Türkiye'de yardıma muhtaç insan sayısının sürekli arttığını vurgulayan Hatimoğulları, AK Parti'ye seslenerek "Açlık ve yoksulluğun bu kadar yükselmesinin nedeni sizsiniz" dedi.
Dünyada gıda fiyatlarının yüzde 4 azalırken, Türkiye'de bunun tam tersine yüzde 608 arttığını söyleyen Hatimoğulları, iktidarın Ramazan bereketinin sofralardan kaçırdığını belirtti. Hatimoğulları şunları söyledi:
"Bu yoksulluğun sebebi sizsiniz"
Türkiye'de ne konuşursak konuşalım, dilimizin ağrıyan dişe gittiği bir sorun var. Çünkü dişimiz derinleşmiş ekonomik krizden, yoksulluktan, geçinememeden, barınamamadan ağrıyor. Türkiye'de hayat pahalılığı önemli bir sorun haline geldi. Boş tencere, açlık, yoksulluk, ayrımcılık, eşitsizlik… Artık ekonomide rekor, yeni program, yeni model sözlerini duyuyoruz. Bakın sadece birkaç örnek vermek istiyorum. Böylece nasıl bir felaket tablosu içinde olduğumuzu belki beraber bir kez daha gözden geçirmiş oluruz. Bakın Türkiye'de dört kişilik ailenin açlık sınırı 43 bin 415 lira, yoksulluk sınırı ise 105 bin lira oldu. Eskiden bir asgari ücretli dört kişilik aileyi geçindirirken, şimdi dört asgari ücretli dört kişilik bir evi geçindirmeyi sağlayamıyor bile. Bunların toplamı dahi yoksulluk sınırına takılıp kalıyor. 2015-2024 arası yüzde 8,8 artarken yardıma muhtaç insan sayısı ne kadar artmış biliyor musunuz? Yüzde 51,6. Çok büyük bir rakam. Rakam ortada, ekonomiyi düzelteceğiz diyorlar. Biz buna gülelim mi, ağlayalım mı? Bunların bu saçma açıklamalarına gülsek mi, ağlasak mı gerçekten?
Bu ülkeyi uzaylılar yönetmiyor. AKP, siz yönetiyorsunuz bu ülkeyi. Açlık ve yoksulluğun bu kadar derinleşmesinin müsebbibi bizatihi sizsiniz. 2021 yılının Eylül ayından beri dünyada gıda fiyatları yüzde 4 oranında azalırken Türkiye'de ne kadar artmış biliyor musunuz? Tam yüzde 638 oranında bir artış. Bu dünya ortalamasının kaç katı bir artış? Bu korkunç bir rakam. Bakın, Ramazan ayındayız. Bu iktidar Ramazan bereketini sofralardan kaçırdı. Geçen gün 1100 liraya dolan bir yardım kolisinin fiyatı şimdi 1700 TL'yi buluyor. Ve bu artış yüzde 50 oranında. Yani neredeyse iki katına çıkmış durumda. Halk sofrasına koyacak bir dilim ekmek bulamazken sarayın danışmanları ve yandaşları kişi başına 7-8 bin TL'lik iftar menülerinde boy gösteriyor. Bakın, yurttaş gerçekten nefes alamıyor. Biz burada bu kürsülerden konuşurken o yurttaşın, geçinemeyenin, barınamayanın alamadığı o nefesi yüreğimizde hissediyoruz. Bıçak kemikte değil, bıçak ilikte. Bu kadar ciddidir bu ülkedeki durum. Bu kadar ciddidir bu ülkedeki açlık. Bu tablonun kesinlikle bir an önce değişmesi gerekiyor. Açlığın, yoksulluğun idare edilebilir bir yanı yoktur. Buradan AKP iktidarına sesleniyorum. En düşük emekli maaşı ve asgari ücret en az yoksulluk sınırının yarısına denk gelecek şekilde belirlenmelidir. Bu konuda muhalefet olarak bizim tekliflerimiz var. Muhalefetin tekliflerine kulak vermelisiniz. Asgari ücrete, memur maaşlarına, emeklilere ikinci bir zam yapmayı acilen gündeme almalıyız. Kaynak sorunu var demeyin. Bu ekonomiyi yönetmenin yolu kaynakları doğru kullanmaktan geçer. Ve kaynaklar bu ülkede adil dağıtılırsa emin olalım ki bir yurttaşımız dahi yatağına aç girmez. Yoksulluk kader değildir.
