saygıyla anıyorum. Bütün Kürt halkının Kürt Dil Bayramı’nı kutluyorum.

Israrı bu bir onur mücadelesidir. Bir dili susturmak demek bir halkın hafızasını ortadan kaldırmak demektir. Kürtçe ve tüm ana diller bu coğrafyanın ortak mirasıdır. Ve anamızın sütü kadar bizlere haktır, helaldir. Kürtçe evde, okulda, hastanede, mahkemede, belediyede, mecliste her yerde yaşamalı, eğitim hakkına kavuşmalı ve anayasal güvence altına alınmalıdır. Celadet Ali Bedirxan şahsında Kürt dilinin yaşaması için emek veren, büyük bedeller ödeyerek dil mücadelesini bugünlere taşıyan herkesi saygıyla anıyorum. Bütün Kürt halkının Kürt Dil Bayramı’nı kutluyorum.

Tutuklu belediye başkanlarına dikkat çekti

Geçen hafta Van cezaevine gittik heyetimizle birlikte. Van cezaevinde bulunan Hakkari belediye eş başkanımız ve bir önceki belediye eş başkanlığımızı yapmış olan Cihan Karaman’ı ziyaret ettik. 2014’ten bu yana Hakkari’de seçilen her belediye eş başkanı ne yazık ki cezaevini gördü. Dilek Hatipoğlu, Nurullah Çiftçi, Cihan Karaman ve en son Mehmet Sıddık Akış. Geçtiğimiz günlerde Mehmet Sıddık Akış’a, belediye eş başkanımıza tam 19,5 sene hapis cezası verildi. Bu kabul edilebilir bir şey değil.

Bugünlerde bizler barışı konuşuyoruz, Türkiye’yi demokratikleştirmeyi konuşuyoruz. Bu verilen cezaları kabul etmek, hele de bu süreçte kabul etmek mümkün değil. Her seçimden sonra halkın iradesi kelepçelendi, mazbata yerine kayyımlar konuldu. Yıllarca cezaevi, kesintisiz zulüm ve kesintisiz kayyım… Bunlar, tekrar altını özellikle çiziyorum, böylesi dönemlerde kabul edilebilecek konular değildir.

Kürt meselesi, sandığa giden Kürt’ün iradesinin cezaevine atılmasıyla sembolleşti. Hukuk bunun neresinde? Bu tas tamam zulümdür, tas tamam yok saymadır, tas tamam seçimleri yok saymaktır. Yurttaşın seçme ve seçilme hakkını elinden almaktır. Tüm tutuklu seçilmişler derhal serbest bırakılmalı, kayyım sorunu artık bitmeli, halkın iradesine ve sandığa saygı gösterilmeli, bütün seçilmişler görevlerine iade edilmelidir.

Sevgili Sıddık ve Cihan eş başkanlarımız başta Hakkari halkı olmak üzere bütün halklarımıza selam ve sevgilerini ilettiler. Ayrıca Amed Spor’un başarısından duydukları büyük mutluluğu ifade ettiler. Onlar mesajlarını iletmemizi istedi, Amed Spor’u kutladıklarını ifade ettiler. Ben burada onlar adına bir kez daha mesajlarını iletiyorum ve Amed Spor’un başarısını bir kez daha hep birlikte kutluyoruz.

"Mehmet Türkmen serbest bırakılmalı"

Bizler şimdi bu grup toplantımızı gerçekleştirdiğimiz sırada Teksif Sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in davası görülüyor. Mahkemeye çıkarılmış durumda. 58 gündür tutuklu Mehmet Türkmen. Suçu ne? Sendikalı olmak, sendikal mücadeleyi örgütlemek, işçinin, emekçinin, yoksulun hakkını örgütlemek. Evet, bundan dolayı yargılanıyor. Suçu buymuş. Sendikal faaliyet asla suç değildir. İşçinin, emekçinin hakkını savunmak suç değil, bir onurdur ve bir görevdir. Toplu iş arama mücadelesi yargı eliyle bastırılamaz. Mehmet Türkmen’in acilen serbest bırakılması gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.

