Bu hafta size biraz sanattan bahsetmek istiyorum.
Ama öyle sanat tarihi anlatacağım, ressamları dönemlere ayıracağım bir yazı değil bu. Zaten ben de bir sanat eleştirmeni değilim. Sadece son zamanlarda şunu fark ediyorum: Yaş aldıkça bazı şeylere daha uzun bakmaya başladım.
Eskiden bir tabloya bakıp “çok güzelmiş” deyip geçebilirdim. Şimdi duruyorum.
Kim yapmış?
Ne zaman yapmış?
Hikâyesi ne?
Ve neden yüzlerce eserin içinden bazıları insanı olduğu yerde tutuyor da bazıları hiç dokunmadan geçip gidiyor?
Bu hafta Lacivert Art Gallery ile ilgili yazmaya karar verdiğimde yine tam olarak bunu düşündüm.
Çünkü sanatla aramızdaki en büyük mesafelerden biri belki de şu cümle:
“Ben sanattan çok anlamam.”
Ne kadar çok söylüyoruz bunu.
Sanki bir galeriye girmek için önce sanat tarihi bilmek, ressamları ezbere tanımak, hangi eserin neden kıymetli olduğunu çözebilmek gerekiyormuş gibi…
Lacivert’te benim sevdiğim şey tam da burada başladı.
Çünkü bazı mekânlar size ne kadar az bildiğinizi hissettirir. Bazılarıysa bilmediğiniz yerden elinizden tutar.
Lacivert ikincisini yapıyor.
Oradaki samimiyet bence yalnızca güler yüzlü karşılanmakla ilgili değil. Bir eserin önünde durduğunuzda size yukarıdan konuşulmaması, merak ettiğiniz şeyi rahatça sorabilmeniz, “Ben bundan anlamıyorum ama bunu çok sevdim” diyebilmeniz…
Ve karşılığında size o eserin sanatçısının, döneminin, hikâyesinin anlatılması.
Aslında insanın sanatla arasındaki o görünmez mesafeyi biraz biraz kapatıyorlar.
Belki koleksiyon yapmak istiyorsunuz ama nereden başlayacağınızı bilmiyorsunuz.
Belki evinizde yıllardır boş duran bir duvar var ama oraya neyin yakışacağını bilmiyorsunuz.
Belki bütçenizle nasıl bir eser alınabileceğini bilmiyorsunuz.
Belki bir sanatçıyı çok seviyorsunuz ama neden sevdiğinizi bile tarif edemiyorsunuz.
Bence iyi bir galeri tam burada devreye giriyor.
Size “Bunları zaten bilmeniz gerekirdi” demiyor.
Eksik olduğunuz yeri tamamlıyor.
Ve galeriyle insan arasında kurulabilecek en güzel ilişki de bu bence.
Çünkü sanat zaten yeterince kişisel bir şey. Bir de kapısından içeri girdiğiniz yerde kendinizi sınava giriyormuş gibi hissetmenize gerek yok.
Bağdat Caddesi’nde ve Alaçatı’da sanatseverlerle buluşan Lacivert’in dünyasında Nuri İyem’den İbrahim Safi’ye, Adnan Turani’den Selim Turan’a uzanan farklı dönemlerin izleriyle karşılaşabiliyorsunuz. Ama beni etkileyen yalnızca duvardaki isimlerin ağırlığı değil.
O isimlerle sizin aranızda kurulan köprü.
Çünkü düşünsenize; Nuri İyem’i bilmeyebilirsiniz.
İbrahim Safi’nin İstanbul’unu hiç incelememiş olabilirsiniz.
Selim Turan’ın sanat içerisindeki yerini bilmiyor olabilirsiniz.
Bilmeyebilirsiniz.
Ama merak edebilirsiniz.
Bence sanatın kapısını açan şey de bilgi değil zaten; önce merak.
Sonrası öğreniliyor.