"Avrupa'da doğal alan kaybında Türkiye birinci sırada"
Bu çarpık düzen sadece halkın cebindeki parayı değil, nefes aldığımız doğayı da yandaşlarına aktaracak ve yandaşlarının onu sömürmesini sağlayacak bir kaynak olarak görmektedir. Öyle ki Avrupa'da doğal alan kaybında Türkiye açık ara birinci sıradadır. Meclis Genel Kurulu'nda görülmekte olan yasa teklifiyle yine milli parklara göz dikmişler. İktidar doğayı korumak yerine 50 milli parkı ve yüzlerce tabiat alanını kamu yararı kılıfıyla sermayeye peşkeş çekmeye hazırlanıyor. Yıllardır hukuksuzluğun sürdüğü Marmaris Kızılbük'te mahkeme kararına rağmen yandaş şirketler için yükselen devre mülkler bu rant hırsının en acı özetidir. Yandaşlarınıza dağıttığınız rant için geleceklerimizi yok ediyorsunuz. Bundan derhal vazgeçmelisiniz. Hava, su, toprak, doğa, deniz sizlerin kâr edeceği ticari mal değildir. Bu sebeple bizler, parti olarak, iktidarın rant tercihleri uğruna milyonların yoksulluk içinde bırakılmasına, ormanlarımızın ve kıyılarımızın talan edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Parlamentoda da, alanlarda da, meydanlarda da bunun savunmasını sonuna kadar hep beraber yapacağız.
Gençlerin sorunlarına değindi. Diploma artık bir kağıt parçası oldu
Bugün gençlerle ilgili konuşmak istiyorum. Hem de uzun uzun gençleri hep beraber konuşalım istiyoruz. Değerli gençler, değerli genç kadın arkadaşlarım, bugün bu kürsüden gençlik gerçeğini konuşacağız. Bu vesileyle bugün bizleri yalnız bırakmayan gençlik örgütlerinden arkadaşlarımız aramızda, ben özel olarak sizlere hoş geldiniz diyorum. Onur verdiniz bizlere. Bugün Türkiye'de genç olmak ne demek biliyor musunuz? Hayal kurmak değil, zar zor yaşam mücadelesi vermek. Genç olmak hayatı sürekli ertelemekle eş değer bir hâle gelmiş durumda. Ev kuramaz çünkü barınamaz. İş kuramaz çünkü güvencesi yok. Kendisi olamaz çünkü denetleniyor ya da hedef gösteriliyor. Siyaset yapamaz çünkü her türlü şiddet ve baskıya maruz kalıyor. Gençlerin kabul etmediği bu tabloyu biz DEM Parti olarak kökten reddediyoruz. Bakın OECD verilerine göre bugün ülkede her 4 gençten biri ne eğitimde ne de istihdamda. TÜİK'in makyajlı verilerinin bile gizleyemediği yapısal işsizlik sarmalında gençlerin yüzde 70'inden fazlası geleceğini bu topraklarda değil yurt dışında görüyor. Ocak ayında bir araştırma şirketinin yaptığı saha analizinde gençlerin yüzde 79,2'si ülkedeki ekonomi yönetimine asla güvenmiyor. Daha acı bir gerçek şu ki genç kadınların neredeyse yarısı ne okulda ne de işte. 2025'in son çeyreğinde her beş genç kadından birinin işsiz olduğu tespit edilmiş. Özellikle genç kadınların hayatına dijital kelepçe kurulmak isteniyor. Reşit bir üniversite öğrencisinin yurda giriş saatinin ailesine SMS yoluyla bildirilmesi, devlet eliyle kurulan patriyarkal vesayetin ta kendisidir. Yani genç kadınlar için bu tablo çok ama çok daha ağır. Umutsuzluk, barınamama, geleceksizlik kuşatmasına alınmış milyonlarca gençten bahsediyoruz. Diploma artık bir kağıt parçası oldu. Staj ucuz emek sömürüsüne dönüşmüş durumda. Gençlerin geleceği mülakat torpiline heba ediliyor. Peki bu düzende gençler ne yapacak? Nasıl yaşayacak gençler? Bu şatafatlı, herkesin kürsülerden aman da aman dilinden düşürmediği “gençlik gelecektir” sözlerinin gerçekliğine kim ne kadar hizmet ediyor? Üniversitelerin durumu ortada. Gençler kampüslerde kayyım rektör gölgeleri ve soruşturmalar altında eğitimlerini yürütüyorlar. LGBTİ+ gençler bu ülkede hedef gösteriliyor, ayrımcılığa uğruyor. Kampüslerde kulüpleri kapatılıyor, etkinlikleri yasaklanıyor. Güvenli internet adı altında dijital alan daraltıldıkça daraltılıyor. İran'a eleştiri yapıyorlar ama Türkiye zaman zaman internet daraltma sistemiyle İran'ın izlediği çizgiyi izliyor. Dezenformasyon yasası ve genişleyen yetkilerle gençlerin özgürlükleri budanmak isteniyor. Ne istiyorsunuz gençlerin internetinden? Biz DEM Parti olarak bir kez daha altını çiziyoruz: Gençlere sınırsız ve ücretsiz internet kullanım hakkı sağlanmalıdır. Şayet bilimsel çalışma yapılacaksa, şayet bu ülkenin gelişmesi için araştırma-geliştirme çalışmaları yapılacaksa gençler bilgiye sınırsız bir şekilde erişebilmeli. Bunun yolu da buradan geçiyor.