Değerli halklarımız, yarın Soma katliamının yıl dönümü. Maden katliamında hayatını kaybeden 301 maden işçisini saygıyla anıyorum. Soma’da 301 madencimizin ölümü bir kader değil, bir fıtrat hiç değil; bir iş cinayetidir. İhmaldir. Acımasızca işçilerin denetimsiz çalışmasına göz yummaktır. Şirketlerin ruhsatları tam mı değil mi bakmadan imzalanmasıdır.

Gerçek sorumlular ne yazık ki korunuyor. Doğru düzgün hiç kimse yargılanmadı. Buna karşın işçinin haklarını savunan Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay hapishanede. Neden? İşçilerin haklarını savundukları için. Ama esas suçlular, esas yargılanması gerekenler terfi üstüne terfi alıyorlar. Bir işçi bir bürokratın tekmelediği fotoğrafı hepimiz hatırlıyoruz. Bu insanlar ödüllendirilirken halk savunucuları hapishanede. Bu tablo Türkiye’deki adaletsiz düzenin en somut göstergesidir. Bizler Soma’yı unutmadık, unutmayacağız. Soma için adalet demeye devam edeceğiz. 301 madencinin ve ailelerinin haklarını savunmaya devam edeceğiz.

"Engellilerin talepleri bizim taleplerimizdir"

Değerli yurttaşlarımız, 10-16 Mayıs Engelliler Haftası. Bütün engelli yurttaşlarımızı selamlıyorum. Engelli arkadaşlarımız bugün de aramızda. Milyonlarca engelli yurttaş sesinin duyulmasını ve maruz kaldığı ayrımcılığın giderilmesini istiyor. Engeller bedende değil; kentler erişilemez, politikalar ayrımcı, anlayış sağlamcı olduğunda ortaya çıkar.”

Engelliler haftası aynı zamanda bir hak mücadelesi haftasıdır. Engelliler merhamet değil hak, sadaka değil eşitlik, söz ve karar hakkı istiyor. 10 gün önce engelliler komisyonumuzun öncülüğünde Diyarbakır'da engelliler onur yürüyüşü gerçekleşti. Engelli yurttaşlar ve kurumlarının katılımıyla gerçekten çok görkemli bir yürüyüş oldu. Ben burada bir kez daha emeği geçen bütün arkadaşlarımıza, katılımcı bütün kurumlara, engelli yurttaşlarımıza ve bu çalışmaya öncülük eden engelliler komisyonumuza çok teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlar, engelliler bu yürüyüşte taleplerini haykırdılar. Engellilerin talepleri bizim taleplerimizdir. Buradan iktidara sesleniyorum: DEM Parti'nin engellilik manifestosu önümüzde duruyor. Çözüm orada, talepler orada. Engellilerin sesine kulak verin. Gelin hep birlikte engellilerin taleplerini karşılayalım. Engellilerin eşit haklardan yararlanabileceği kapsamlı bir yasayı parlamentodan hep beraber çıkaralım. Engelsiz bir dünya mümkün. Engellerin olmadığı bir yaşamı biz hep beraber inşa edebiliriz ve bu hepimizin boynunun borcudur.

Burada bulunan Altı Nokta Körler Derneği ve aramızdaki bütün engelli kardeşlerimize, ekranı başında bizleri izleyen bütün engelli kardeşlerimize şu sözü bir kez daha yineliyoruz: Sizlerin talepleri bizim talebimizdir ve sizin talepleriniz gerçekleşene kadar hem parlamentoda sizin sesiniz, sözünüz hem de alanlarda, meydanlarda, mücadele alanında hep birlikte olacağız, dayanışacağız, mutlaka başaracağız.

