Maalesef şöyle bir gerçeklik var. Etiket terörü vatandaşın cebini yakıyor!
Bir markete giriyorsunuz, aynı ürün…Başka bir markete gidiyorsunuz, yine aynı ürün… Marka aynı, gramaj aynı, ambalaj aynı… Ama fiyat? İşte asıl mesele burada başlıyor.
Hafta sonu Ankara’nın Çankaya ilçesinde farklı marketleri gezdim. Amacım alışveriş yapmak değil, vatandaşın her gün karşı karşıya kaldığı fiyat karmaşasını yerinde görmekti.
Karşılaştığım tablo gerçekten düşündürücüydü.
Örneğin 5 litrelik aynı marka suyun bir markette 40 TL, başka bir markette 45 TL, bir başka markette ise 42 TL civarında satıldığını gördüm.
Kaşar peynirinde de benzer bir tablo vardı. Aynı marka ve aynı gramajdaki ürün bir markette 190 TL, başka bir markette 205 TL, bir diğerinde ise 210 TL seviyesindeydi.
Şimdi vatandaş sormasın mı?
“Aynı ürün… Aynı marka… Aynı gramaj… Peki fiyat neden bu kadar farklı?”
Elbette her marketin kira, personel, lojistik, enerji ve işletme giderleri aynı değildir. Elbette serbest piyasa ekonomisinde her işletmenin maliyetleri farklı olabilir.
Ancak burada tartışılması gereken esas konu şudur. Fiyat farklılığı makul bir ticari rekabetin sonucu mu, yoksa vatandaşın ekonomik zorluklarından yararlanılan kontrolsüz bir fiyatlandırma mı?
İşte bunun cevabını vatandaş değil, yetkili denetim kurumları vermelidir.
Bugün milyonlarca insan alışverişe çıkarken artık ürünün kendisinden önce fiyatına bakıyor. Bir kilo peynir alırken düşünüyor. Bir şişe yağ alırken hesap yapıyor. Bir paket deterjan alırken market market dolaşıyor.
Çünkü artık birkaç liralık fark bile aile bütçesinde önemli bir karşılık buluyor.
Hal böyleyken aynı ürünün birkaç yüz metre arayla farklı fiyatlara satılması vatandaşın kafasında ister istemez soru işaretleri oluşturuyor.
Vatandaşın beklentisi çok basit. Adil fiyat, şeffaf etiket ve etkin denetim.
Kimse esnafın veya market işletmecisinin zararına satış yapmasını istemiyor. Ama vatandaş da aynı ürün için neden daha fazla para ödemek zorunda kaldığını bilmek istiyor.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Her fiyat farkına doğrudan “fırsatçılık” demek doğru değildir. Çünkü bir ürünün alış fiyatı, tedarik koşulları, kampanyası, stok durumu, işletme giderleri ve diğer maliyetleri farklı olabilir.
Ancak maliyetlerde anlamlı bir değişiklik olmadan fiyatların sürekli ve ölçüsüz biçimde yükseltilmesi söz konusuysa, işte o zaman denetim mekanizmalarının devreye girmesi gerekir.
Çünkü fırsatçılığın faturası yalnızca bir kişiye çıkmaz. Fatura bütün topluma çıkar. Burada görev yalnızca market sahibine düşmüyor.
Görev, aynı zamanda ilgili kamu kurumlarına da düşüyor.
Ticaret Bakanlığı başta olmak üzere ilgili denetim birimleri, belediyeler ve yetkili kurumlar tarafından yapılan kontrollerin daha sık, daha etkin ve daha şeffaf olması gerekiyor.
Bir markette bugün başka, yarın başka fiyat…Aynı ürünün farklı mağazalarda ciddi fiyat farklarıyla satılması…Etiket ile kasa fiyatının farklı çıkması…
Promosyon adı altında gerçek fiyatın tüketicinin gözünden kaçırılması…Bunların tamamı vatandaşın güvenini zedeliyor.