Sevgili gençler, hepiniz kimliğinizle, cinsel yönelimlerinizle, varoluşlarınızla eşit yurttaş olduğunuz bir ülkeyi pekâlâ hep beraber inşa edebiliriz. Hiçbir genç kimliğinden dolayı korkarak yaşamak zorunda değildir. Gittiğimiz her yerde gençlerle konuşuyoruz. Gençlik örgütleriyle, yapılarıyla temas ediyoruz. Peki gençler ne istiyor ama taleplerini ortaya koyduklarında neyle karşılaşıyorlar? Bakın gençler güvenceli iş ve adil ücret istiyor. Staj dönemindeki sigortasının emekliliğe eklenmesini istiyor. Fakat staj adı altında ucuz emek, geçici sözleşme görüyorlar ve en büyük emek sömürüsüne maruz kalıyorlar. Barınma hakkı istiyorlar fakat yetersiz, yıpratıcı yurt koşulları, fahiş kira baskısı ve denetimle karşılaşıyorlar. Özgür üniversite istiyorlar fakat kayyum yönetimi, disiplin soruşturması ve kampüs baskısıyla karşı karşıya kalıyorlar. Eşitlik istiyorlar ama patriyarkal kuşatmadan, onun gözetiminden, mobbingden, ayrımcılıktan kurtulamıyorlar. Güvenli yaşam istiyorlar fakat hedef göstermeler ve gözaltılarla karşılaşıyorlar. Doğdukları topraklarda kalmayı, burada çalışmayı ve doymayı istiyorlar ama umutsuzluk ve göçe zorlanmayla karşı karşıya kalıyorlar. Barış istiyorlar, çözüm istiyorlar, anadillerini özgürce konuşmak istiyorlar, anadillerinde eğitim hakkı istiyorlar ama bu talepleri suç sayılıyor. Örgütlenme özgürlüğü istiyorlar ama buna gazla, copla, gözaltı ve tutuklamalarla cevap veriliyor. Evet sevgili gençler, asla enseyi karartmayacağız. Demokratik ve barış dolu bir Türkiye, itaat edenlerin değil; sizin gibi boyun eğmeyenlerin, birlikte mücadele edenlerin, geleceğini arayanların ve direnenlerin omuzlarında yükselecek. Yarınlar bizimdir ve biz bugünü de yarını da siz sevgili gençlerle hep beraber kuracağız. Bunun mücadelesini hep birlikte sizlerle vereceğiz.
"Birlikte nasıl yaşayacağız?"
Türkiye tarihin en kritik, en kırılgan ama gerçekçi bir çözüm çizgisinde ilerlenirse umut dolu günler vadeden bir dönemden geçiyor. Önümüzde duran günler sıradan günler değil. 100 yıllık bir düğümün çözülüp çözülmeyeceğine karar vereceğimiz günler. Bu çerçevede İmralı heyetimizin 18 Şubat'ta yaptığı açıklamadaki Sayın Öcalan'ın ifadesi çok önemli bir siyasi beyan niteliğindedir. Bu beyanda Sayın Öcalan'a ait bir cümlenin altını özellikle çizmek istiyorum: “Biz artık nasıl bir araya geleceğimizi ve barış içinde bir arada nasıl yaşayacağımızı tartışmak istiyoruz.” Evet, birlikte nasıl yaşayacağız? Bu soru Türkiye'nin temel sorusudur. Bu soruya cevap bulmak, yeni dönemin pusulasını bulmak demektir. Biz artık zora dayalı yaşamın sonucu olan ölümü değil, rızaya dayalı özgür ve demokratik bir yaşam sürmek istiyoruz. Bu soru artık ülkenin ödevidir. Dolayısıyla bu soruya yanıt bulmak, düşünmek, öneri üretmek ve hakkını vermek 86 milyon yurttaşın ortak sorumluluğudur.