"Peri Vadisini zehirlemek istiyorlar"

Türkiye'de doğa son hızla talan ediliyor. Yaşam alanları sermayeye son hızla peşkeş çekiliyor. Talan edilen yerlerden biri Peri Vadisi. Bu vadi yıllardır kuşatma altında; baraj, HES, av turizmi derken şimdi de JES tehlikesi altında. Bingöl'ün, Dersim'in, Elazığ'ın kesişimindeki bu kadim vadi; bereketli topraklarıyla, balıyla, horoz fasulyesiyle, dünyaca ünlü endemik bitkileri ve çiçekleriyle çok güzel bir yer. Gerçekten gitmeyen, görmeyen varsa lütfen gitsin ve bu cennet parçası doğa harikasını görsün. Ama bu doğa harikasını şimdi zehirlemek istiyorlar. Peri Vadisi Çevre Koruma Platformu yıllardır bu tehditlere karşı mücadele veriyor. Suyun şirketlere, toprağın sermayeye, doğanın talana açılmasına karşı ortak yaşamı ve temiz bir yaşamı savunuyor. Bugün grup toplantımızda Peri Vadisi yaşam savunucuları da var. Ayrıca Muğla'dan gelen il örgütümüzle birlikte doğa savunucuları da aramızda. Hepinize hoş geldiniz diyorum, baş göz üstüne geldiniz. Verdiğiniz mücadele çok kıymetli.

Jeotermal bu vadinin balına hayat veren çiçekleri zehirleyecek. Arılar çiçeğe değil ölüme konacak, horoz fasulyesinin kökü kurutulacak. Kalkınma, enerji, yatırım denilerek anlatılan bu hikâyenin bedelini şirketler değil, bölgenin insanları, köylüler ve bütün canlılar ödüyor. Varto'nun, Karlova'nın, Kaynarpınar'ın buna rızası yoktur.

Geçen hafta Danıştay önemli bir karar aldı. Birçok davaya da emsal teşkil edecek bir karar olarak Aksalen'deki acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurdu. Bu, hukuksuzluğun mahkemece açıkça tespit edilmesi demektir ve diğer davalara da örnek olmasını temenni ediyoruz. Esra Işık'ı bu kürsüde çok kez dile getirdik. Hava, su, doğa ve tüm canlılar için mücadele etti, onların sesi oldu. Bu nedenle tutukluydu. Dün Esra Işık serbest bırakıldı. Kendisiyle ve değerli annesiyle görüştüm, geçmiş olsun dileklerimizi ilettim. Onun da selamlarını iletmek isterim. Gördüğü dayanışmadan dolayı teşekkür ettiğini paylaştı. Bizler de buradan Esra Işık’a bir kez daha hoş geldin diyoruz. Mücadeleye kaldığımız yerden hep birlikte devam edeceğiz.

Artvin'den Peri Vadisi'ne, Giresun Sekü'den Varto'ya, Karlova'ya, Besta'ya bu mücadeleler artık birbirinin sesi olmuş durumda. Toplumda doğanın savunulmasına yönelik duyarlılık her zamankinden daha fazla artmış durumda ve bu çok önemli. Parçalı direnişlerin bir araya gelmesi, Türkiye'deki çevre ve doğa savunuculuğunu yapan platformların birlikte hareket etmesi daha güçlü bir sinerji yaratacaktır. Bunu önemsiyoruz. Halk direndikçe sonuç aldığını da gördük. Türkiye'nin dört bir yanında yaşamı savunanlar kazanacak, talan düzeni ise er ya da geç kaybedecektir.

"Kadınların katledilmesinin önüne geçmek için tek bir plan yok"

Bu ülkede işçiler katlediliyor, sorumlular hesap vermiyor; doğa talan ediliyor, iktidarsa talan ruhsatı dağıtmaya devam ediyor. Kadınlar katlediliyor, faillerse korunuyor. Sadece geçen ay, nisan ayında 24 kadın katledildi, 14 kadının ölümü ise şüpheli olarak açıklandı. Yılın ilk dört ayında 99 kadın katledildi erkekler tarafından. Yani neredeyse her gün en az bir kadın katlediliyor.Peki bu iktidar ne yapıyor? Bu katliamları durdurmak için hangi somut adımı atıyor? Şiddet failleri için caydırıcı bir yasa mı çıkardı ya da mevcut yasaları etkin bir şekilde mi kullandı? Hayır, hepsine hayır. Ama “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan etti. Geçen yıl da “Aile Yılı” ilan etmişlerdi. Sonuç ne oldu? Aile yılı ilan edildiğinde 99 kadın katledildi.