Lacivert’in samimiyetini ben biraz burada buluyorum. Size sanatı uzaktan seyrettirmiyor; yaklaştırıyor. Sormaya, bakmaya, anlamaya ve zamanla kendi zevkinizi keşfetmeye alan açıyor.
Çünkü insan sanatla ilgilenmeye başladığında aslında yavaş yavaş kendisini de tanımaya başlıyor.
Ben mesela bazı eserlerin karşısında hiçbir teknik bilgiye sahip olmadan uzun süre durabiliyorum. Bir renk çocukluğumu hatırlatabiliyor. Bir kadın figürünün yüzünde kendimden bir şey bulabiliyorum. Bir İstanbul resmi hiç yaşamadığım bir dönemi özletebiliyor.
Ve artık bunun yeterli olduğunu düşünüyorum.
Bir eseri sevmek için önce onun tekniğini bilmek zorunda değilim.
Önce hissederim.
Sonra merak edersem öğrenirim.
Belki koleksiyonerlik de böyle başlıyor zaten.
Bir gün bir galeriye sadece bakmak için giriyorsunuz.
Sonra bir eserin önünde biraz fazla kalıyorsunuz.
“Bunun hikâyesi ne?” diye soruyorsunuz.
Sonra başka bir sanatçıyı keşfediyorsunuz.
Bir bakmışsınız, artık duvarınıza yalnızca dekorasyon seçmiyorsunuz; hikâyesini bildiğiniz bir eseri seçiyorsunuz.
Bence işin en güzel tarafı da bu.
Çünkü bir eseri evinize aldığınızda onu bir kere görmüyorsunuz.
Sabah kahvenizi içerken orada.
Moraliniz bozukken orada.
Eviniz kalabalıkken de yalnızken de orada.
Bir süre sonra dekorasyon olmaktan çıkıp hayatınızın sessiz bir şahidine dönüşüyor.
Bir de sanatın ekonomik tarafı var.
Bunu konuşmaktan da çekinmemek gerektiğini düşünüyorum. Bir eser sizi duygusal olarak etkilerken yıllar içerisinde ekonomik olarak da değer kazanabilir. Bunlar birbirinin düşmanı değil.
Ama benim için hâlâ en güzel tarafı şu:
Herkesin bildiği bir ismi satın almak değil, kendi gözünüzün neyi sevdiğini keşfetmek.
Belki bugün henüz yolun başındaki bir sanatçının eserine bakıyorsunuz.
Belki yıllar sonra o sanatçı bambaşka bir yerde olacak.
Ve siz o esere her baktığınızda yalnızca değerini değil, onu ilk gördüğünüz günü hatırlayacaksınız.
Sanırım koleksiyon dediğimiz şey biraz da böyle oluşuyor.
Parça parça.
Hikâye hikâye.
İnsan insan.
Ben Lacivert Art Gallery üzerine yazmaya başladığımda yalnızca bir galeriden bahsedeceğimi düşünüyordum.
Sonra fark ettim ki aslında mesele biraz daha başka.
Sanata yaklaşabilmek.
Çekinmeden bir galerinin kapısını açabilmek.
“Bilmiyorum” diyebilmek.
Sorabilmek.
Öğrenebilmek.
Ve karşınızda bunu size samimiyetle anlatacak insanların olduğunu bilmek.
Çünkü iyi bir galeri yalnızca duvarına güzel eserler asan yer değildir.
Sizin sanatla aranızdaki eksik cümleyi tamamlayan yerdir.
Belki bu yüzden Lacivert’i anlatırken aklımda kalan şey yalnızca eserler olmadı.
Orada hissettiğim yakınlık oldu.
Bu hafta yolunuz düşerse bir galeriye girin.
Hiçbir şey bilmek zorunda değilsiniz.
Bir şey satın almak zorunda da değilsiniz.
Sadece bakın, sorun, merak edin.
Çünkü bazen bir tabloya bakmaya gidiyorsunuz…
Kendi zevkinizi, kendi hikâyenizi, hatta biraz da kendinizi keşfedip çıkıyorsunuz.