Dönem şiddetin devreden çıktığı, sözün ve siyasetin konuştuğu bir demokratik bütünleşme dönemi olmalıdır. Bakın bildiğiniz üzere Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun raporu kamuoyuyla paylaşıldı. Açık söylemeliyim ki komisyon raporunun eksiklikleri, yetersizlikleri var. Toplumsal gerçeklerle uyumlu olmayan yönleri var. Raporda kullanılan dil eski ezberlere dayanıyor. Oysa bu raporun dili çözüm dili olmalıydı; yeni, yepyeni bir dil olmalıydı. Kürt sorunu terör parantezine sıkıştırılarak ancak kendinizi kandırırsınız. Kürt meselesini sadece bir güvenlik sorunu, bir terör sorunu gibi parantezler içine sıkıştırmaya kalkmanız kabul edilebilir bir şey değildir. Bu, toplumsal, siyasal, tarihsel yangını görmezden gelmek demektir. Kürt korkusuna dayalı, hakikatten uzak bir siyaset mantığından artık çıkmanın zamanı geldi de geçti. Biz bu süreci barış ve demokratik dönüşüm süreci olarak nitelendiriyoruz. Muhalefet şerhimizi ortaya koyduk ve bu raporla ilgili değerlendirmelerimiz raporda yer aldı. Fakat komisyon raporunda yer alan kimi yasal düzenlemeler ve demokratikleşme çerçevesi elbette önemlidir. Türkiye'nin sorunlarına derman olmaya adaydır ama gereklilikleri yerine getirilirse tabii.
Raporda yer alan yasal ve demokratik öneriler için bayram sonrasını beklemeye gerek yoktur. Öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi halkların en büyük temsiliyetinin olduğu bir yerse, bizler bu rapor ortaya çıkmışken bu rapordan hareketle Meclis’in elini acilen taşın altına koyması gerektiğini söylüyoruz. Bu kapsamda tek bir yasal değişikliğe gerek olmayan önerilerin hayata geçmesi için beklemeye gerek yok. Bakın, raporda yer alan AİHM ve AYM kararları uygulansın vurgusu için yargı erkinin beklemesini gerektiren hiçbir şey yok. Bu kürsüden defalarca dile getirdik. Bu kürsünün biz olmadan kendi dili olsa ve konuşsa, şimdi söyleyeceğimiz şeyleri bu kürsü tekrarlardı. AİHM ve AYM kararlarını hayata geçirmek için bir yasal düzenlemeye gerek yok, beklemeye gerek yok. Bu bekleme son derece keyfi bir beklemedir.
"Yasal değişiklik önerilerimizle Türkiye'ye mutluluk getirebiliriz"
Mesela Demirtaş, Yüksekdağ, Kavala, Can Atalay neden hâlâ içeride? Kayyumlar neden hâlâ belediye başkanlarının ve belediye eş başkanlarının koltuklarında oturuyor? İmamoğlu ve diğerleri neden hâlâ tutuklu yargılanıyor? Ayrıca Sayın Kurtulmuş’un ve diğer iktidar temsilcilerinin işaret ettiği bayram sonrasını beklemenin bir manası yoktur. Gelin bu hayırlı ayda hayırlı işleri hep beraber yapalım. İnfaz kanununu, çerçeve kanunu, demokratikleşme kanununu bu ay çıkaralım. Bayramda 86 milyona müjdeler ve mutluluklar armağan edelim. Biz DEM Parti olarak buradayız. Demokrasi, eşitlik, özgürlük perspektifimize güveniyoruz. DEM Parti’nin önü açılmalıdır. Ve buradan iktidara çağrımızdır: Meclis bu konuda üzerine düşen görev ve sorumlulukları yapmalı. DEM Parti’nin bu konudaki önerilerine açık olunmalı, DEM Parti’nin önü açılmalıdır. Yasal değişiklik önerilerimizle bir ayda Türkiye’ye mutluluk getirebiliriz. Tarihi ve köklü sorunların çözümü için kapıları ardına kadar aralayabiliriz. Biz buna hazırız. Hukukun ve adaletin bu ülkeye her şeyden çok güçlü bir nefes vereceğine dair inancımız sonsuzdur. Tarih bize şunu çok net bir biçimde öğretti: İnkâr, isyanı bitirmez. Bir pencerenin kapağını sıkıca kapatıp “buhar yok” dediğinizde, o kapalı kapağın altındaki basıncı artırmaktan başka bir işe yaramaz bu ifade. Buhar ortadan kalkmaz, o pencerenin içindedir ve su ısındıkça buharın basıncı artacaktır. Basınç birikir ve patlar. Şimdi o kapağı açmak, basıncı enerjiye ve toplumsal barışa dönüştürmenin zamanıdır.