Kadınların katledilmesinin önüne geçmek için tek bir somut eylem planı yok, alınan tek bir acil tedbir de yok. Bakanlığın adı bile değiştirildi; Kadının adı bakanlıktan silindi, yerine “aile” getirildi. Kadına bakışları; doğuran bir makine, bir robot. Kadın onların algısına göre insan ve eşit yurttaş değil. Kadının adı yok diyenler, kadının adını silenler, kadını öldüren zihniyetle aynıdır.Bu anlayış kadının özgürlüğünü, emeğini, hayalini ve eğitim hakkını elinden alıyor. Kadınlar şaşalı kampanyalar değil, yaşam güvencesi istiyor; slogan değil bütçe, söz değil koruma istiyor. Bir kadın daha katledilmeden herkesin harekete istiyor. Yeter artık. Biz kadınlar güven içinde yaşamak istiyoruz. Eşit, adil ve özgür yurttaşlar olarak, her an şiddet korkusuyla değil özgürce yaşamak istiyoruz. Kadın, yaşam, özgürlük… İşte bizim yaşam ve mücadele felsefemiz budur.

"Eti unutan bir toplum yarattınız"

Bakın, nasıl bir Türkiye olduk? Zengine sınırsız kaynak, yoksula açlık. Yılın ilk dört ayında enflasyon ve vergiler nedeniyle işçi ücretleri eridi. TÜİK verilerine göre bile asgari ücret yılbaşından bu yana 3 bin 585 lira eridi, emekli maaşı ise 2 bin 554 lira değer kaybetti. TÜİK Başkanı’nın görevden alınmasıyla sorunlar çözülmedi. Peki bu mu yoksullukla mücadele planınız?

Türkiye enflasyonda Avrupa’da birinci, dünyada beşinci sırada. Bu korkunç bir tablo. Yoksulluk artık tanımı bile zor bir sefalet haline gelmiş durumda. Açlık sınırı 35 bin lira, yoksulluk sınırı 113 bin lira. Bu rakamları mutfakta kaynamayan tencerede, çocuğa okula giderken konulamayan bir ekmekte görüyoruz. Buna karşın yılın ilk çeyreğinde bankaların başını çektiği 21 şirket milyarlarca lirayla ödüllendirildi. Bu açık bir servet transferidir; emekçinin cebinden alıp sermayeye aktaran bir düzen kurulmuştur. Şimdi de “Varlık Barışı” adıyla yeni vergi muafiyetleri getiriliyor. Bu düzenlemenin maliyeti 34 milyar TL. Peki bu açık nereden kapanacak? Emeklinin, emekçinin, esnafın, çiftçinin, öğrencinin sofrasından.

Sermaye için burayı Dubai yapmaya çalışıyorsunuz ama işçi, emekçi, yoksul ve işsiz kan ağlıyor. Yaşam giderek daha da ağırlaşıyor. İki hafta sonra Kurban Bayramı var; şimdiden herkesin bayramını kutluyorum. Ama insanlar kurban kesmeyi bırakın, eti aylarca göremiyor. Gramla et alan, eti unutan bir toplum haline gelmiş durumdayız. Ekonomik darboğaz toplumsal gerilimi de muazzam bir şekilde yükseltmiş durumda ve iktidar bu tabloyu izliyor. Bu tabloyu kendi yöntemleriyle çözmeye değil, yönetmeye çalışıyor. Bu ülkeye yoksulluğu izleyen bir iktidar değil, çözüm üreten bir iktidar lazım. Açlık, yoksulluk ve sefalete karşı pembe yalanlarla topluma reçete sunan bir iktidar değil, tam tersine acı gerçekleri çözecek politikaları ortaya koyan bir iktidar lazım.