Denetim dediğimiz şey yalnızca ceza kesmek değildir. Denetim aynı zamanda piyasaya güven vermektir. Kurallara uyan market işletmecisini de korumaktır. Haksız rekabetin önüne geçmektir. Vatandaşın hakkını korumaktır.
Bugün vatandaş alışveriş yaparken adeta kendi denetimini kendisi yapmak zorunda kalıyor. Telefonundan fiyat karşılaştırıyor. Etiket fotoğrafı çekiyor. Kasa fiyatını kontrol ediyor. İnternetten araştırıyor. Başka markete gidiyor. Sonra tekrar geri dönüyor.
Peki soruyorum:
Vatandaşın görevi alışveriş yapmak mı, yoksa piyasayı denetlemek mi? Vatandaş elbette bilinçli tüketici olacak. Ama vatandaşın omzuna kamu denetiminin yükü bırakılamaz. Devletin görevi, piyasada kuralların uygulanmasını sağlamaktır.
Birileri çıkıp,
“Alt tarafı birkaç lira” diyebilir. Hayır! Mesele birkaç lira değildir.
Mesele, milyonlarca tüketicinin her alışverişte karşılaştığı toplam maliyettir.
Bir üründe 10 lira…
Başka bir üründe 20 lira…
Bir diğerinde 30 lira…
Sepet büyüdükçe fark da büyüyor. Ay sonunda vatandaşın bütçesine baktığınızda ortaya ciddi bir rakam çıkıyor. Özellikle dar gelirli aileler için bu fark çok daha büyük anlam taşıyor.
Peki ne yapılmalı?
Öncelikle aynı ürünün farklı marketlerdeki fiyatlarının vatandaş tarafından kolayca karşılaştırılabileceği sistemler daha etkin kullanılmalı. Denetimler yalnızca şikayet geldiğinde değil, risk analizine dayalı olarak düzenli biçimde yapılmalı.
Etiket-kasa fiyat farkları sıkı biçimde takip edilmeli. Haksız ve yanıltıcı fiyat uygulamalarında caydırıcı yaptırımlar uygulanmalı. Aynı zamanda kurallara uyan işletmeler ile tüketicinin hakkını ihlal eden işletmeler birbirinden ayrılmalı. Çünkü amaç bütün marketleri suçlamak değil. Amaç, vatandaşın hakkını korumak.
Bugün markete giren vatandaşın beklentisi çok büyük değil.
Ne bedava ürün istiyor…Ne de marketlerin zararına satış yapmasını bekliyor. Sadece şunu istiyor:
“Aldığım ürünün fiyatı adil olsun.”
İşte devletin ve ilgili kurumların görevi de tam burada başlıyor.
Piyasa ekonomisi elbette olacak.
Rekabet elbette olacak.
Fiyat farklılıkları elbette olabilir. Ama kontrolsüzlük, yanıltıcılık ve varsa fırsatçılık vatandaşın kaderi haline gelmemeli.
Ankara’nın Çankaya ilçesinde birkaç markette yaptığım gözlem, aslında Türkiye’nin dört bir yanında vatandaşın yaşadığı daha büyük bir sorunun küçük bir fotoğrafı.
Aynı ürün…
Aynı marka…
Aynı gramaj…
Ama farklı fiyatlar.
Bu tablo, ilgili kurumlara açık bir çağrı niteliğinde. Denetimleri artırın. Fiyat hareketlerini yakından takip edin. Vatandaşın cebini koruyun.
Çünkü vatandaş artık market arabasına ürün koyarken yalnızca alışveriş yapmıyor. Hesap yapıyor, karşılaştırıyor ve “Bu fiyat neden böyle?” diye soruyor.
Ve o sorunun cevabını da en çok yetkililerden bekliyor.
Bir ülkede vatandaşın market sepeti, ekonominin en gerçek aynasıdır. O aynaya iyi bakmak gerekiyor. Çünkü vatandaşın cebindeki yangın, rakamlardan çok daha önce hissediliyor.