Artık eski dilden, çözümsüzlükten, şiddet dilinden vazgeçmeliyiz. Müzakere ve barış diline geçmek zorundayız. Barışın mimarisi temennilerle değil, ilkelerle, yasalarla ve kurumlarla sağlanır. Kuru bir kardeşlik hukuku hamasi nutuklarla değil, eşit yurttaşlık ve yasal güvencelerle ete kemiğe bürünür. Söz, icraata dönüşmelidir. Bizim ihtiyacımız olan bin yıllık kardeşlik hukukunun bugün demokratik ilkelerle, eşitlik ve özgürlük değerleriyle yeniden kurulmasıdır. Tam da böylesi bir atmosferde sözün en hayati yerine, meselenin kalbine gelmek istiyorum. Bakın, yıl dönümüne üç gün kalan 27 Şubat 2025, Sayın Öcalan’ın barış ve demokratik toplum çağrısını yaptığı gündür. Türkiye tarihinin en önemli eşiklerinden biriydi. Bu tarih, ezberlerin bozulduğu, barış iradesinin en net, en açık, en güçlü bir şekilde ortaya konulduğu gündü. Kürt siyasi hareketi ve Sayın Öcalan, bu tarihin gerekliliklerini yerine getirmiş, barış elini havada bırakmamış, silahları susturma iradesini beyan etmiştir ve toplumsal barış için atılması gereken en önemli adımı atmıştır. Buradan açıkça ifade ediyorum ki 27 Şubat nasıl Kürt meselesinde demokratik siyasetin kapısını aralayan tarihsel bir eşik olduysa, şimdi sıra devletin de bu eşiğe uygun demokratik ve güçlü adımlarını ilan etmesindedir.
"İyi niyet beyanları değli, somut yasal adımlar atılmalı"
Nasıl ki Kürt tarafı silahların devreden çıkması ve demokratik siyasetin esas alınması yönünde tarihsel bir irade ortaya koyduysa, devlet de buna karşılık çözümü güvenlikçi yöntemlerle değil; hukukta, siyasette, demokratik düzenlemelerde aradığını açıkça ortaya koymalıdır. Peki bu süreçte ne yapmalı? Can alıcı sorulardan biri budur. Kalıcı bir barış için Sayın Öcalan'ın statüsü yasal bir düzenleme ile tanınmalı ve hukuki güvence altına alınmalıdır. Bu süreç sözde kalmamalı, TBMM çatısı altında yasal düzenlemeler hızlıca yapılmalı. Kürt’e barış, Türkiye geneline ise demokrasi yaklaşımı hızlıca hayata geçirilmeli. Muhaliflere dönük soruşturmalar derhal son bulmalı. Kayyum düzeni bitmeli, halkın iradesine ve seçilmişlere kesintisiz saygı esas alınmalıdır. Kürtlerle ilişki terör ve güvenlik parantezinden çıkarılmalı, eşit yurttaşlık ve demokratik ortaklık zeminine oturmalıdır. Devlet-vatandaş bağı inkârla değil; kabul, adalet ve onurlu barış temelinde kurulmalıdır. Siyasi barışa ve toplumsal barışa ekonomik barış eşlik etmelidir. 27 Şubat’ın yıl dönümüne yaklaşırken sadece iyi niyet beyanları değil, somut yasal adımlar atılmalı. Bizler bunları bekliyoruz. Gelin barışı hatırlanan bir gün olmaktan çıkarıp işleyen bir düzen hâline getirelim. Her daim teklifimiz bu. Bu konuda emek veriyoruz. Daha da emek vermeye hazırız. Silahların sonsuza dek sustuğu ve siyasetin konuştuğu o yeni dönemi birlikte kuralım diyoruz. Demokratik siyaset dışında bir yol yoktur ve biz bu yolu sonuna kadar yürüyeceğiz. Çünkü bu memleket bizim. Çünkü bu memleket hepimizin. Çünkü biz bu memlekette yaşamak istiyoruz. Ve sevgili Nazım’ın dediği gibi: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” İşte bu duyguyla, bu bilinçle başaracağımıza olan inancımızın altını burada bir kez daha çiziyorum. Yolumuz açık olsun, Hızır yar ve yardımcımız olsun.