"Asgari ücret 55 bin TL olmalı"

Asgari ücret ve en düşük emekli maaşı yoksulluk sınırının yarısı olan 55 bin TL’ye yükseltilmeli. DEM Parti olarak bu konudaki ısrarımızı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Aynı şekilde emekliye bayram ikramiyeleri de asgari ücret tutarında açıklanmalı. Zalimin yönettiği bu düzene bizler mutlaka son vereceğiz. Bu topraklarda ezilenin ve sömürülenin söz sahibi olduğu bir düzeni hep birlikte kuracağız. Ve buradan sözümüz olsun ki açlığımızla doyanlara karşı mücadelemizle eşitleneceğiz, eşitleneceğiz, eşitleneceğiz.

Dargeçit Katliamı davasındaki zaman aşımı kararına tepki

27 Şubat çağrısından bu yana devam eden barış ve demokratik toplum sürecine geçmeden önce bu sürece gölge düşüren bir yargı kararından bahsetmek istiyorum. Dargeçit JİTEM davasında Yargıtay 1. Ceza Dairesi, zaman aşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davayı düşürdü. Adalet Bakanı daha yeni açıkladı; faili meçhullerle ilgili bakanlık bünyesinde bir birim kurduk dedi. Bu kararı olumlu karşıladık ama şunu da belirtmiştik, şimdi de belirtiyoruz: Eğer bu bir imaj yaratmak ya da göz boyamak için değilse, bu karar boşuna alınmıştır.

Bugün Dargeçit davasında verilen karar aslında bu girişimlerin samimiyetini de sorgulatmaktadır. Eğer gerçekten geçmişle yüzleşilmek istenmiyorsa bilinmelidir ki insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olamaz. Dargeçit’teki katliamda 3 çocuk ve 7 kişi gözaltına alındıktan sonra katledildi, bir uzman çavuş kaybedildi. 29 Ekim 1995 ile 8 Mart 1996 arasında Mardin Dargeçit’te katledilenleri unutmadık, unutmayacağız. Onları unutturmak istiyor olabilirsiniz, davayı düşürmek istiyor olabilirsiniz ama toplumun hafızası dipdiridir. Bizim hafızamız dipdiridir.

12 yaşındaki Davut Altınkaya’yı, 14 yaşındaki Seyhan Doğan’ı, 16 yaşındaki Nedim Ayyön’ü, 19 yaşındaki Mehmet Emin Aslan’ı, 20 yaşındaki Abdurrahman Olcay’ı, 21 yaşındaki Abdurrahman Coşkun’u, 24 yaşındaki Hikmet Kaya’yı, 57 yaşındaki Süleyman Seyhan’ı ve kaybedilen uzman çavuş Bilal Batırır’ı unutmadık. Bizler var oldukça Dargeçit başta olmak üzere tüm faili meçhul cinayetler ve kaybettirmeler unutulmayacak. Gerçekler açığa çıkana, gerçek bir yüzleşme sağlanana ve gerçek bir özür dilenene kadar bu hakikati haykırmaya devam edeceğiz.

"Barış Anneleri"nin temaslarına değindi: Beyaz tülbentin anlamı çok büyük

İnsanlar ölüleri için adalet talep ediyor. Evlatlarını kaybeden anneler barış için yürüyor. Siyasi parti liderlerinin kapısını çaldı anneler ve “elinizi çabuk tutun” dedi siyasilere. Barış Anneleri geçen hafta siyasi partileri ziyaret ettiler ve siyasi parti liderlerine kenarları iğne oyasıyla işlenmiş beyaz tülbent hediye ettiler. Bu beyaz tülbentin anlamı çok büyük, bunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Buradan bir kez daha hatırlatmak istiyoruz. Kürt geleneğinde kadınların kavga anında attığı tülbent sulha davettir. O tülbentler bugün Meclis’te barış yasasının çıkarılmasının talebidir. O tülbentlerin gösterdiği yol, barışın kapısının açılması içindir. DEM Parti olarak bizler bu çağrıyı aldık ve bu çağrıya, anaların bu çağrısına asla kayıtsız kalmadık, kalmayacağız.

