Bazı eşyalar vardır; hacminden çok daha büyük bir yer kaplar insanın ruhunda. Bazen bir eşya yalnızca bir eşya değildir. Bir ömrün sabrını, acısını ve direncini taşır.
Kitaplığımın en üst rafında duran iki katlı küçük ev de böyle bir eşya.
İlk bakışta büyük bir sabırla bir araya getirilmiş binlerce kibrit çöpü ve özenle dizilmiş taşlar görürsünüz. Ama biraz daha yakından, kalbinizle baktığınızda; o çatının altında 1980 sonrasının karanlığını, Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nin soğuk duvarlarını ve bir insanın ruhunu teslim etmemek için verdiği sessiz savaşı hissedersiniz.
Babam, 1980 darbesinin ardından yıllarca Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde kaldı. O yıllar sadece duvarların değil, insanların da sınandığı yıllardı. İşkencelerin, baskının ve insan onurunun ağır sınavlardan geçtiği bir dönemdi.
Ama insan bazen en karanlık yerde bile kendine küçük bir ışık bulur.
Babamın ışığı ise yanmış kibrit çöpleri oldu.
Sigara yakarken kullanılan ve çoğu kişinin fark etmeden çöpe attığı o küçük, siyahlaşmış kibritleri biriktirdi. Her biri tek bir sigara yakımıyla ömrünü tamamlamış kibritler… Babamın ellerinde başka bir anlama büründü.
Her kibrit çöpü, o zifiri karanlıkta geçen bir saniyeyi, bir dakikayı temsil ediyordu sanki. Zamanın geçmek bilmediği bir yerde, babam zamanı öldürmek yerine onu sabırla evcilleştirdi. Günler, aylar, belki yıllar boyunca o kibritleri yan yana getirdi.
Ve sonunda ortaya iki katlı küçük bir ev çıktı.
Tamamı yanmış kibritlerden yapılmış bir ev.
Dış cephesini siyah ve beyaz küçük taşlarla süsledi. Her taşı tek tek yerleştirdi. Belki parmak uçlarıyla hissettiği toprağı, dışarıdaki hayatı ve özgürlüğü bu küçük taşlara yükledi. Çatısını, pencerelerini, kapılarını, balkonlarını ince ince düşündü.
Her köşesindeki balkonlar, belki de o dört duvar arasından dünyaya açılan pencerelerdi. Göremediği gökyüzünü, dokunamadığı ağaçları ve sığınmak istediği sıcak bir yuvayı bu küçük eve sığdırdı.
İşkencenin ve yok sayılmanın ortasında, “Ben buradayım ve hâlâ güzel bir şeyler yaratabilirim” demenin en zarif yolu belki de buydu.
Bugün o küçük ev çalışma odamda, kitaplığımın üzerinde sessizce duruyor.
Bazen uzun uzun bakıyorum ona.
Bir maket ev gibi görünse de aslında çok daha fazlası.
Her kibrit çöpünde bir gün var.
Her taşta bir sabır.
Her balkonunda bir umut.
Ve her baktığımda bana aynı şeyi hatırlatıyor:
İnsan fiziksel olarak tutsak edilse bile, hayalleri asla prangalanamaz.
Babamın o yıllarda biriktirdiği yalnızca yanmış kibritler değildi. Onuru, dirayeti ve bize bıraktığı bu paha biçilemez yaşanmışlık mirasıydı.
Babamın bu küçük evi, sadece kibritlerden yapılmış bir maket değil.
İmkânsızlığın içinde filizlenen bir haysiyet anıtı.
Bu ev, sabırla örülmüş bir hafıza.
Bir direnişin, bir bekleyişin ve bir insanın içindeki umudun sessiz hikâyesi.