CEPHEDE SAVAŞ, SOFRADA YANGIN!

Koltuğumuzda otururken, savaşın bize ne kadar uzak olduğunu düşünüyorduk. Oysa şimdi anlıyoruz ki mesele mesafe değilmiş, mesele, o savaşın dalga dalga gelip kapımıza dayanmasıymış.

Bugün kapıyı çalan şey ne bir asker ne de bir kurşun…Kapıyı çalan, zamlar oldu. Petrol fiyatlarındaki yükselişle birlikte hayatın her kalemi birer birer kabardı.

Ekmek büyümedi ama fiyatı büyüdü, pazar filesi dolmadı ama cebimiz boşaldı. Vatandaşın sırtına binen yük her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Ve artık kimse “bize ne o savaştan” diyemiyor, çünkü o savaş, en sessiz ama en etkili haliyle soframıza kadar girmiş durumda…

Evet. Dünya bir kez daha savaşın sert yüzüyle karşı karşıya. ABD-İsrail-İran hattında yükselen gerilim, sadece cephelerde değil, mutfaklarda, pazarlarda ve akaryakıt istasyonlarında da hissediliyor.

Çünkü modern dünyanın en hassas damarı olan enerji, savaşın ilk ve en ağır darbesini alıyor. Petrol fiyatlarındaki artış ise zincirleme bir etkiyle hayatın her alanına zam olarak geri dönüyor.

Petrol…Sadece araçlarımızın deposunu dolduran bir yakıt değil, üretimin, taşımacılığın ve lojistiğin temel taşı. Bir litre mazotun fiyatı arttığında, bu artış yalnızca sürücüyü değil, çiftçiyi, nakliyeciyi, esnafı ve nihayetinde tüketiciyi vuruyor.

Tarladan çıkan sebzenin, dalından kopan meyvenin sofraya ulaşana kadar geçtiği her aşama petrolün gölgesinde şekilleniyor. İşte bu yüzden pazarda fiyatlar artarken, aslında sadece ürün değil, o ürünün taşıdığı maliyet de satın alınıyor.

Önce akaryakıta zam geldi. Ardından fırınlar un, elektrik ve taşıma maliyetlerini gerekçe göstererek ekmek fiyatlarını artırdı. Bugün market raflarında sebze ve meyve fiyatlarının sessiz ama derinden yükseldiğini görüyoruz. Yarın ise bu dalga, iğneden ipliğe her ürüne yansıyacak. Çünkü enerji maliyetleri arttığında, üretimden tüketime kadar hiçbir halka bundan muaf kalamaz.

Asıl mesele şu. Bu zamlar sadece ekonomik bir veri değil, aynı zamanda sosyal bir sınavdır. Sabit gelirli vatandaş için her zam, hayat standardından biraz daha feragat etmek demektir. Sofradaki çeşit azalır, alışveriş listesi kısalır, gelecek kaygısı büyür. İnsanlar artık sadece ne alacağını değil, neyi almaktan vazgeçeceğini de hesaplamak zorunda kalıyor.

Devletin bu noktada dengeleyici rolü her zamankinden daha kritik hale geliyor. Enerji maliyetlerini hafifletecek geçici destekler, üreticiyi ayakta tutacak teşvikler ve fırsatçılığa karşı sıkı denetimler kaçınılmazdır. Aksi halde savaşın cephe hattı binlerce kilometre uzakta olsa bile, etkisi vatandaşın cebinde hissedilmeye devam edecektir.

Öte yandan bu süreç, Türkiye’nin enerji bağımsızlığının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Yerli ve yenilenebilir enerji yatırımları, sadece çevresel bir tercih değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur. Güneşten, rüzgardan ve yer altı kaynaklarından daha fazla yararlanabilen bir Türkiye, dış şoklara karşı daha dirençli olacaktır.

Savaşın faturası sadece taraf olan ülkelere kesilmiyor. Küresel ekonomi birbirine o kadar bağlı ki, bir coğrafyada patlayan kriz, başka bir coğrafyada mutfak yangınına dönüşebiliyor. Bugün yaşadığımız da tam olarak budur.

Ve acı gerçek şu. Cephede silahlar konuşurken, pazarda fiyatlar konuşur. Ama en yüksek sesi, her zaman olduğu gibi, dar gelirlinin sessiz çığlığı çıkarır…