Annelerin bize teslim ettiği beyaz tülbentleri barışın vesikası yapacağımızın sözünü veriyoruz. Acılarına rağmen, yaralarına rağmen, yaslarına rağmen barış mücadelesi vermekten bir an bile geri durmayan, barışı dillerinden düşürmeyen değerli Barış Annelerimize buradan selam ve sevgilerimizi gönderiyorum.

"Süreç duraklamış durumda"

Barış ve demokratik toplum süreci Türkiye’nin kritik eşiklerinden biri. Süreç bir müddettir duraklamış durumda. Bu yavaşlama halinden mutlaka çıkılmalı, bunun bir yolu bulunmalı. İvmenin artması için DEM Parti olarak yoğun bir çaba içindeyiz ve somut önerilerimizi ortaya koyuyoruz. Geçen hafta sürecin ilerletilmesi için bazı mekanizmaların kurulmasıyla ilgili çeşitli açıklamalar yaptık. Başka siyasi partiler de bu konuda görüşler ortaya koydu. İsim tartışılabilir, içerik tartışılabilir ama bir gerçek var ki tartışılamaz: Siyaset kurumu, taraflar, aktörler ve sivil toplum arasında köprü kuracak bir mekanizmaya ihtiyaç vardır ve bu hızla oluşturulmalıdır.

Bu mekanizma hem bugünkü tıkanıklığı gidermeli hem de ileride oluşabilecek sorunları çözebilecek kapasitede olmalıdır. Önemli bir hususun altını özellikle çiziyorum: Kurulacak bu mekanizma sürecin siyasi muhakemesini de üstlenebilir. Bu tartışma, komisyon raporunun yasalaşma sürecini geciktirmemelidir. Komisyonun sonuç raporunda şu ifade yer alıyor: “Örgütün silah bırakma süreciyle birlikte ortaya çıkacak durumu yönetecek yasal çerçevenin devreye alınması.” Yani açıkça adımların birlikte atılması gerektiği belirtilmiştir.

Bu süreç ertelenemez, sürüncemede bırakılamaz. Süreç barışın ihtiyacına göre şekillenmek zorundadır. Barış adına adım atılmayan her gün bu ülkeden çalınıyor; ekonomiden, demokrasi umudundan, özgürlük umudundan çalınıyor. Eğer bu tarihi fırsatı kaçırırsak bunun hesabını kim verecek? Bunu düşünmek zorundayız. Bayramlar geçti, yeni bayramlara giriyoruz. Zaman kaybetmeden yasal düzenlemeler ele alınmalıdır.

Sayın Kurtulmuş’a çağrımızdır: Lütfen programları bir kenara bırakın, Meclis’in başında durun ve raporun yasalaşması için itici güç olun. Meclisle istişare edelim, olumsuzlukları geri plana alalım, olumlu adımları öne çıkaralım. Bu tıkanıklığı aşalım ve yaz mevsimine barışın güçlü umuduyla girelim. Bütün adımların bir anda atılamayacağını biliyoruz; bunun zor ve meşakkatli bir süreç olduğunun da farkındayız. Ama bu zorlukların üstesinden birlikte gelebiliriz. Zaman kaybetmeden bu hafta somut adımlar atılmalı ve bir yol haritası çıkarılmalıdır. DEM Parti olarak 16 Mayıs’ta “Barış için” şiarıyla Türkiye’nin dört bir yanında alanlarda olacağız. Bütün halkımızı barışın sesini yükseltmek, barışın toplumsallaşmasına katkı sunmak ve sürecin ilerlemesine destek olmak için meydanlara davet ediyorum. O gün hep birlikte barışın sesini en güçlü şekilde haykıralım.

Şırnak'taki yargı kararlarına tepki gösterdi

Bu kadar güzel umutlardan bahsediyoruz ama sürekli karşımıza negatif pratikler çıkıyor. Şırnak’ta barış arayışının ruhuna aykırı bir şekilde işleyen bir mekanik var. Ve Şırnak sürekli bu kürsülerde gündem, farkındayız değil mi hepimiz? Şırnak’ta Eğitim-Sen Şırnak Şube Başkanı, Eğitim-Sen Şırnak Şube yöneticileri ve Şırnak Sağlık Emekçileri Sendikası üyeleri hakkında devlet memurluğundan çıkarma cezası istemiyle soruşturma başlatıldı. Peki gerekçe nedir? Cenazeye gitmişler, Fatiha okumuşlar. Suriye’de insanların öldürülmemesi için alanlara çıkmışlar, barış eylemlerine demokratik zeminde destek olmuşlar. Yani bir yurttaş olarak yasal haklarını kullanmışlar. Bir de gerekçe olarak “DEM Parti’nin düzenlediği etkinliğe katılmak” deniliyor. Valinin imzasıyla gelen belgede bu ifade yazıyor.

DEM Parti bu ülkenin en büyük üçüncü partisidir. Kürt’ün, Alevi’nin, Türk’ün, Ezidi’nin ve burada sayamadığımız birçok halkın ve inancın partisidir. Ezilenlerin ve sömürülenlerin partisidir. Bugün devam eden bu süreçte müzakere ve diyalogu yürüten siyasi partidir. Bu partinin bir çağrısına, bir etkinliğine katılmak suç sayılamaz. Buradan Milli Eğitim Bakanına, Sağlık Bakanına ve İçişleri Bakanına açık çağrı yapıyoruz: Bu hatanın önüne geçin. Şırnak’ta işleyen bir paralel mekanizma varsa bunun hesabını sorun; değilse bu antidemokratik uygulamaları durduracak adımları atın.

Bakın barış ve demokratik toplum sürecinden bahsederken, umut büyütmeye çalışırken bir diğer sorun da ODTÜ’de yaşananlardır. Geçen hafta ODTÜ’deki bahar şenliklerinde bir provokasyon senaryosu devreye girdi. Bu, milliyetçi hassasiyeti olan birkaç gencin yaptığı bir şey değil; bayrak üzerinden yapılan provokasyonla barış sürecinin oluşturduğu siyasi iklim zehirlenmek isteniyor. Bu tablo bize tanıdık geliyor. Buradan barışa gönül veren gençlere sesleniyoruz: Sakın provokasyonlara gelmeyin. Karşınızda gençler değil, karanlık odakların kurduğu tuzaklar var. Yıl boyunca ders yükü, geçim derdi ve özgürlük kısıtlarıyla mücadele ettiniz; şenlikler sizin en doğal hakkınız. ODTÜ şenlikleri sadece bir eğlence değil, aynı zamanda özgürlükçü ve bilimsel üniversite kültürünün parçasıdır ve bu nedenle sık sık hedef alınmaktadır.

Buradan iktidara, istihbarata ve güvenlik bürokrasisine sesleniyoruz: Üniversitelerden medyaya, tribünlerden yargı kararlarına kadar geniş bir alanda süreci zehirlemeye çalışan provokasyonlar var. Bunları görün ve engelleyin. Bu sorumluluk devlettedir, iktidardadır ve güvenlik güçlerindedir. Barışa giden yolun temizlenmesi için bu çok önemli bir adımdır. Hacettepe’den Türkiye’nin dört bir yanına, zor ekonomik ve siyasi koşullara rağmen eğitimini sürdürmeye çalışan gençlere sesleniyoruz: Haklı mücadelenizin yanındayız. ODTÜ’de yaşananları kabul etmiyoruz. Bu provokasyonlar son bulmalıdır. Sizler bu ülkenin gururusunuz, onurusunuz, geleceğisiniz. Bizler hep birlikte bu ülkenin yarınlarıyız. Sözlerimi tamamlarken bütün gençleri Denizlerin, Mahirlerin, Mazlumların ruhuyla selamlıyorum. Bizler mücadele ettikçe kazanacağız, örgütlendikçe kazanacağız, mutlaka başaracağız. Denizlerin, Mahirlerin ruhuna yakışır bir şekilde mutlaka başaracağız.''